|
2005-2006
Yazılar |
Kubbedeki Hoş Sedalar
Seçkin Selvi
2005-2006 tiyatro dönemi sona erdi ermesine, ama bu yazı alışılmış bir
dönem sonu değerlendirmesi olmayacak. Çeşitli tiyatro ödüllerinin seçici
kurullarında bu yıl görev üstlenmediğim için, kendime bir iyilik yaptım
ve sadece canımın çektiği oyunları seyrettim. O yüzden arada çatlak
seslere değinsem de, daha çok yazının başlığındaki gibi kubbede kalan
hoş sedalar üzerinde duracağım.
Bu deneyim, bana ilginç bir şey öğretti. Yalnızca beğenme beklentiniz
yüksek oyunları izlediğiniz zaman, Türkiye’de tiyatronun ciddi bir
atılım yaptığını, geçen yıllara oranla çok daha iyiye gittiğini rahatça
söyleyebiliyorsunuz. Bu gerçeği kavrayınca, bazılarının “Türkiye’de iyi
şeyler de oluyor yahu. Bakın ekonomiye, bakın şu istikrara,” diye
döktürmelerinin nedenini de kavrıyor insan. Demek ki görmek istediğine
bakmak gerekiyormuş. O zaman ödenekli tiyatrolardaki tutarsız yönetici
atamaları da, Mersin Festivalinde yabancı oyuncuları tesettüre sokma
gayretkeşliği de, ödüllere itiraz komedisi ile tiyatroyu magazin
sayfalarına dökmek de güme gidebiliyor pekâlâ.
Oyunlar arasında gezinti
Tiyatromuzu iyiye götürenler arasında favorilerim, beğeni ve
değerlendirme sıralaması yapmaksızın, Trainspotting, Sansürcü, Gece
Mevsimi, Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü, Uyarca, Aymazoğlu ile Kundakçılar,
Ördek Muhabbetleri, Nathalie, Savaş ve Kadın, Ben Eskiden Küçüktüm adlı
oyunlar. Ayrıca geçen mevsim sonunda başlayıp bu yıl devam eden
Kumarbazın Seçimi ile IV.Murat’ı da bu listeye alabiliriz.
Irvine Welsh’in romanından Harry Gibson’ın sahneye uyarladığı ve Semaver
Kumpanya’nın oynadığı “Trainspotting”, gündemden düşürülmemesi, kayıtsız
kalınmaması gereken bir soruna parmak basmasının yanı sıra, genç
tiyatronun revaçtaki in-yer-face akımının da vurucu bir örneği olarak
belleklerimizde yer etti. Semaver Kumpanya’nın özgeçmişinde de en
parlak, en başarılı çalışmaların başında geleceğine inanıyorum.
Kent Oyuncuları’nın sahnelediği Rebecca Lenkiewicz’in Gece Mevsimi, kısa
öykü yoğunluğunun ve tadının tiyatroya nasıl aktarılacağını başarıyla
örnekleyen bir oyundu. Oyunlarda bir roman kronolojisi ve ayrıntısı
bekleyenlerin “Eee, sonra..” diye akıllarını ve yüreklerini pek
ısıtamadıkları Gece Mevsimi, aslında son derece sıcak, içten, yalın ve
dürüst bir oyun. Gece mevsimini yaşayan ve yaşatan Yıldız Kenter ile
Selçuk Yöntem’in unutulmaz oyunculukları ve başta Yeşim Koçak, Demet
Evgar olmak üzere sabah mevsimlerine umutla sarılan genç ekibin uyumlu
çalışması oyunu zirveye çıkardı. Bu arada iki baş rolden birini oynayan
Selçuk Yöntem’in, ödül jürileri tarafından nasıl olup da “yardımcı erkek
oyuncu” olarak yorumlandığını da anlayabilmiş değilim. Tıpkı Jeanne
d’Arc’ın Öteki Ölümü’nde de Haluk Bilginer’in yine “yardımcı” olarak
tanımlanmasını anlayamadığım gibi. Alain Delon’a mı sorsak acaba?
Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü’nden söz açılmışken, çok ders alınması
gereken bu nefis ironi için Oyun Atölyesi’ne teşekkür etmemiz gerekir.
İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndan yine ders çıkarılması gereken, yine
ironik bir yapıt: Friedrich Dürrenmatt’ın “Uyarca”sı. Şakin Gürzumar’ın
yorumuyla sahnelenen bu oyun, bir uyarcanın ya da uyaroğlunun bilim
adamlığından dışlanıp nasıl cinayet şebekelerinin maşası olmaya
sürüklendiğini aktaran bir baş yapıttı. Gürzumar da, “olumsuz anlamda
uyarca olanların en kötü örnekleri bir kısım entelektüellerdir. Olumsuz
uyarca olan entelektüeller ne zaman ki sokağa bırakılmışlardır, o an
tehlike başlamış demektir,” diye vurgulayarak, Dürrenmatt’ın
güncelliğini hiç yitirmeyen yapıtını yalın ve keskin çizgilerle
yorumladı. Yücel Erten’in çevirisi, başta Adsız Karaduman ile Attila
Olgaç olmak üzere oyuncuların rollerine tutarlı yaklaşımları, Ali Cem
Köroğlu’nun çevre düzenlemesi, Yakup Çartık’ın ışık tasarımı, Uyarca’yı
haklı olarak yılın en başarılı oyunu ödülüne taşıdı.
