2004-2005 Sezonu Eleştiriler

 

Perdeler Kapanıyor

Çok iyi oyunların yeterince ses getirmediği, çok ses getirenlerin yeterince iyi olmadığı bir tiyatro dönemi daha sona eriyor.
Seçkin Selvi


Ülkemizin ödenekli ve özel tiyatroları yaz tatiline giriyor. Ankara ve İstanbul dışında yerleşik tiyatroların bulunmadığı eski yıllarda, bunun bir anlamı vardı. Tiyatro toplulukları, İstanbul ve Ankara’da perdelerini kapattıktan sonra turneye çıkar, vazgeçilmez turne mekânları Samsun, Bursa, Adana ve Fuar döneminde İzmir başta olmak üzere Anadolu’yu karış karış dolaşarak oralarda yaşayanlara tiyatro götürmek gibi bir hizmet sunarlardı. Artık bugün hemen hemen her kentte, en azından her bölgede yerleşik tiyatrolar var ve bunlar yıl içi, yıl sonu dönüşümlü gösterilerle kendi çevrelerine ve büyük kentlere de ulaşabiliyorlar. O yüzden İstanbul ve Ankara tiyatroları alışılmış uzun süreli turnelerini de gerçekleştiremiyorlar. Biliyorum, bu dediklerime, “kış mevsiminde bile seyirci sıkıntısı çekiliyor, yazın salon giderlerini kaldıracak ekonomi yok“ gibi itirazlar gelecektir. Yine de, tiyatro ile ilk kez Direklerarasındaki Ramazan eğlenceleri sırasında tanışan bir ülkede, bugün Ramazan boyunca perdelerin kapanmasını nasıl aklım almıyorsa, bu tatilleri de pek anlayamıyorum.
Oysa bu yıl, herkesle paylaşmak isteyeceğimiz çok güzel oyunlar sahnelendi. Bunların önümüzdeki dönemlerde de sahnede kalmasını ve çok daha yaygın kitlelere ulaşmasını yürekten diliyorum. Ne var ki, bu çok iyi oyunlar herkesçe malûm nedenlerden gerektiği gibi ses getiremezken, olsa da olur türünden bir takım gösteriler yine herkesçe malûm nedenlerden başta medyada, sonra Semranımcıların fısıltı gazetelerinde hayli yankı yaptı.
Dilerseniz, bellek arşivimize göndermek üzere 2004-2005 tiyatro döneminde perde açan oyunlara bir göz atalım. “Perde açan oyunlar” deyimi çok genel olduğu için pek yerinde değil biliyorum; çünkü bırakın ülkemizdeki tüm tiyatroları, İstanbul’dakilerin bile hepsini izleyebilmek olanaksız. O yüzden adını anmadığım olunlar ve topluluklar olacaktır; bunun önemsememekten değil, yetişememekten olduğunu bilmelerini isterim.
İstanbul tiyatroları arasında işlevsel gerekliliği, kadro ve bütçe olanakları nedeniyle en çok oyun sergileyen topluluklar, doğal olarak ödenekli kurumlar. Repertuvar tiyatrosu anlayışıyla çalışan bu kurumlar, daha önceki dönemlerin oyunlarını sürdürürken, yeni yapıtlarla oyun dağarcıklarını zenginleştiriyorlar.
İstanbul Devlet Tiyatrosu, geçen yıllarda izlediğimiz Ayaktakımı Arasında, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Leenane’nin Güzellik Kraliçesi, Kamyon, Kuvayı Milliye, Ben Ruhi Bey Nasılım, Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, Kır ve Müfettiş’in yanı sıra yedi yeni oyun sahneledi. Çehov’dan derlenen Çok Yaşa Komedi, Toby Wilsher’in tamamen masklarla oynanarak yeni bir deneme olarak sunulan Sersemler Evi ve Vern Sneider’ın Çayhanesi’si bu yılın yeni yabancı oyunları oldu. Çok seyirci toplamasına karşın, Çayhane seçimini İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun bir talihsizliği olarak görüyorum. 2.Dünya Savaşından sonra Amerikalıları şirin göstermek için yazılmış, “yerlinin fendi saf Amerikalı’yı yendi” demekten öte bir amacı ve anlamı olmayan bu köhnemiş oyunun, Irak’ta oynanmakta olan oyunlar sürerken sahneye getirilmesi, dilerim sadece gafletten kaynaklanmıştır. “Ama Bülent Emin Yarar müthişti” diyerek bu görüşüme karşı çıkanlar oldu. Ben de diyorum ki, Bülent Emin Yarar çivi de çaksa iyi çakar, ayakkabı da boyasa iyi boyar. Onun büyük yeteneği, yanlış bir seçimi mazur göstermez. Türk yazarlarının oyunları ise şöyle sıralandı: Ülkü Duru ve Ahmet Uğurlu gibi iki usta oyuncunun omuzlarında duran Yangın Duası, Mehmet Akan’ın AST’nda ilk sahnelendiği zaman fırtınalar koparmış olan Bedreddin’i, Raşit Çelikezer’in Otopark Cinayetleri ve Civan Canova’nın Internetten canlı yayınla bir “ilk” niteliği taşıyan Ful Yaprakları.
İBB Şehir Tiyatroları’nın repertuvarında bu yıl yerli oyunlar ağırlıktaydı. Geçen yıl En İyi Yerli Oyun ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini toplayan Gayrı Resmî Hurrem, Lüküs Hayatt’tan sonra en uzun oynanan oyun unvanını taşıyan Hürrem Sultan, Ben Anadolu, Can Ateşinde Kanatlar, Yaprak Dökümü, çarpıcı görselliğiyle iz bırakan Gılgameş, oyuncuları ödüllendirilen Hadi Öldürsene Canikom, roman uyarlamalarının pek de olumlu sonuçlar vermediğini gösteren Çalıkuşu, Kiralık Konak, Cengiz Han’ın Bisikleti, çok başarılı bir yapım olan IV.Murat, Reşat Nuri Güntekin’den Özen Yula’ya açılan geniş yelpazedeki yerli oyun yazarlarının yapıtlarıydı. Nerdeyse üçüncü on yılına yaklaşan Lüküs Hayat başta olmak üzere, Çengi, Kanlı Nigar, Yedi Kocalı Hürmüz gibi müzikli oyunlar da Şehir Tiyatroları repertuvarında yer aldı. Alan Ayckbourn’un dinamik oyunu Kim Kimi Kimle, Richard Dresser’ın çok başarılı bir oyunculuk çizgisiyle sunulan piyesi Belden Aşağı Vurmak, Bernard Slade’den Seneye Bugün, Jane Birkin’in maço toplumumuza hayli Fransız olan sevimli komedisi Ay Uyuyor muydun, Afedersin yılın yabancı oyunları oldu.
Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda Teneke, Deli Deli Tepeli, Çiçek,Patron ve Böcek oyunları sergilendi.
Özel tiyatrolar, her zamanki sorunlarla boğuşmayı sürdürürken yeni yapımlardan da kaçınmadılar. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Havada Bulut ve Sağlık Olsun adlı iki yeni güldürü sahneledi. Dostlar Tiyatrosu, Terry Johnson’un Buluşma adlı oyunu ile 50’ler Amerikasındaki hayali ve ilginç bir buluşmayı güldürü dağarcığına ekledi. Kent OyuncularıOscar ve Pembeli Meleği, Nasrettin Hoca Bir Gün oyunlarının yanı sıra, Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu oyuncularının katılımıyla dönemin en iyi oyunlarından ikisini seyirci karşısına çıkardı: İki Hayat Sonra ve Kumarbazın Seçimi. Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu, kendi salonunda Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış adlı oyunu sürdürürken, Sam Shepard’ın yazıp Mehmet Ergen’in yönettiği Aşk Delisi adlı oyunla Yeni Kuşak Tiyatro’ya da evsahipliği yaptı. Ortaoyuncular, Ferhan Şensoy’un yazıp yönettiği Beni Ben mi Delirttim, Uzun Donlu Kişot ve Kiralık Oyun’u sergiledi. Genç sanatçılara olanaklar yaratan Oyun Atölyesinin bu yılki yeni oyunları Othello ve Haluk Bilginer’in de rol aldığı Cimri oldu. Tiyatro İstanbul Aşkın Yaşı Yok ile güldürü belleğimizi tazeledi. Tiyatro Kedi bu dönemin perdesini müzikli oyun olarak uyarlanan Kamelyalı Kadın’la açtıktan sonra, Can Gürzap ve Nurseli İdiz’in başarılı oyunculuklarıyla Salıncakta İki Kişi’yi sahneledi. Semaver Kumpanya farklı yapıda üç oyunla seyircisiyle buluştu: Güneydoğudan bir aşk masalı olan Mem ile Zin, Enzo Cormann’ın savaşı, sorumluluğu, ölümü sorguladığı oyunu Diktat ve Max Frisch’in Kundakçılar’ından uyarlanan hareketli, coşkulu, renkli Süleyman ve Öbürsüler. Tiyatro Oyunevi, Mahir Günşiray’ın Murat Uyurkulak’ın romanından oyunlaştırıp yönettiği Tol ile sezonu kapadı. Tiyatro Ayna, genç bir ekiple Pir Sultan Abdal adlı oyunu sahneye getirdi. Sadri Alışık Tiyatrosu, Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ını sahneye uyarlayarak beğeni topladı. Çeşitli grupların çalışmalarına yer veren Maya Sahnesi’nde Bilsak Tiyatro Atölyesi Evcimen/Kabil adlı tek kişilik oyunla bir Batı-Doğu hesaplaşmasını sundu. Aynı salonu paylaşan Altıdan Sonra Tiyatro Topluluğu, yılın en başarılı oyunlarından O.B.E.B. ile tiyatromuzda adından sıkça sözedilecek bir ekip olduğunu bir kez daha kanıtladı. Maya Sahnesi, Metin Deniz’in yönetmenliğinde Bahtsız Perikles adlı bir okuma/radyo tiyatrosu çalışmasıyla ilginç bir deneme yaptı. Beşiktaş Kültür Merkezi, Haybeden Gerçeküstü Aşk adlı iki kişilik yeni bir oyun hazırladı. 2004-2005 tiyatro döneminde iki yeni topluluk, iki yeni umut olarak ortaya çıktı. Bunlardan biri Çin Kahvesi adlı oyunla perde açan Oyun Odası, ikincisi de Kara Sohbet adlı kara mizahı sahneleyen Tiyatro Duru. Her iki topluluğa da uzun ömür, sabır, direnç ve başarılar dilerim. Yılın en başarılı yerli oyunlarından ve yapımlarından biri olan Dobrinja’da Düğün, Tiyatro Pera’nın Türk tiyatrosuna bir armağanı oldu.
Bu arada Mucizeler Momedisi ve Yıldızların Altında diye de iki müzikal sahnelendi. Büyük oyuncu, sevgili Şener Şen adına üzüldüm.
Bir tiyatro dönemi daha sona erdi. Ekim’de buluşuncaya kadar “Perde”...
 