İstanbul Devlet Tiyatrosu “uyaroğlu”nu sahnelerken, Dostlar Tiyatrosu da
“aymazoğlu” ile çağın tanıklığına ve uyarma sorumluluğuna katkıda
bulundu. Max Frisch’in “Bay Bidermann ve Kundakçıları”nı “Aymazoğlu ile
Kundakçılar” olarak uyarlayan Genco Erkal, etliye sütlüye karışmamanın,
“beni sokmayan yılan” anlayışının, “bindik bir alamete/gidiyoruz
kıyamete” durumunda tarafsız kalmak palavrasına sarılmanın vatandaş
sorumluluğuna nasıl aykırı olduğunu, anlamak istemeyenlere de anlatmak
için keskin çizgilerle yorumladı.
İBŞB Şehir Tiyatroları, Matéi Visniec’in özgün adı “Bosna savaşında
muharebe alanı olarak kadın cinselliği” olan oyununu, Savaş ve Kadın
adıyla sundu. Bu ad, oyundaki olaylar her ne kadar Bosna’da geçiyor olsa
da, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir savaş için de geçerli
olduğu için yerinde bir seçimdi. Özenli bir dramaturji çalışması yapmış
olan yönetmen Orhan Alkaya’nın çarpıcı anlardan oluşan yorumu, Aslı
İçözü ve Gülen Karaman’ın inandırıcı oyunculuklarıyla başarı çizgisini
yükseltti.
AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu’nun Tilbe Saran ve Zuhal Olcay’la perde açan
Nathalie’si ve Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nun Cüneyt Türel-Köksal
Engür ikilisiyle sunduğu David Mamet’in Ördek Muhabbetleri, oyuncuların
ustalığı ve şıl Kasapoğlu’nun rejisiyle parlayan birer virtüozite
gösterisi olarak, bu yılın unutulmazları arasına girdiler.
2005-2006 tiyatro döneminin en başarılı yorumlarından birini de bu yıl
kurulan DOT topluluğu Sansürcü ile sundu. Anthony Neilson’un bu zeki
kurmacası, Naz Erayda’nın filmi geriye sarma gibi yine zeki buluşlarla
kotardığı oyun düzeni, Güneş Berberoğlu ve Uğur Polat’ın çok dengeli,
çok başarılı oyunculuklarıyla seyircilerin alkışını topladı.
Ne yazık ki, aynı olumlu sözleri, topluluğun Çok Uzak adlı oyunu için
söyleyemeyeceğim. Uyarca ve Aymazoğlu ile aynı temayı paylaşan Çok Uzak,
gereksiz bir biçimsellikle anlamından sıyrılmış, steril bir projeye
dönüştürülmüştü.
Tiyatro Oyunevi, Murat Uyurkulak’ın kitabından Mahir Günşiray’ın
uyarladığı ve sahneye koyduğu TOL ile seyirci karşısına çıktı. Ciddi bir
emek ve titiz bir çalışmayla hazırlandığı anlaşılan ve Mahir Günşiray
ile Güven İnce’nin duyarlı oyunculuklarıyla sergilenen TOL, geçmişteki
devrimciler kuşağına biraz haksız bir sitem taşıyormuş gibi geldi bana.
Ragıp Yavuz’un İBŞB Şehir Tiyatroları’nda sahneye koyduğu Nazım
Hikmet’in Ferhad ile Şirin’i önceki sahnelerinden farklı bir yaklaşımla,
bir masalın masal olarak anlatımı biçiminde başarıyla yorumlandı.
Ali Poyrazoğlu’nun Ben Eskiden Küçüktüm adlı oyunu, gelmiş geçmiş tüm
tiyatroculara bir “homage” niteliğiyle, özellikle orta ve orta üstü yaş
grubunu duygulandıran bir çalışmaydı. Poyrazoğlu, kahkahayla gözyaşını,
taşlamayla toplumsal sorumluluğu, kuklalarla tiyatroyu buluşturan
incelikli çalışması ve usta işi oyunculuğuyla gözleri –her iki anlamda
da- doldurdu.
Haldun Dormen’in yazıp Şehir Tiyatroları’nda sahneye koyduğu Kantocu,
son yılların anlamsız modasına uygun olarak ayakta alkışlandıysa da,
sahnedeki ilk Müslüman kadınların bildik öyküsünü müzikal olarak
aktarmakla sınırlı kaldı.
Yılın bir başka müzikali de Tiyatro Kedi’de perde açtı. Murray Burnet
ile Joan Alison’un yazdıkları, Hakan Altıner’in yönettiği Casablanca,
hani şu bildiğimiz, unutamadığımız Casablanca, anılarımızdaki ve
yüreklerimizdeki Humphrey Bogart ile Ingrid Bergman efsanesine hiç
yapılmaması gereken bir haksızlık olarak bu yılın siciline geçti.
Bu dönemin hoş sürprizlerinden biri, amatör Berberyan Kumpanyası’nın
Bercuhi Berberyan’ın yazıp yönettiği Grand Majestik Gazinosu adlı
müzikali oldu. Dekorundan kostümlerine kadar gerçek amatörlüğün gereği
olan titizlikle hazırlanmış bu çalışmanın en önemli yanı, Bercuhi
Berberyan, Simon Kumral, Herman Ozinyan, Hagop İmayhan, Kirkor Sar gibi
sanatçıların sesleri ve oyunculuklarıyla yeteneklerini ortaya
koymasıydı.
Bir tiyatro dönemi daha sona erdi; gelecek yıla buluşabilirsek buluşmak
dileğiyle herkesi İstanbul Uluslar arası Tiyatro Festivalini izlemeye
çağırıyorum.
|
| Türk Tiyatrosu
Dünyanın Neresinde?