 

IV.Murat
Kullarına Baş Kaldıran Bir Sultan


Engin Uludağ’ın sahneye koyduğu  IV.Murat, bir ‘dönem oyunu’nun nasıl sunulması gerektiğini örnekliyor

Seçkin Selvi

IV. Murat- Yazan: A.Turan Oflazoğlu, Yöneten: Engin Uludağ, Dekor: Atıl Yalkut. Kostüm: Nilgün Gürkan, Müzik: Selim Atakan, Işık: Özcan Çelik, Oynayanlar: Hüseyin Köroğlu/ Aliye Uzunatağan/ Salih Sarıkaya/ Mehmet Avdan/ Doğan Bavli/ İrem Arslan/ Kutay Kırşehirlioğlu/ Emre Narcı/ Erhan Özçelik/ Turgut Arseven/ Münir Kutluğ/ Uğurtan Atakan/ Suphi Tekniker/ Gökhan Mete/ Rahmi Elhan/ Mehmet Bulduk/ Ümit İmer/ Selçuk Yüksel/ Güneş Han/ Selim Can Yalçın/ Caner Bilginer/ Mert Turak/ Eraslan Sağlam/ Kosta Kortidis/ Hüsnü Demiralay/ Mevlüt Demiryay/ Nazım Uğur Özüaydın/ Onur Özcan/ Ozan Gözel

Osmanlı İmparatorluğunda yolunda gitmeyen pek çok şeyin başverdiği bir dönem. Kanuni’nin parıltılı yıllarından sonra, bir yandan İngilizlerin ve Hollandalıların Doğu’dan gelen ticaret yollarından vazgeçmesiyle, öte yandan Latin Amerika’dan Avrupa’ya taşınan altınlarla ekonomik dengeleri bozulan Osmanlı İmparatorluğu. Kanuni’nin son yıllarından başlayıp giderek kokuşan sadrazamlar-harem ittifakının yolsuzluklarla, rüşvetle dönen çarkı ve bu çarkın dişlilerini oluşturan sipahilerle yeniçerilerin Padişahı bile hiçe sayan efelenmesi. Ve o çarkın dişlileri arasına sıkışan halk. Bugün olsa yaşının küçüklüğü nedeniyle sinema ve tiyatroda suarelere alınmayacak 11 yaşındaki IV. Murat, işte öyle bir dönemde tahta oturtuluyor.
Turan Oflazoğlu’nun ‘IV.Murat’ı, tarihsel oyunlarda sıkça düşülen hamaset tuzağına kapılmamış bir yapıt. Osmanlı Devletinin ilk reformcu, ama aynı zamanda en kıyıcı hükümdarlarından olan ve tarihte ilk kez bir Şeyhülislam’ı idam ettiren IV.Murat’ı, bir kişilik oluşumunu belirleyen yakın ve uzak çevre koşulları içinde bize aktarıyor. Bu modern tragedya, Oflazoğlu’nun en başarılı, belleklerde en derin izleri bırakan yapıtlarından biri. Seyirciyi hiçbir biçimde taraf olmaya yöneltmeden, bugünleri hazırlayan eski bir çağın tanıklığına davet ediyor.
Yönetmen Engin Uludağ’ın dramaturji çalışması da, oyunu hem dilinin yalınlığına paralel bir çizgiye getirmiş, hem de bu sadelik içinde spektaküler bir yapım ortaya çıkarmış. Uludağ, bu rejisi ile, ‘dönem oyunları’nın nasıl sahnelenmesi gerektiğine somut bir örnek sunuyor. Sahnedeki karakterlerin tavır ve hareketleriyle dönemin ‘gestus’unu dile getirirken, sarayı, yeniçeri ocağını, loncaları ve sokağı da çağdaş bir anlatım biçemiyle bir araya getiriyor.
Nilgün Gürkan’ın en ufak ayrıntıya kadar titizlikle gerçekleştirilmiş kostüm tasarımı (kostümlerden söz ederken kavuk ve serpuşların realizatörü Nilgün Kural’ın adını da özellikle belirmek istiyorum), dönemin saraylı şaşaasını yansıtırken, Atıl Yalkut’un stilize edilmiş, yine de mimarî görkemi ve estetiği aktaran dekoruyla başarılı bir bütün oluşturuyor. Selim Atakan’ın müziği ve Özcan Çelik’in dramatik anları vurgulayan ışık tasarımı, oyunun başarısına büyük katkıda bulunuyor.
IV.Murat, baş rollerinden sahnede bir görünüp geçen kişilerine kadar tam bir ekip oyunu olarak yorumlanmış ve kotarılmış. Oyunda yer alan kişilerin her biri, sahnede de gerçekten ‘var’. Hüseyin Köroğlu ‘anasının kuzusu’ olmaya baş kaldırıp, iktidarın dizginlerini ele geçirme ve sonunda kendi mahvını hazırlama sürecindeki Sultan Murat’ı, başarılı oyunculuk çizgisinde abartıya kaçmadan adım adım tanıtıyor bize. Hiçbir koşulda mağlubiyeti kabullenmeye yanaşmayan Kösem Sultan’da Aliye Uzunatağan çok inandırıcı bir karakter çiziyor. Salih Sarıkaya, Sadrazam topal Recep Paşa’da, yalnızca canlandırdığı kişiyi değil, aynı zamanda İmparatorluktaki tüm kokuşmuşluğu başarıyla yansıtıyor. Şair Nef’i rolünde Doğan Bavli, Bekri Mustafa’da Uğurtan Atakan, Silahtar’da Kutay Kırşehirlioğlu, Sadrazam Mustafa Paşa’da Gökhan Mete, Hekimbaşı’da Suphi Tekniker deneyimli oyunculuklarıyla ön plana çıkıyorlar. Engin Uludağ’ın oyun düzenindeki en yaratıcı ve renkli buluşlardan biri olan meyhane sahnesinde de Bekri Mustafa’nın yanı sıra köçek rolündeki Eraslan Sağlam sivriliyor.
IV.Murat’ın, rejisinden oyuculuğuna, dekorundan ışığına, kostümünden müziğine tüm yaratıcı unsurlarıyla, Şehir Tiyatroları’nın başarısı unutulmayacak prodüksiyonlarından biri olacağına yürekten inanıyor ve tüm ekibi kutluyorum.

(İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları)
 


Çizmeli Kedi

Yaşasın Çocuk Tiyatrosu


En sonunda, çocukları adam yerine koyan bir tiyatro doğuyor
Seçkin Selvi

Çizmeli Kedi- Yazan ve yöneten: Metin Arslan, Müzik ve şarkı sözleri: Meltem Taşkıran, Koreografi: İpek Değer, Dekor ve giysi tasarımı: Berna Sarıtaş, Işık tasarımı: Kubilay QB Tunçer, Oynayanlar: Sevi Algan/ Emrah Bozkurt/ Kaan Erten/ Nejat Kanter/ Umut Kurt/ Perihan Kurtoğlu/ Ayça Öztürk

Tiyatronun sorunları arasında son zamanlarda sıkça dile getirilen “seyirci azlığı” konusunun temelinde, çocuk tiyatrosu eksikliğinin çok önemli rolü var. Okuma yazmayı ancak askere gittiğinde ya da belirli dönemlerde açılan yetişkinlere okuma/yazma kurslarında öğrenen birinin kitap kurdu olması nasıl uzak bir olasılıksa, çocukluğunda tiyatro izlemenin tadına varamamış, daha da beteri bu tadı alma potansiyeli iğdiş edilmiş kişilerin ilerde sadık birer tiyatro izleyicisi olmasını beklemek de o denli ham hayaldir.
Çocuk tiyatrosunda oyun yazarlığı ve yönetmenliği, bizde genellikle bir acemilik dönemi uğraşı olarak görülür. “Hele bu alanda biraz pişsin de, sonra yetişkinler için bir şeyler yapar,” düşüncesi, ne yazık ki çoğunlukla baskındır. Yalnızca çocuk oyunları oynayan tiyatroların (bugüne kadar yalnızca AÇOK ve Masal-Gerçek Tiyatrosu örnekleri dışında) var olmaması, bu tiyatro türünü yetişkinler için tiyatro yapan ödenekli ya da özel tiyatroların birer yan ürünü durumuna getirdi. Dahası, bu alandaki boşluktan yararlanmak isteyen fırsatçılara da, okulları dolandırmak anlamına gelen bir bavul tiyatroculuğu yapma olanağı doğdu. Çok kapsamlı araştırmaları, yoğun çalışmaları gerektiren bu konuya burada girecek değilim. Ancak, bu alandaki olumlu bir oluşumdan söz etmeden önce, bir durum saptaması yapmak istedim.
Özel bir kuruluşun girişimiyle kurulan Dalin Çocuk Tiyatrosu, geçtiğimiz günlerde perdelerini açtı. İlk oyunları “Çizmeli Kedi” adında bir çocuk müzikali. Oyunu Metin Arslan yazıp yönetmiş. Anlaşıldığı kadarıyla Arslan, bu tiyatro projesinin mimarları arasında da yer alıyor. Ucuzluğa, yutturmacaya, göz boyamaya sapmadan gerçek bir çocuk müzikali kotarılmış. Özgün müzikleriyle, şarkı sözleriyle, özenli koreografisiyle, oyuncu seçimiyle, bu iyi niyet sahneye başarılı bir biçimde taşınmış.
Çocuk seyirciyi irkiltecek bir didaktizme girmeden, aktarılmak istenen mesajların iletildiği, eğlendiren, güldüren, ama en önemlisi estetik bir bütün içinde sunulan bir oyun çıkmış ortaya.
Sevi Algan, Emrah Bozkurt, Kaan Erten, Nejat Kanter, Umut Kurt, Perihan Kurtoğlu ve Ayça Öztürk’ten oluşan oyuncu kadrosu, yaşları, fizikleri, şarkı söyleme ve dans etme becerilerini oyunculuk yetenekleriyle de donatarak çocuk tiyatrosu için ideal bir ekip olduklarını gösteriyorlar.
Kolaycılığa kaçmama ilkesi kostüm ve dekorda da sürdürülmüş. Berna Sarıtaş’ın kostüm tasarımları, özenli malzeme seçimi ve estetik anlayışıyla, izleyicinin görsel beklentisini karşıladığı gibi, düşlerine de yol açıyor. Aynı durum dekor için de geçerli. Özellikle, kumaşlardan yapılmış ağaçlarla oluşturulan orman dekorundaki yaratıcılığı alkışlamamak elde değil.
Müziğin canlı oluşu da, çocuk müzikaline gösterilen özenin bir başka kanıtı olarak karşımıza çıkıyor.
Bu çocuk tiyatrosu girişiminin, ilkelerini koruyarak, başarılarını sürdürerek uzun ömürlü olmasını yürekten diliyorum.