11 Mayıs-6 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek 15.Uluslararası
İstanbul Tiyatro Festivali ve 4.Uluslararası Tiyatro Olimpiyatları’nın
programı, tiyatro ve dans sanatları ile kuramlarına ilgi duyan herkesi
coşturacak kadar zengin etkinlikler içeriyor. Başta Dikmen Gürün Uçarer
olmak üzere, çok çetin bir sürecin üstesinden gelerek bu başarılı sonuca
ulaşan İKSV ekibini içtenlikle kutluyorum.
38 oyun ve dans gösterisi, 1 Lorca sergisi, 12 sempozyum ve konferans,
dile kolay. Bir başka sevindirici nokta da, bu oyun ve dans
gösterilerinden 22’sinin Türk tiyatro topluluklarının çalışmaları
olması. Ayrıca 3 oyun da Türkiye-ABD (Mutlu Günler ve Wall) ve
Türkiye-Fransa(Oyun Sonu) ortak yapımı. Bu oyunlar ilk kez festivalde
perde açacak olsalar da, hemen hepsinin belirli bir nitelik çizgisinin
üstünde olacağını şimdiden söyleyebiliriz diye umuyorum.
Peki, bu olumlu tabloya bakıp Türk tiyatrosunun dünya tiyatrosunda
tartışmasız bir yeri olduğunu söyleyebilir miyiz? İşte burada işler
karışıyor. Türkiye’den festivale katılan topluluklar arasında İstanbul
Devlet Tiyatrosu, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatroları,
İzmit Şehir Tiyatroları gibi ödenekli kurumların ve Dostlar Tiyatrosu,
Oyun Atölyesi gibi başarılarını yıllardır kanıtlamış deneyimli
tiyatroların yanı sıra, yerli-yabancı çeşitli festivallerde ödül almış,
adını duyurmuş, o festivallerin katılımcıları ve izleyicileri tarafından
deneysel çalışmalarıyla tanınan genç topluluklar öne çıkıyor: Studio
Oyuncuları, 5.Sokak Tiyatrosu, Tiyatro Oyunevi, Bilsak Tiyatro Atölyesi,
Semaver Kumpanya, Tiyatro Boyalı Kuş, Altıdan Sonra Tiyatro. Ne var ki,
bu grupların büyük çoğunluğu ya yabancı yazarların oyunlarını
oynuyorlar, ya da Antik Çağ yazarlarından esinlenerek yapılan
çalışmaları sunuyorlar. Bu durumda, Türk tiyatrosunun dünyadaki konumunu
iki farklı göstergeye bağlamak gerekir: Yazarlar ve
yorumcular/icracılar.
Kim Önce Gelir?
Hiç kuşkusuz, tiyatro öncelikle bir icra sanatıdır; izleyiciye sahneden
sunulmak için yapılan bir çalışmadır. Tiyatro, opera, bale, müzik gibi
icra sanatlarını, edebiyattan ve plastik sanatlardan ayıran en büyük
özellik de aynı yapıtın farklı yorumcuların elinde, çok farklı
biçemlere, anlamlara bürünebilmesidir. Sanatçıları geliştiren,
tiyatronun çağına tanıklığını pekiştiren de bu sürekli yenilenen,
yinelenen yorum çeşitlilikleridir.
Pek geliştirilmemiş bir ülke olarak bilim ve teknoloji alanlarında çok
parlak buluşlara sahip değilsek de, farklı sanat dallarında başka
ülkelerle boy ölçüşecek sanatçılarımız var. “Dâhi çocuklar” diye sıradan
çocuklardan ayırıp yetiştirdiklerimizin dışında, sıradan olmayan
yeteneklerini sıradan koşullarda geliştirmiş tiyatro yönetmenlerimiz ve
oyuncularımız olduğu için övünebiliriz. Burada isim saymak istemiyorum.
Kim olduklarını, kendileri de bizler de biliyoruz. İçlerinden kimi
yönetmen ya da oyuncu olarak yabancı ülkelerde de çalıştılar,
çalışıyorlar ve ayakta alkışlanıyorlar.
Ancak, bir ülkenin tiyatrosunu evrensel platforma taşıyan, dünya
tiyatrosunun içinde yer edinmesini sağlayan yönetmenler ve oyuncular
mıdır? Çok bilinen bir örnekle yetinmek istiyorum. Peter Brook, müthiş
bir yönetmendir. Laurence Olivier müthiş bir aktördür. Ama İngiliz
tiyatrosu, ne Brook’la ne de Olivier ile başlar ya da biter. Hamlet,
Olivier’nin üstün yorumuyla mı Hamlet olmuştur; yoksa Olivier,
Hamlet’teki üstün yorumuyla mı unutulmazlar arasına girmiştir?
Bu, yumurta-tavuk ikilemi kadar karmaşık bir durum değil. Bir ülke
tiyatrosunun evrensel değerinden ve gücünden söz edebilmek için
öncelikle o ölçütlerde oyun yazarlarının gerekli olduğu su götürmez bir
gerçek. Dünyanın her yerinde yapıtları sahnelenen bir Shakespeare, bir
Moliére, bir Çehov, bir Ibsen, bir Goldoni, bir Pinter, bir Ionesco, bir
Miller olduğu için o ülkelerin dünya tiyatrosunda yerleri var.
Yazarlarımızın oyunları, (şu ya da bu biçimde hısım ülkeleri hesaba
katmadan) çeşitli ülkelerde oynandığı, defalarca talep bulduğu, o
ülkelerin seyircileri tarafından beğenilip benimsendiği zaman, evet
ancak o zaman Türk tiyatrosunun dünyadaki yerini konuşabiliriz.