Dalin Çocuk Tiyatrosu – Şişli Terakki Lisesi salonu, Akatlar
 
 

Müzikalleri “Gay”lere mi borçluyuz

Müzikal tiyatro ve “gay” bağlantısı konusunda ilginç görüşler var...


Toplumsal, siyasal, ekonomik baskı ve gerilim karşısındaki patlamaların, sanatsal yaratıcılık alanında da büyük sıçramalara, yeni açılımlara yol verdiğini biliyoruz. Geçenlerde bu bağlamda ilginç bir görüşle karşılaştım. Internet’te tiyatro ile ilgili siteleri karıştırırken Dr..J.Thomas Dukes imzalı, “Müzikal Tiyatro” başlıklı bir makale çıktı karşıma. Bizde de müzikaller hayli revaçta olduğu için merakla okudum yazıyı.
Amerika’da Akron Üniversitesinde modern İngiliz ve Amerikan edebiyatı, profesyonel yazarlık, okuma teorisi, gay/lezbiyen araştırmaları dersleri veren Dukes, Amerikan müzikal tiyatrosunun gelişiminde her zaman eşcinsellerin önemli bir yeri olduğunu ve eşcinsellikle ilgisi olmayan müzikallerde bile o duyarlılığa yer verildiğini yazıyor. Hatta William Goldman’ın 1969’da yazdığı “Sezon” adlı kitaba değinerek, Goldman’ın şu görüşünü alıntılıyor: “İşin içinde eşcinseller olmasaydı, Broadway müzikalleri diye bir şey olmazdı. Çünkü diğer marjinal gruplar gibi, eşcinseller de kendilerini en güvende hissettikleri ortamlarda toplanırlar; tiyatro da uzun yıllardan bu yana eşcinsellerin kalesi olmuştur.”
Belki de bu eğilim, yalnızca müzikallerle değil, her türlü müzik ortamı ve müzik türleriyle de bağlantılıdır diye düşünüyorum. Bizim beş yıldızsız düğün salonlarını ya da klavyeli tavernaları gözünüzün önüne getirin. Oynak havalar başlayınca piste ilk çıkıp kıvırtmaya koyulanlar, ağır-ol-molla-desinler görünümlü, göbekli ve bıyıklılar değil midir? Ya da diskolardaki danslar: Damına sarılmış bir kavalyenin ritme uygun hareketleri yerine, kızlı-erkekli, erkek erkeğe ya da kız kıza dans edenlerin, karşısındakinin elini bile tutmadan kendi kafasına göre takıldığı bu dans anlayışı, hangi bastırılmış duyguların patlamasıdır dersiniz... Eşcinselliklerini açıkça dile getiren sanatçılarımızdan çoğunun da müzik ve gösteri sanatları alanında ün yaptığını düşünecek olursak, toplumun değer yargılarıyla pek de bağdaşmayan bu niteliğin, geniş halk yığınlarına ulaşan ve onlar tarafından benimsenen bu sanat dallarında kendini daha kolay kabul ettirdiğini düşünebiliriz. Her meslekten insanda bu özellik olabilir. Ama gösteri dünyasındaki isimler “halkın sevgilisi” durumuna gelebildikleri için, bu niteliklerini de ön yargılardan çekinmeksizin açıklayabiliyorlar diye düşünüyorum.
Hiç kuşkusuz, müzikal tiyatro da sanatçıları ve seyircileri açısından yalnızca eşcinsellere özgü olamaz. Nitekim, Dr.Dukes da aynı savı öne sürüyor ve Richard Rodgers ve Oscar Hammerstein II, Alan Jay Lerner ve Frederick Lowe, George ve Ira Gershwin gibi ünlü müzikal bestecilerinin eşcinsel sayılamayacağını belirtiyor.Öte yandan büyük Broadway müzikallerini yaratmış olan Cole Porter, Leonard Bernstein, Jerry Herman, Noel Coward, William Finn, Manuel Puig gibi eşcinselliğini ortaya koyan sanatçıların da göz ardı edilmemesi gerektiğini ekliyor.
Eşcinsel koreografların, dekoratörlerin, yazarların, oyuncuların, dansçıların, şarkıcıların ve kostümcülerin Broadway müzikallerinin ortaya çıkmasına ve sürdürülmesine büyük katkısı olduğunu söyleyen Dr.Dukes, müzikal tiyatronun “gay”lere ne yönden yarar sağladığını şöyle açıklıyor:
“Müzikal tiyatroda lezbiyenler de yer almıştır. Ama lezbiyenler arasında, Broadway müzikallerine gay’lerin ölçüsünde kült katılım olmamıştır. Yirminci yüzyılın ilk üçte ikilik döneminde altın çağını yaşayan müzikal tiyatro, gay’lere birkaç yönden yarar sağladı. Bunların belki de en önemlisi, eşcinsel olan ve olmayan erkeklerin, kültürel bir tarafsızlık ortamı olan oyun alanında, güven içinde buluşabilmeleriydi.
Müzikal tiyatro, heteroseksüel aşk öykülerini aktaran gösterilerinde, şarkı söylemek, dans etmek gibi Amerikan toplumunun büyük kesimince efemine uğraşlar olarak görülen dallarda erkek sanatçıların kabul görmesini sağladı. Böylelikle, eşcinsel olmayanların yanı sıra, gay’ler de reddedilmeden izleyici karşısına çıkma olanağına kavuştular.
Operanın tersine büyük kitlelere açılmayı hedefleyen Broadway müzikalleri, turne kumpanyaları, amatör prodüksiyonlar, kasting albümleri ve sinema uyarlamalarıyla taşradaki gay’lerin ve eşcinsel olmayan erkek sanatçıların da erişebileceği ortamlar yarattılar.
İlk müzikal örneklerinden biri olan Jerome Kern-Oscar Hammerstein ikilisinin 1927’de sahnelenen “Show Boat”u gibi oyunlar, daha çok Amerikan tarihini, kültürünü, ilk Amerikalıların öncülük ettiği yerleşimleri, buralarda kazanılan başarıları konu ettiği için, bu oyunlarda rol alan eşcinsel sanatçılar kahraman gözüyle bakılan kişileri canlandırarak , gerçek yaşamda kendilerini yok sayan bir toplumun tarihi içinde yer almış oldular.”
Dr.J.Thomas Dukes, yazısını “Broadway müzikalleri puritanizm ve baskıcılığın antitezidir,” görüşüyle bitiriyor ve “Çılgınlar Kulübü”, “Örümcek Kadının Öpücüğü” gibi dünya çapında ün kazanan müzikallerle, gay topluluğunun en azından sahne sanatlarında yüceltildiğini vurguluyor.
Bu ilginç görüş, en azından müzikal tiyatronun gelişmesini bir anlamda eşcinsel sanatçılara borçlu olduğumuz tartışmasına yol açabilir. Oradan da hareketle, öteki sanat dallarında da eşcinsel sanatçıların sanatçı duyarlılığını doruklara çıkaran yapıtlara katkılarının ölçüsü de irdelenebilir.
 