Düşüncem ve niyetim, yazarlarımızın değerini bilmezlik değil. Geçmiş
kuşaklarda da, genç oyun yazarları arasında da çıtayı yükseltenler
olduğu yadsınamaz. Doğrusu istenirse, dünya tiyatrosunda da son yıllarda
bir yazar bunalımı görülüyor. Onu, daha önceki yazılarımda da
belirttiğim gibi, sahne teknolojisinin günümüzde çok gelişmesine
karşılık yazarların henüz o teknolojiye uygun oyunlar üretmeye
başlamamış olmasına bağlıyorum. O yüzden ister istemez biçim ön plana
çıkıyor, öz geriye düşüyor. Dünya tiyatrosunda on-on beş yıl içinde o
tekniği kullanarak özü de yansıtabilecek oyunlar çıkacaktır diye
umuyorum.
Yine de, geleneksel tiyatro kalıpları içinde bile yazarlarımızın
oyunları evrensel boyuta ulaşamıyor. Bu noktada, her zaman sığınılan
“Türkçenin dünyada çok yaygın dil olmadığı” mazeretine pek itibar
etmiyorum. Üstelik, yukarda sözünü ettiğim yabancı festivallerde
beğenilen topluluklarımız, oyunlarını yabancı dillerde oynamıyorlar. Ama
izleyici, dili anlamasa da oyunculuk ve yorum kalitesini algılıyor. O
oyunlar yabancı yazarların yapıtları olduğu için, izleyicinin zaten oyun
hakkında bilgisi var denilebilir; buna da katılmıyorum. Başka ülkelerde
yerli oyun yazarlarımızın, üstelik Türkçe oynanan oyunlarının da
başarılarının örnekleri var.
Süreç farklılığı
Dionisos şenliklerinin topraklarımızda başlamış olmasını, geleneksel
tiyatromuz diye nitelendirilen seyirlik köy oyunlarıyla Ortaoyunu ve
Karagöz gibi kentsel, ama belirli yazılı metinlere bağlı olmayan
oyunları şimdilik bir yana bırakalım. Batı dünyasında sahneye ikinci
oyuncunun çıkışıyla başlayan gerçek anlamdaki tiyatro, Thespis’le İ.Ö.
6.yüzyıla kadar gidiyor. Aiskhylos, Sophocles, Euripides, Aristophanes,
bugün hâlâ oynanagelen oyunlarını İ.Ö. 5. yüzyılda yazıyorlar.
Corneille’in Le Cid’i 1637, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’i 1596,
Hamlet’i 1600, Moliére’in Tartuffe’ü 1664, Cimri’si 1668, John Gay’in
Dilenciler Operası 1728 tarihlerini taşıyor. İlk Türk oyunu olan
Şinasi’nin Şair Evlenmesi ise 1860.
Kısacası, İsa ile Muhammed arasındaki 600 yıllık fark, son dönemlerde
daha hızlı kapansa da süregidiyor. Batı’da Kilisenin en güçlü olduğu
Orta Çağda bile, dinsel temalı olsa da tiyatro, “gizem oyunları”,
“mucize oyunları”, “ibret oyunları” biçemlerinde varlığını sürdürdü.
Oyun yazarlığının gelişim sürecinde kopukluk olmadı. Burada değerli
dostum Ceyhun Atuf Kansu’nun “İstanbul’un Fethi” şiirinden dünümüzü ve
bugünümüzü en iyi anlatan dizeleri anmadan geçemeyeceğim:
“Ve surlarda açılan gedikten
Onlar çıktı Orta Çağdan
Bizler girdik Orta Çağa...”
İlk oyun metninin yazılışından bugüne yalnızca 146 yıl geçmiş olması,
oyun yazarlığımızın bugünkü durumu için yine de çok hayıflanılacak bir
panorama sergilemiyor. Onlarla bizim aramızdaki süreç farkını göz ardı
etmememiz gerekir. Ne var ki, bu da sığınılacak bir mazeret olmamalı.
Sevgi gibi, ölüm gibi, savaş gibi, politika gibi çok evrensel temaları
işlerken bile, yazarlarımız yerellikten ve yavanlıktan bir türlü
kurtulamıyorlar. Bu sorunun üstesinden gelindiği zaman, Türk
tiyatrosunun dünyadaki yerini rahatça konuşabiliriz.
|
Trainspotting
Damardan Bir Oyun
Son kullanma tarihinden önce kullanılıp atılanların öyküsü...
Trainspotting- Irvine Welsh’in romanından uyarlayan: Harry Gibson,
Çeviren: Ani Haddeler Pekman, Yöneten: Işıl Kasapoğlu, Sahne tasarımı:
Cem Yılmazer, Kostüm tasarımı: Funda Çebi, Işık tasarımı: Ulaş Yatkın,
Müzik: Baba Zula, Dans grubu: Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Resmeden: Nehir
Çinkaya, Oynayanlar: Tansu Biçer/ Çelik Bilge/ Asil Büyüközçelik/ İrem
Erkaya/ Ahmet Kaynak/ Yavuz Pekman/ Nadir Sarıbacak
Irvine Welsh’in beyaz perdeye de aktarılıp çok ses getirmiş, pek çok
ödül almış ve uyarlama senaryo dalında Oscar’a aday gösterilmiş romanı
“Trainspotting”i oyunlaştıran, 1996 ve 2006’da iki kez sahneye koyan
Harry Gibson’un ilginç bir gözlemi var. Kendisiyle yapılan bir
röportajda uyuşturucu kullanımıyla ilgili bir soruya şu yanıtı veriyor:
“Uyuşturucu, zorunluluk halini almadığı sürece denenebilir bir şey.
Zorunluluk haline gelirse, kendinizi toparlamanın zamanıdır.
Glasgow’daki bir ilaç fabrikasında çalışan bir işçi bana şöyle dedi,
‘Bir yaşamınız varsa, biraz uyuşturucu kullanabilirsiniz; ama bir
yaşamınız yoksa uyuşturucu o boşluğu dolduracaktır.’”
“Trainspotting” işte o olmayan yaşamın boşluğunu doldurmaya çalışan
uyuşturucu bağımlılarını anlatıyor. Sarsıcı, acıtıcı, irkiltici bir
oyun. Bu özellikleri, kesinlikle dilinin vuruculuğundan, küfürlü
konuşmalardan, anlatılan tiksinç sahnelerden kaynaklanmıyor. Boşlukta
tutunmaya çalışanlar için, o dil de, anlatılan o deneyimler de öylesine
kaçınılmaz bir doğallık taşıyor ki, hiç rahatsız olmuyorsunuz. Sizi asıl
rahatsız eden o insanların çaresizliği bir çare olarak görme durumuna
gelmiş/getirilmiş olmaları. Yine Harry Gibson’a kulak verecek olursak:
“Irvine’in dili kullanım biçimi, filologların ilgisini çekebilir; ama
sıradan seyircinin gözünde Trainspotting tıpkı Lady Chatterley’in Aşkı
gibi sadece açık saçık bir anlatıdır. Üstelik dil, yaldızları dökmek
için çok yararlı bir araçtır. Oyuncular bu aracı kullandıkları ve
‘s..tir’ sözcüğünü tam tamına hangi noktada söylemeyi bildikleri zaman,
yapmacıkların ve önyargıların yaldızını döküverirler.”
Oyun metninde, sevgilisi kendisini terk ettiği için uyuşturucu denemeye
kalkan kişi dışında, diğerlerinin hangi koşullarda, hangi nedenlerle bu
noktaya geldikleri uzun uzadıya anlatılmıyor. Bir sonucu, verili bir
gerçeği izliyoruz. Bu da oyunun farklı ülkelerde benzer duruma gelenlere
de gönderme yapma olanağa sağlayarak evrenselleşmesine yardımcı oluyor.
İçinde yaşadığımız çevreler dahil dünyanın her yerinde, kullanılıp
atılan, toplum dışına itilen, bir şeylerden kaçmaya çalışan insanların
günden güne artan bir yaygınlaşmayla uyuşturucuyu bir sığınak olarak
gördüklerine tanık oluyoruz. Bu uyuşturucu kimi yerde ilaç, kimi yerde
daha ağır maddeler, kimi yerde din olarak çıkıyor karşımıza. Ama hangi
tür uyuşturucuya sığınılırsa sığınılsın, gelecekten hiçbir umudu
kalmamış, boşlukta yüzen kişiler gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ve onlara
yakınlık duyuyoruz.
Işıl Kasapoğlu da, “Trainspotting”i seçme nedenini açıklarken, bu
insanlarla artık her gün karşılaştığımızı, onlardan nefret etmeyip kendi
çocukları gibi gördüğünü, onların yaşamını paylaşıp gelinen noktanın
ardındaki gerçeği deşmeye çalıştığını vurguluyor.
Kişilerin kullanılıp bir kenara atılışı, tükenip/tüketilip yaşam
alanının dışına fırlatılışı, oyun süresince kullanılan aksesuarların,
giderek dekor parçalarının, hatta kişilerin sahne dışına atılışıyla
belleğimize kazınıyor.
Kasapoğlu, tiyatronun şu ya da bu biçimde diğer sanat dallarını içerme
özelliğini, bu oyunda somutlaştırmış. Oyun, dans, resim, müzik, anlatıyı
bir arada ve birlikte bir bütün olarak kotarıyorlar. Çıplak Ayaklar
Kumpanyası’nın Maral Ceranoğlu, Duygu Güngör, Emre Olcay, Mihran
Tomasyan ve Şebnem Yüksel’den kurulu ekibinin koreografisi, oyuncuların
mizanseniyle bütünleşen bir dille aktarılıyor. Baba Zula’nın müziği yine
aynı yaklaşım içinde yerini buluyor. Nehir Çinkaya ise, sahnede ve sahne
dışında yaşanılanları, duyguları, içine düşülen kan karası boşlukları
oyun boyunca canlı olarak resimliyor.
İyi tutmuş bir mayanın örneği olan Semaver Kumpanya, bilet denetçisinden
ses teknisyenine, yönetmeninden ışıkçısına, oyuncularından
tasarımcılarına kadar herkesin aynı heyecanı, aynı coşkuyu, aynı
duyarlılığı paylaştığı bir topluluk. Semaver Kumpanya sahnesine çıkan
yapıt, bütün o kişilerin ortak ürünü. O nedenle sahne tasarımıyla Cem
Yılmazer’i, ışık tasarımıyla Ulaş Yatkın’ı, kostüm tasarımıyla Funda
Çebi’yi, ses teknisyeni Emrah Erda’yı, oyuncular Tansu Biçer, Çelik
Bilge, Asil Büyüközçelik, İrem Erkaya, Ahmet Kaynak, Yavuz Pekman ve
Nadir Sarıbacak’ı hep birlikte kutluyorum. Yine de Tansu Biçer ve İrem
Erkaya’ya özel bir alkış.