 

Dobrinja’da Düğün

Sıcağa Özlem
Ne çok kan akıyor insan ölünceye kadar…


Dobrinja’da Düğün (Bir Günün Trilogyası) - Yazan ve yöneten: Nesrin Kazankaya, Dekor-Kostüm: Nilüfer Moayeri, Işık: Yüksel Aymaz, Müzik Yönetmeni: Richard Laniepce, Dans düzeni: Pınar Çelebi, Oynayanlar: Ayşe Lebriz/ Nesrin Kazankaya/ Nihat İleri/ Levent Öktem/ Cüneyt Uzunlan/ Başak Meşe (Zeynep Özden)

1991-95 yılları, Yugoslavya’da ”Kardeş kardeşi vurur mu“ romantizminin çoktan unutulduğu, körüklenen aşırı milliyetçilik akımına kapılmış Sırp ve Hırvatlar ile radikal İslamcıların ateş çemberi içinde kaldığı, temelinde etnik ve dinsel ayrımcılık yatan, insanlık adına yüz karası olaylarla dolu bir dönemdi. Nesrin Kazankaya, titiz araştırmacılığıyla sanatçı duyarlılığını ve insan olmanın sorumluluğunu birleştirerek, o dönemin bir kesitini yansıtan “Dobrinja’da Düğün” adlı oyunu yazmış. Tiyatro Pera Topluluğunun Eren Uluergüven Sahnesinde seyirciyle buluşan oyunun yönetmenliğini de Kazankaya üstlenmiş.
Güneş doğarken, Saraybosna’nın iç savaşta en çok zarar gören mahallelerinden Dobrinja’daki bir eve konuk oluyoruz. 24 saate yakın süren konukluğumuz süresinde, bir yandan savaşı öte yandan insan ilişkilerini paralel iki düzlemde izliyoruz.
Oyun kişileri, iç savaş tetikleninceye kadar Boşnak kimliğinin dışında başka hiçbir kökeni sorgulamadan içiçe yaşamış insanlardan seçilmiş. Evin sahipleri Melisa ve Asım ile bitişik komşuları Senija Müslüman, Senija’nın kocası Bego Arnavut, düğünün damadı Slobodan Sırp, gelin Jasna ise Hırvat. Gelin görün ki, savaş, bu içiçe yaşamın düzenini de altüst ediyor. Yalnızca dışarıdaki savaş mı? Evlerin, kişilerin içindeki savaşa ne demeli...
İnsanlar yalnızca savaşın yarattığı ölüm, yaralanma, açlık gibi anlık tehditlerin yanı sıra, kültürel kimliklerini de yitiriyorlar, mesleklerini icra edememenin de kimlik kaybını yaşıyorlar. Savaşa katıldığı ilk gün bir kolunu kaybeden Asım, son nefesine kadar yanından ayrılmadığı arkadaşını anlatırken, “İnsan ölünceye kadar ne uzun bir süre, ne çok kan kaybetmesi gerekiyor” gibi bir tanımda bulunuyor. Sanırım bu tanım oyunun da çerçevesini oluşturuyor. Bir tarafta kanını kaybetmekte olan Saraybosna’yı ve Yugoslavya’yı görürken, öteki tarafta ölmeye sürüklenen ilişkilerin nasıl uzun bir süre, nasıl kan kaybettiğine tanık oluyoruz. Melisa-Asım, Senija-Bego, Jasna-Slobodan beraberlikleri kanıyor karşımızda. Ama belki de Nesrin Kazankaya’nın “Ağıt”ında “Toprak örtün üstüme, yeniden geleyim diye” dediği gibi, bu kanlar tükendikten sonra yeniden bir şeylerin doğabileceğine inanmak istiyoruz. “Sıcağa Özlem” duyan insanların Sevdalinkaların, Balkan danslarının eşliğinde yakında doğacak güneşi göreceklerine inanç ve umut bağlıyoruz.
Bütün bu anlatılan karabasanlara karşın, “Dobrinja’da Düğün” asık suratlı, karamsar bir oyun değil. Acıları, bir düğün atmosferine, ekibin ustalıkla çaldığı Balkan ezgilerine, oyun havalarına örülmüş bir ortamda inceden inceye duyumsuyoruz. Bir ağızdan söylenen Çingene türküsü, elele tutuşarak oynanan halk dansı, insanların bir ortak noktada yeniden buluşacağı umuduna kapıları açıyor.
Nilüfer Moayeri’nin sıcak bir ortam yaratan dekoru ve ayakkabı seçimindeki özene kadar ayrıntılı tasarlanmış kostümleri, Yüksel Aymaz’ın ışık düzeni, Richard Laniepce’nin yönetimindeki müzik ve Pınar Çelebi’nin koreorafisini yaptığı danslar, oyunun başarısına kuşkusuz katkıda bulunan çalışmalar.
Kentteki ve yüreklerindeki savaşın içinde gündelik yaşamı sürdürmenin yollarını farklı biçimlerde arayan oyun karakterleri, üstlendikleri kimlikleri ve ekip oyunculuğunu yükseklere tırmandıran bir başarı grafiği çiziyorlar. Melisa’da Ayşe Lebriz, Senija’da Nesrin Kazankaya, Asım’da Nihat İleri, Bego’da Levent Öktem, Slobodan’da Cüneyt Uzunlar, Yasne’de Başak Meşe’yi coşkuyla alkışlıyoruz.
(Tiyatro Pera – 212.245 44 60)
 

 

Çin Kahvesi

Yaşanılan Anlardan Biri


Gerçek zaman dilimi içinde gerçekliği su götürmez bir öykü

Çin Kahvesi – Yazan: Ira Lewis, Çeviren ve Yöneten: Can Doğan, Dekor ve giysi: Cengiz Cengizev, Oynayanlar: Can Başak/ Aziz Sarvan

Gişe kaygısı gütmeyen ve Türkiye prömiyeri projelerini hayata geçirmeyi amaçlayan “Tiyatro Odası” topluluğu, bu kez de hem ülkemizde hiç bir oyunu sahnelenmemiş bir yazarı bize tanıtıyor, hem de Salı günleri perde açarak, son yıllardaki Cuma-Cumartesi-Pazar tiyatro sınırlamasını kırıyor.
İlk kez 1989’da sadece Workshop’ta Jack Gelber’in rejisiyle Al Pacino (yazar) ve Dominic Chienese (fotoğrafçı) tarafından oynanan oyun, daha sonra Circle in the Square (New York) tiyatrosunda yine Al Pacino ve Ben Gazzara tarafından oynanmış. Pacino’nun yönettiği ve oynadığı filmi de çevrilmiş. Oyun, bir uyarlama olarak önümüzdeki haftalarda da Fransa’da perde açmaya hazırlanıyor.
John Steinbeck’in (belleğimde 50 yıl geriye bir yolculuk yaparken yanılmıyorsam) “Yukarı Mahalle” adlı kitabında unutamadığım bir minik bölüm vardır. Aşağı yukarı şöyle: Üç yoksul arkadaştan birine iki döküntü ev miras kalır. Hep birlikte bu evlerden birinde oturmaya başlarlar. Ama evin sahibi arkadaşlarından birine öfkelenir ve onları nankörlükle suçlar. İki arkadaş savunmaya geçerler, ‘Biz evimizi, paramızı, yiyeceğimizi seninle paylaşmadık mı? Bu yaptığın arkadaşlığa sığar mı?’ diye. Bunun üzerine evin sahibi, ‘Yahu sizin ne zaman eviniz, paranız oldu ki?’ deyince, harika bir yanıt alır: ‘Ama olsaydı, paylaşmaz mıydık.’
Amerikalı yazar Ira Lewis’in “Çin Kahvesi”ni seyrederken, hep bunu anımsadım. “Çin Kahvesi”, biri (basılmış iki romanı olan) yazar, diğeri fotoğrafçı iki arkadaşın, oyun süresi (yaklaşık 90 dakika) içindeki buluşmalarını ve bir yandan birbirleriyle, öte yandan kendileri, yazgıları ve dünyayla hesaplaşmalarını işliyor.
Dostluğun istismarı mı, dostun kanadından yağ çıkarmaya çalışmak mı, dostun çaresizliğine kayıtsız ve mesafeli durmak mı, ya da dibe vurmuşluğu aynı yoğunlukta paylaşmak mı… İyimserlik ve umut mu, karamsarlık mı… İki dostun birbirini bağışlamaz tavırları mı, yoksa örtülü bir anlayışlılık ve dostluğun sürmesi mi…Bunların her biri ve hepsi var oyunda.
“Çin Kahvesi” soğuk bir kış gecesinin çok geç saatlerinde yazar Harry Levine’ın, fotoğrafçı arkadaşının evine gelmesiyle başlıyor. Bu zamansız ziyaretin görünürdeki nedeni, Harry’nin cep delik/cepken delik bir durumda olması ve aylar önce Jake’e verdiği borcu tahsil etmek istemesi. Oysa işin aslı başka: Harry, yeni romanının taslağını Jake’e vermiş, şimdi de onu okuyup okumadığını, roman hakkında ne düşündüğünü öğrenmeye can atıyor. Bu can atma, yalnızca kendi yeteneğinin sınanmasıyla, değerlendirilmesiyle mi ilgili, yoksa bir başka nedenle nabız mı yoklanıyor? Onu izleyince göreceksiniz.
Tiyatro Odası topluluğu, “Çin Kahvesi”ni tiyatronun ölmezliği adına içimizde kıvılcımlar tutuşturan bir başarıyla sunuyor. Çeviriyi, oyun düzenini ve oyunculuğu tek sözcükle tanımlayabilirim: Şimdilerde pek revaçta olan “cool” terimiyle. Oyunun bütün dengeleri titizlikle kollanmış, oyuncular kolayca ucuzluğa kayabilecek oyun grafiğini o cool yaklaşım içindeki mesafeli duruşlarıyla tırmandırıyorlar.
Can Başak, canlandırdığı yazar Harry Levine’ın, tüm iyimserliğine karşın, hırpani bir kendini koyvermişlik içindeki halini abartıya kaçmadan, kendini acınası ya da gülünesi duruma düşürmeden başarıyla yansıtıyor.
Fotoğrafçı Jacop Manheim’I oynayan Aziz Sarvan, yerleri silişi, bir şey tuttuktan sonra ellerini kolonyalayışı ile Jake’in hastalık derecesindeki titizliğini incelikle gösteriyor. Ve onca yoksulluğun, işsizliğin, tükenmişliğin içinde, sırtından eksik etmediği ipek robdöşambrıyla kuyruğunu dik tutmanın örneğini veriyor.
Oda Tiyatrosundaki sahnenin boyutları, özellikle de tavanın alçaklığı, çoğu oyunun sahnelenmesinde sorunlar yaratabilir. Ama bu oyunun yer aldığı fotoğraf stüdyosu-eve ve oyunun atmosferine çok uygun düşmüş. Dekor ve ışık düzeni de bu atmosferin gerçekleşmesine katkıda bulunuyor.
İyi oyun tanımına uyacak çalışmaların bir elin parmaklarını bile tutmadığı bu tiyatro döneminde, Tiyatro Odası’nın sunduğu “Çin Kahvesi” kaçırılmaması gereken bir oyun. Hepimizin yaşamında olmuş ya da olabilecek anlardan birini yakalamak, anımsamak ve paylaşmak için bu oyunu mutlaka izleyin.

(Tiyatro Odası / Profilo Oda Tiyatrosu – 0212.216 40 66)

 

OTOPARK CİNAYETLERİ
Ne Fucking Bir Oyun

Al Pacino ile Robert de Niro ne zaman
çıkacak diye bekliyorsunuz; onlar
çıkmadığı gibi başka kimse de yok.

OTOPARK CİNAYETLERİ- Yazan: Raşit Çelikezer, Yöneten:Kazım Akşar, Dekor: Ethem Özbora, Oynayanlar: Adnan Biricik/ İsmail İncekara/ Nişan Şirinyan/ Yeşim Gül Akşar/ Emin Olcay/ Mutlu Polat/ Kerem Gökçer/ Umut Ulaş Er/ Barış Çağatay Çakıroğlu/ Şengül Koparer Aykılıç
Kimi oyun broşürleri hayretten dudağımı uçuklatıyor dersem, yeridir. Yabancı bir yazarın oyunu oynanıyorsa yönetmenin, bizden bir yazarın oyunu ise hem yazarın, hem yönetmenin yazılarıyla, bu kişilerin dünyaya bakış açıları, oyunun neyi amaçladığı, nasıl yorumlandığı seyircilere aktarılıyor. Ve ne yazık ki çoğunlukla, bu yazılar birer “Aklımdan bir şey tuttum, bil bakalım nedir?” olmaktan öteye geçmiyor. Broşürlerde yazılan o pek yüce, pek anlamlı, pek âlâ görüşlerin sahnedeki yansımasını boşu boşuna bekliyorsunuz.
Bunların son örneklerinden biri de, Raşit Çelikezer’in yazıp Kazım Akşar’ın yönettiği “Otopark Cinayetleri”.
Bir oyun izlemeye gidiyorsunuz. Karşınıza sıradan, hem öyle sıradan ki ancak “prime-time” sonrası beşinci kuşaktan gösterilecek nitelikte bir aksiyon filmi senaryosu çıkıyor. Tetikçilerin yerlere kadar inen deri paltolarından patronun kürklü yakasına, müziğinden final sahnelerinin değişmez platosu antrepoya (burada otopark olmuş), tiplerin davranışından konuşma tarzlarına ve sözcüklerine kadar herşey aynı şablona oturtulmuş kötü bir çeviri kokuyor. Bu oyun için başlıktaki sözcüğü de bu nedenle kullandım. Oyunda da sık sık, üstelik bizim küfür terminolojimizde pek kullanılmayan bu sözcük yer alıyor. Kötü bir çeviri. Bir başka kötü çeviri örneği de “İhtiyar”. Seyircilerin en az onbeş dakikasını alan bir tartışmanın konusu “İhtiyar” sözcüğü. Genç tetikçinin yaşlı ve deneyimli olanı hor görme sözcüğü. Sahi, biz bu amaçla kullandığımız “moruk” sözünden ne zaman vazgeçtik? Bir kara komediden, ironiden söz ediliyor. Sahnede kara var da, komedi nerede, hele hele o incelikli ironi nerede?
Bu ve buna benzer başka bir takım oyunların, nasıl olup da Devlet tiyatrolarına yol buldukları da ayrı bir merak konusu doğrusu. Alışılagelmişten farklı olmaya, evet. Eski kalıpların dışına çıkmaya, evet. Ama bunu hakkıyla yapabilmek için de o alışılagelmişi ve eski kalıpları hakkıyla bilmek gerekir diye düşünüyorum. Farklı olmak, herkesten farklı olmayı kapsar. Ucuz bir Tarantino kopyacılığı, ne ölçüde farklılıktır?
Oyunun tek çarpıcı ve tek işleyen yanı olan dekor için Ethem Özbora’nın verdiği emeğe de, herhalde hayli kabarık olan dekor masrafına da yazık olmuş. Yalnızca onlara değil, başka oyunlardaki oyunculuklarıyla kendilerini kanıtlamış olan Adnan Biricik, İsmail İncekara, Nişan Şirinyan gibi oyunculara da yazık olmuş. Severek oynamadıkları için oynayamadıkları öylesine belli ki. Oyun herşeyin ve herkesin üzerinden dökülüyor.
Adnan Biricik’in, ikinci perdedeki insanlık değerleriyle ilgili tiradı da, çok gereksiz bir teatral havada oynatılarak, hedeflenmesi düşünülen noktaya ulaşamıyor. Bu görüşlerin, günümüz insanına çılgınca geldiği iddia ediliyorsa, bunların çılgınca bir tavırla değil, belirli bir ciddiyetle sunulması gerekirdi. Belki ancak o zaman, amaçlanan çelişki öne çıkabilirdi.
Acaba, oyunu yazarken Nietzsche’nin hep yanı başında olduğunu belirten yazar, kendini de bir “Übermenschen” olarak mı görüyor? Bu durumda da biz seyirciler, hayvandan “üstün adama” uzanan köprüyü oluşturan zavallı insancıklar mı oluyoruz dersiniz?