Benim gibi bilmeyenler için not düşmek istiyorum: Trainspotting,
İngiltere’de bazı takıntılı insanların tren garlarında nöbet tutup geçen
trenlerin (tren numarası, geçiş saati gibi) kayıtlarını tutma eylemine
verilen ad. Bu insanlar, başka “trainspotter”larla geceleri bir araya
gelip tuttukları notları karşılaştırır ve tüm trenlerin güzergâhlarını
yeniden oluşturmaya çalışırlar. Diğer takıntılı davranışlar için de
kullanılan trainspotting terimi, eroin piyasasında (tren istasyonları
ima edilerek) kollarda kalan iğne izleri için kullanılır.
Çevremizde sayıları giderek artan her türden uyuşturucuya sığınanlara,
biz de trene bakar gibi bakmasak diyorum.
|
| Nathalie
Bir İpte İki Cambaz
Nathalie- Yazan: Philippe Blasband, Çeviren: Zeynep Avcı, Oynayanlar:
Tilbe Saran/ Zuhal Olcay, Çevre tasarımı: Hakan Dündar, Giysi tasarımı:
Canan Göknil, Müzik: Joel Simon
“İyi giden kadın-erkek ilişkisi takdir edilir, belki biraz da gıpta ile
izlenir. İyi gitmeyen kadın-erkek ilişkilerinden sanat yapıtları doğar.
Sevinsek mi, üzülsek mi?” diyor oyunun çevirmeni Zeynep Avcı. Bu çok
yerinde saptama, Nathalie’de iyi gitmeyen ilişkiler konusunda değilse
de, tiyatro tadı adına sevindiriyor bizi. İki saat boyunca sahnedeki iki
kadını izliyoruz. O kadarla kalmayıp, iki kadının iki saate sığdırılan
birkaç haftalık öyküsünün paralelinde, satır aralarında, içten içe,
onların bilmem kaç yıllık yaşamlarını, daha da ötesinde bilmem kaç bin
yıllık kadın-erkek ilişkilerini sorgulayan bir yumak yerleştiriliyor
aklımıza, yüreğimize.
Karşımızda iki kadın: Sonia ve Nancy ya da gerçek adıyla Nadine. Sonia
bir soprano, bir primadonna, bir diva. Sonia yaşamını sanatının
ekseninde kurmuş, ömrünü zirveye çıkmaya adamış, konuşma tarzından mimik
ve jestlerine, giysilerinden gece yatarken bile bozmadığı topuzuna kadar
kendini bir diva olarak dokumuş. Nancy ise profesyonel bir fahişe. O da
Sonia kadar kendi mesleğinin inceliklerine hâkim, o da kendi mesleğinin
etiğine ve kurallarına sadık. Sonia viyolonsel sanatçısı eşinden
boşanmak üzeredir. Karı-koca ortak evlerini dağıtmış, ikisi de ayrı
birer eve yerleşme aşamasındadır; birbirlerinin yeni evlerini bile
bilmezler. Nancy’nin ise doğal olarak hayalindekilerin dışında yerleşik
bir düzeni yoktur. Kısacası, boşlukta yüzen üç kişidir oyunun
kahramanları. Üçüncü kişiyi, yani erkeği, kocayı, sevgiliyi hiç görmesek
de, iki kadını bir araya getiren neden odur.
Aldatılan, terk edilen kadının kendi yerini alan kişiyi tanımak
istemesi, onu gizliden gizliye izlemesi, hatta bir yolunu bulup
tanışması, kendinde olmayıp da onda olanın ne olduğunu kavramaya
çalışması, görülmedik duyulmadık bir olay değil. Ancak, bu kez iş çok
farklı bir boyutta gelişiyor. Sonia, eski kocasını baştan çıkarsın diye
bir fahişeyle, hem de çok yüklü bir para karşılığında anlaşıyor. İşte o
anda, yukarda sözünü ettiğim yumak konuyor avucumuza. Ucu yok; çünkü bu
anlaşmanın nedenini, amacını, niyetini bilmiyoruz. Sonia, Nancy’den
fahişe kimliğiyle değil de, kocasının fantezilerindeki bir kadın olarak
tanışmasını, yakınlık kurmasını ve bu yakınlığın bütün mahrem
gelişmelerini kendisine aktarmasını istiyor. Bu kadına Nathalie adını
da, nasıl giyinip nasıl davranması gerektiğini de Sonia belirliyor. Hah
diyorsunuz, kocasının bir kadında neler aradığını öğrenmeye, onu yeniden
kazanmaya çalışacak.
İşler biraz ilerleyince yumağın tuttuğunuzu sandığınız ucu kaçıveriyor
elinizden. Sonia’nın derdi, belki çok derinlerde kocayı yeniden kazanmak
olsa da, öncelikle ondan intikam almak. Evlilikleri boyunca yaşamının
ipleri kocasının elindeyken, şimdi ipleri kendi eline alıp kocasının
yaşamıyla oynamak. Yumaktan bir uç daha görünüyor gibi. Bu arada Nancy,
her ne kadar profesyonel olsa da Nathalie kimliğiyle kendi gerçeği
Nadine arasında bocalamaya başlıyor. Nathalie kimliğiyle olsa bile onu
ilk kez parayla satın alınan et olarak görmeyip kendisi olduğu için
isteyen bir erkekle evlenme olasılığı, Sonia’dan alacağı büyük meblağla
gözlerden uzak, dingin bir yaşam kurmanın hayalini biraz geri plana
itmeye başlıyor.