(İstanbul Devlet Tiyatrosu – 0212. 292 39 00)
 
 

İKİ HAYAT SONRA
Çehov Buluşması

Özgün bir çalışmayla epeydir özlediğimiz  Çehov atmosferini sahneye taşıyan oyun…
Yazan: Brian Friel, Yöneten: Mehmet Ergen, Oynayanlar: Mehmet Birkiye/ Yeşim Koçak/ Cüneyt Türel/ Tilbe Saran


Kent Oyuncuları, İrlandalı yazar Brian Friel’ın iki farklı projedeki çalışmalarını yeni bir biçimde birleştirerek “İki Hayat Sonra” üst başlığıyla seyirci karşısına çıkardı. Bu projelerden birincisi, Dublin’deki Gate Tiyatrosunun 2001 yılında “Üç Oyun” adıyla sahnelediği, değişik yazarların birer perdelik üç oyunuydu. Friel, bu projeye Çehov’un “Küçük Köpekli Kadın” öyküsünü tiyatroya uyguladığı “Birinci Hayat” (Yalta Game) ile katıldı. Bunu izleyen 2002 yılındaki “İki Oyun Sonra” projesi de Çehov’un “Ayı” adlı oyununun uyarlaması ile Vanya Dayı ve Üç Kızkardeş oyunlarından yola çıkan “İkinci Hayat” (Afterplay) adlı özgün oyundan oluştu. İzlediğimiz oyun, Şükran Yücel’in çevirisi ve Mehmet Ergen’in rejisiyle “Birinci Hayat” ve “İkinci Hayat”ı, “İki Oyun Sonra” üst başlığına gönderme yaparak “İki Hayat Sonra” adıyla bir araya getiriyor. Bağımsız olarak da oynanabilecek olan bu tek perdelik oyunlar, yalnızca ik projeden yapılan isabetli bir seçim olmakla kalmıyor; aynı zamanda tiyatrolar ve sanatçılar arası işbirliğinin alkışlanası bir örneğini de hayata geçiriyor. “Birinci Hayat”, Kent Oyuncularından Yeşim Koçak ve Mehmet Birkiye tarafından canlandırılırken, “İkinci Hayat”ta Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosundan Tilbe Saran ve Cüneyt Türel rol alıyorlar.
Türk seyircilerin birkaç yıl önce Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosunda sahnelenen “Molly S.” adlı oyunuyla tarıdıkları yazar, eleştirmenlerce “Yeni Hümanizm”in temsilcilerinden biri olarak tanımlanıyor. Brian Friel’ın oyunları, Çehov’un yapıtları gibi mizahla trajedinin dengeli karışımı olan bir nitelik taşıyorlar ve gerçeklerden uzakta yaşayan kişileri, boşluk, yalnızlık, özlem dolu yaşam deneyimlerini aktarıyorlar. Gerçek dünya ve gerçek yaşamın grafikleri, Friel ve Çehov’un kişilerinin dışında, uzağında yaşanıyor. Kendileri ise düş kırıklıklarıyla dolu, hüzünlü ve karmaşık öykülerini, gerçekleşmeyen umutlarıyla bütünleştirip kurmaca birer yaşam öyküsü yaratıyorlar.
“İki Hayat Sonra” bütün bu özellikleri kucaklayan bir çalışma. “Küçük Köpekli Kadın” öyküsünün uyarlaması olan “Birinci Hayat”, yazın hayat dolu bir sayfiye kenti olan Yalta’da geçiyor. Ama sonbahar başlamak üzeredir ve tıpkı gerçek yaşamın kişilerin uzağında sürüp gidişi gibi, yazlıkçılar yavaş yavaş gitmeye başlamış, tenhalaşan kent kışlık merkezlerde sürecek yaşamdan kopma sürecine girmiştir. İşte bu ortamda, evli, ama tek başına tatile çıkmış, orta yaş bunalımının eşiğindeki Dimitri Dimitriç Gurov’u görüyoruz. Gurov, Yalta’da yalnızca kendi gerçek yaşamının dışında bir yaşam sürmekle kalmıyor; en büyük eğlencesi oturduğu kafenin müşterilerine birer yaşam öyküsü yakıştırmak oluyor. Yakıştırılmış yaşam öyküleriyle, ilk kez bu noktada, oyun kahramanının yaşamının dışındaki kişilerde karşılaşıyoruz. Oyunun ikinci kahramanı ise, yine gündelik yaşamının dışına çıkarak Yalta’ya tatile gelmiş, genç, güzel, evli (ve iddiasına göre kocasına aşık olan, ya da aşık olduğunu sanan) Anna Segeyevna. Kafenin yanyana masalarında başlayan rastlaşma, giderek yanyana yaşanan bir sürece dönüşüyor. Gönüllere düşüveren bir yaz sonu kıvılcımı, Çehov’un öyküsünün sonundan uzaklaşarak hüzünlü umutlara açık bir gizli aşka uzanıyor. İlişkileri oyunun sonunda noktalanmıyor.
“İkinci Hayat” ise, bir uyarlama değil; özgün bir oyun. Yine Çehov’un Vanya Dayı”sındaki Sonya Serebriakova ve Üç Kızkardeş’in Andrey Prosorov’u, her iki oyunun sonundan yirmi yıl sonra Moskova’da bir kafede karşılaşıyorlar. İkisi de kırık yaşamlarına avuntu arıyorlar. Ancak, farklı biçimlerde; Andrey belki kendisini bile kandırdığı yalanlarla, Sonya ise tam tersine geçmişin gerçeklerine sımsıkı sarılarak çıkış yolu bulmaya çalışıyorlar. Brian Friel, farklı öykülerin devamı olan bu oyunda çok ustaca bir kurgu yapıyor. Perde açıldığında, Andrey ile Sonya’nın bir akşam önce aynı yerde karşılaşmış olduklarını öğreniyoruz. Bir başka deyişle, önceden başlamış bir süreç tanışıklıkları. Tıpkı yaşamlarının gönderme yapılan oyunlarda yer alan önceki bölümleri gibi. Ayrılırlarken de, yine görüşeceklerini hissettiriyor yazar bize. Bu ilişki de, noktalanmıyor oyunun sonunda.
Mehmet Ergen, (çok talihsiz bir seçim olan “Yaban” dışında) yönettiği her oyunda başarılarının raslantısal olmadığını kanıtlıyor. Kırık düşleri, kırık yaşamları, buruk tebessümlerle sarmalayan bir hüzün atmosferinde yansıtmayı ustaca gerçekleştiriyor.
Şükran Yücel’in çevirisi akıcı ve çapaksız. Zeki Sarayoğlu, ekonomik bir sahne tasarımıyla iki oyunu çözmüş. Çevren Sarayoğlu’nun kostümleri başarılı ve uyumlu.
“Birinci Hayat”ın oyuncuları Yeşim Koçak ve Mehmet Birkiye, uçarı çapkınlıktan ve sadık zevcelikten tutkulu aşıklara dönüşümü çok yumuşak, çok insancıl bir yaklaşımla aktarıyorlar.
Sonya ve Andrey’de Tilbe Saran ile Cüneyt Türel, yaşanmışları ve yaşanacakları, kırk yıllık tanışlarımız gibi bir doğallıkla ve başarıyla seriyorlar gözlerimizin önüne.
“İki Hayat Sonra”nın Kent Oyuncularındaki sahnelenişi, en kısa tanımıyla mevsimin en güzel iki “pas de deux”sü.