Oyun boyunca, iki sahne dışında, iki kadın da olmak istedikleri ya da
başkalarının görmek istediği kişileri oynuyorlar. Oysa kabuklarını
soyduğunuzda ne Sonia yalnızca dünyaya çıktığı zirveden bakan bir diva,
ne Nancy sıradan bir fahişe. Kabukların sıyrıldığı o iki sahneden
birinde Nancy’nin Nathalie için uydurduğu yaşam öyküsünde, Nadine’in
dramını seziyoruz. İkincisinde karşımıza çıkan Sonia’nın gerçeği ise
daha da yürek burkucu. Opera sanatçılığına ilk başladığı yıllarda, o
dönem hayli ünlü olan kocası onun hep omuz başında olmuş, desteklemiş,
yönlendirmiş, zirve yolunu açmış. Ne var ki, kendi ünü sönmeye,
Sonia’nınki ise günden güne yaldızlanmaya başlayınca, o malûm erkek
süper-egosu devreye girmiş. Sonia’nın konserlerine, performansına
kayıtsız kalmaya başlamış. Her etkinlikten sonra “Her zamanki gibi
iyiydin, harikaydın canım”larla işi geçiştirmiş. Sonia haklı olarak
isyan ediyor: “İnsan her seferinde çok iyi olmaz ki.” Kocalarından bir
adım önde olan kadınlar bunu çok iyi bilirler; diyelim ki yazarsınız ve
kocanız yazdıklarınızın tek satırını bile okumuyor. Bu tavrın o bir adım
geride olmaktan kaynaklandığını bilseniz bile, yine de acıtır
yüreğinizi. Şevkiniz kırılır, boşalmış balon gibi oluverirsiniz.Ya da
birileri yazdıklarınızı övdüğü zaman, kocanız kalkıp “Siz onun
mutfaktaki ustalığını bir bilseniz,” diye pişirdiğiniz yemekleri övmeye
başlayarak, sizi erkek egemen toplumun biçtiği role çekmeye çalıştığında
hem şaşırır, hem öfkelenirsiniz. Sonia da bunları yaşamış. Hatta
öylesine derinden yaşamış ki, sesini bile yitirme tehlikesiyle karşı
karşıya kalmış. Oyunun Tahran doğumlu, Belçikalı yazarı Philippe
Blasband, Sonia’nın bu noktadaki kırılganlığına biraz steril yaklaşmış;
eh ne de olsa o da bir erkek sonuçta.
İşte yumağın bir başka ucu şimdi çıkıyor ortaya. Sonia, kocasını baştan
çıkarması için gerçek bir kadın seçmiyor. Öpüşmeyi bile mesleğin
gerektirdiği duygusuzlukla bağdaştıramayan bir profesyonelle anlaşıyor
ve ona ilkokuldaki sınıf arkadaşı Nathalie Ribout’nun adını veriyor.
Daha on yaşındayken ölen Nathalie, Sonia’nın hayatındaki ilk ölü. Tabii
ki sonradan pek çok ölü görmüş, pek çok ölüme tanık olmuş. Ama bu kez,
kurduğu oyunun sonunda ortadan kalkacak olan Nathalie, Sonia’nın kendi
eliyle yok ettiği ilk (simgesel) ölüsü olacak. Onunla birlikte kocanın
fantezileri de, yeni yaşamı için beslediği hayaller de ölecek. Bütün bu
gelişmelerin ardından, beklenmedik bir finalle noktalanıyor oyun.
Dinleyen ve dinleten oyuncular
Oyunun yönetmeni Işıl Kasapoğlu, yaptığı işe güvenmenin
alçakgönüllülüğüyle oyuncularını şöyle tanıtıyor: “Böyle dinleyen iki
oyuncuyu hiç görmemiştim. Dinleyen, dinleyen... Zuhal ile Tilbe
dinliyorlar, Nathalie’yi, Sonia’yı ve dinlediklerini bizlerle
paylaşıyorlar, gözleriyle, bakışlarıyla, karınlarıyla. İki gerçeküstü
oyuncunun serüveni.”
“Nathalie”, beyaz perdeye aktarılmış; ancak, oyun olarak yazılmış ve
oyun olarak da dünya prömiyerini AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu’nun bu
yorumuyla yapıyor. Philippe Blasband, iki kadın oyuncu için, belki az
önce de dediğim gibi bir erkek olarak “Gösterin bakalım hünerinizi,”
diyen bir oyun yazmış. Yazarın ve oyunun bu meydan okuması, Tilbe Saran
ve Zuhal Olcay’ın olağanüstü oyunculuklarıyla karşılığını buluyor. Zuhal
Olcay, Nadine’in geçmişinden alıntılanmış bir yaşam öyküsü ve
duyarlılıkla ördüğü Nathalie ile pişkin fahişe Nancy’yi çok akıcı
geçişlerle bütünleştiriyor. Müşterilerine olduğu kadar, toplumca kabul
gören yaşantılara olan mesafesini de son ana kadar özenle işliyor. O
yaşantılardan birine sahip olma olasılığının, belki de umudunun, Nadine
adına Nancy’nin yüreğini tutuşturuşunu büründüğü kimliğin/kimliklerin
kıvrımları arasından ustaca sezdiriyor. Tilbe Saran, gündelik yaşamında
da divayı oynayan Sonia’da gerçekten olağanüstü. Onun kendi kendine
yenilişini yalnızca topuzunu dağıtmakla ve gerçek sesine dönmekle
yetinerek canlandırması müthiş görkemli. Onlar birbirlerini dinleyerek
oyunu geliştirirken, izleyenleri de bu büyüleyici dinleme sürecine
katıyorlar. Seyirci olarak ne olduğuna değil, nasıl olduğuna kulak
veriyorsunuz.
Joel Simon’un müziği, kimi yerde akıcılığıyla, kimi yerde kısa
darbeleriyle oyuncuların duygu yükünü vurguluyor. Simon’un aynı anda hem
varolup hem kendini öne çıkarmayan müziği, oyunun vazgeçilemez
karakterlerinden biri oluyor.