(Kent Oyuncuları: 212. 246 35 89)

 

 

O.B.E.B

Komplo Teorisi / Uygulaması

Oyunun kısalması koşuluyla yeni tiyatro dönemine umut veren bir başlangıç


O.B.E.B. – Yazan ve yöneten: Yiğit Sertdemir, Dekor-Kostüm: Esra Kudde, Müzik: Erhan Yürük, Oynayanlar: Erkan Kortan/ Yiğit Sertdemir/ Seda Yürük/ Aslı Can Kortan/ Gülhan Kadim/ Ebru Gözdaşoğlu

“Altıdan Sonra Tiyatro”, çoğu Teknik Üniversite çıkışlı, ama tiyatroya gönül vermiş kişilerin kurduğu yarı amatör bir topluluk olarak geçen yıl seyirci karşısına çıktı. Topluluk bu yıl, artık profesyonel ve yerleşik bir tiyatro olarak yeni oyunlarıyla perde açtı: O.B.E.B. ya da açık okunuşuyla Ortak Bölenlerin En Büyüğü.
Oyun adıyla ve “dönüştürme - dönüştürülme” eksenli kurgusuyla biraz “Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız” gibi gelse de, izlediğimiz oyun kafası karışık olmayanların, ne ve nasıl yapmak istediklerini bilenlerin ortaya çıkardığı bir çalışma olmuş. O.B.E.B.in, daha doğrusu topluluğun yazarı ve yönetmeni Yiğit Sertdemir; çünkü geçen yıl sahneledikleri “Bekleme Odası”nı da o yazıp yönetmişti. Şu ana kadar iki oyununu izlediğimiz bu genç sanatçı, farklı koşul ve ortamlarda geçmesine karşın, her iki oyunda da belirli bir izleği sürdürüyor: “Derin toplum” olmanın özellikleri ya da “derin toplum”a dönüşme-dönüştürülme süreci. Konu, psikiyatrların asal işlevi olan “bireyi topluma ve yerleşik düzene uydurmak” yaklaşımından yola çıkıyor ve işi toplumdaki rollerin değiştirilmesine vardırıyor. Karşımızda mesleği doktorluk olmayan, ama doktor olarak görevlendirilmiş bir derin kişi ile doktorun yardımcısı kisvesinde daha derin bir kişi var. Bir de onların dönüştürmekle görevlendirildikleri dört kadın. Bunların en az ikisi erkek de olabilirdi, o nedenle dört birey diye genelleştirmek belki daha doğru olur.
Oyun, bu bireylerin ne yaptıklarını değil, ne olduklarını ve nasıl bir rol değişimi geçirdiklerini anlatıyor. Bir başka deyişle, bir olaylar dizisi veya konu kurgusu yerine, bir süreci aktarıyor. Yiğit Sertdemir, bu süreci her türlü çağrışıma açık göndermelerle ve ironik bir mizah anlayışıyla işlemiş. Gözlemleriyle kişisel birikimini, uyumlu bir sanatsal senteze ulaştırmayı başarıyla gerçekleştirmiş. Ancak, ilk birkaç replikte kolayca algılanabilen mesajları, gereksiz bir kaygıyla yinelemek oyunu da gereksiz uzatmış. Bu yinelemeler özellikle birinci bölümde çok göze çarpıyor (batıyor). İkinci bölümde aksiyon da daha hızlandığı için, uzunluk sorunu ortadan kalkıyor. Kuşkusuz, birinci bölümde yapılacak kısaltmalar, ikinci bölümde de uç verecektir ve o zaman oyun daha yoğun, daha çarpıcı, daha amacına uygun bir seyirlik olacaktır diye düşünüyorum.
Sertdemir, kalıplaşmış deyimle, gelecek vaat eden bir yazar olmakla kalmıyor, aynı niteliğini yönetmenlikte de sürdürüyor. Kişi ya da prototip olarak tanıdığımız insanları, ölçülü bir abartma ile, fazla karikatürize etmeden karşımıza çıkarıyor. Böylelikle de çağrışımlarımızın kolayca pekişmesini sağlıyor.
Dekor ve kostümü tasarlayan Esra Kudde, Maya’nın olanakları sınırlı sahnesinde yapılabilecek en işlevsel ve ekonomik düzeni gerçekleştirmiş. Güzel buluşları, kostüm tasarımında da görülüyor.
C.T. adlı kişiyi oynayan Seda Yürük, A.D.yi canlandıran Aslı Can Kortan, M.E.de Gülhan Kadim ve P.A.da Ebru Gözdaşoğlu başarılı kompozisyonlar çiziyorlar. Yiğit Sertdemir ve Erkan Kortan da, doktor ve yardımcısı rollerinde takım oyunculuğu çerçevesinde başarıya katkıda bulunuyorlar.
O.B.E.B. safsataya ve şarlatanlığa sapmayan soyutlamalarıyla, yakın geçmişimize ve bugünümüze yaptığı somut göndermeleriyle sevimli bir kara mizah örneği. Oyunun başarısı yanı sıra, topluluğu içtenlikli çalışmaları için kutlamak istiyorum.

(Altıdan Sonra Tiyatro – Maya Sahnesi 212.252 74 52)
 

ana sayfa