Hakan Dündar’ın çevre tasarımı çok başarılı. Özellikle de kendilerine
biçtikleri ya da onlar için biçilmiş kimlikleri oynayan Sonia’nın ve
Nancy/Nathalie’nin birer oyun olan yaşamlarının altını çizen kırmızı
kadifeden spektaküler perde çok iyi bir buluş.
Canan Göknil, yaratıcılığını ve ince zevkini giysi tasarımında
somutlaştırmış. İki karakterin zıtlığı, hiç mi hiç rüküşlüğe kaçmadan
ancak böyle bir incelikle aktarılabilirdi.
Yazar olarak Philippe Blasband’ın en büyük şansı, başka bir topluluğun
elinde yavanlaşabilecek olan oyununun bu dört dörtlük ekiple başarıya
taşınması olmuş.
|
| AYMAZOĞLU
İLE KUNDAKÇILAR
Kararsız Kibritler %17.5
Birkaç yıl içinde “Ah biz eşekler” diye dövünmek istemiyorsanız
Dostlar Tiyatrosu’ndan alınacak çok ders var.
AYMAZOĞLU İLE KUNDAKÇILAR- Yazan: Max Frisch, Uyarlayan ve yöneten:
Genco Erkal, Müzik: Tolga Çebi, Dramaturji: Zehra İpşiroğlu, Oynayanlar:
Genco Erkal/ Meral Çetinkaya/ Erdem Akakçe/ Metin Coşkun/ Tilbe Salim/
Beyti Engin
Genco Erkal, hiçbir zaman aymazlığa düşmemiş bir aydın bilinci ve
sorumluluğuyla önemli bir projeye imzasını atarak hayata geçirdi:
“Aymazoğlu ve Kundakçılar”. Dostlar Tiyatrosu’nda sahnelenen oyun,
İsviçreli ünlü oyun yazarı Max Frisch’in “Biedermann ve Kundakçılar”
adlı yapıtından günümüze ve ülkemize uyarlanmış. 1930’lar Almanya’sında
nazizmin tırmanışı ve iktidara gelişinde sıradan vatandaşların
aymazlığından doğan sorumluluklarını irdeleyen oyun, yalnızca kendi
içinde uyarıcı bir örnek değil; aynı zamanda benzer koşullardaki tüm
ülkelere uyarlanabilecek evrensellikte bir yapıttır. Bu evrensel
nitelikten hareket eden Genco Erkal ve Zehra İpşiroğlu da, Biedermann’ı
Aymazoğlu’na dönüştürmek için yaklaşık 10 yıl süren başarılı bir ortak
çalışma yapmışlar.
Etliye sütlüye karışmayan Aymazoğlu ailesinin yaşadığı şehirde bir takım
kundakçılar türer ve kentin çeşitli yerlerinde yangınlar başlar.
Yangınlardan ürken, kundakçılara bulaşmaktan çekinen Aymazoğlu,
kundakçıların tanımını yapamadığı ve neyin kundaklandığını kavrayamadığı
için, vicdanını rahatlatmak adına onlara kucak açar. Sonunu tahmin
edersiniz. Erkal bu sonu daha da vurgulamak için oyuna üçlü bir
itfaiyeci grubu eklemiş. İtfaiyeciler bir yandan dansları ve
şarkılarıyla yabancılaştırma öğesi olarak uyarılarda bulunurken, öte
yandan yangını söndürmekle görevli makamlarda bizzat kundakçıların yer
alışının altını çiziyorlar.
Özü ve iletiyi ön plana çıkaran oyunda, Genco Erkal Aymazoğlu’nu
görünürdeki tüm saygınlığı, ama onun arkasındaki küçük hesapları,
ödleklikleri, yaltaklanma ve yaranma dürtüleri, kesebildiği elleri kesen
kesemediklerini öpüp başına götüren kişiliğiyle canlandırıyor. Meral
Çetinkaya, kafasını düşüncelerle yormak istemeyen, kocasının karısı
olmakla yetinen hanımefendide yerini hakkıyla dolduruyor. Son yılların
tiyatromuza kazancı Erdem Akakçe, kundakçı Tosun’un perde
arkasındakilere maşalık edişini sevimli bir hınzırlıkla aktarıyor. Metin
Coşkun kıvrak bir garson Demir olarak, bizdeki Krystalnacht’lara ve
Reichstag yangılarına başarıyla gönderme yapıyor.Öğretim görevlisinde
Beyti Engin, hizmetçi kızda Tilbe Salim ekibin düzenini bozmadan
rollerini canlandırıyorlar.
Hadi anımsayalım
1989 ilkbaharına bir göz atalım diyorum. Hani yerel yönetim seçimlerinin
yapıldığı güne. Kıştan çıkıp güneşe kavuşmaya başladığımız bir gündü.
Bütün kamuoyu anketleri İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dalan’ın
yaklaşık %90’lar dolayında oyla yeniden seçileceğini gösteriyordu. Necip
halkımızın bir kısmı, “Nasıl olsa o seçilecek, biz başkasına oy verelim
de fazla şımarmasın,” diyerek, bir kısmı da o güzelim güneşli günde
pikniğe gitmeyi sandığa gitmeye yeğleyerek İstanbul’u bir Sözen kazasına
uğrattılar. Aymazlar yine aymadılar, ama hayal kırıklığına uğradılar. O
dönemdeki hayal kırıklığı ise, bir sonraki seçimlerde Belediye Başkanını
Başbakanlık koltuğuna taşıyacak maddî ve manevî örgütlenmenin zeminini
hazırladı.
Yeniden Aymazoğlu’na dönecek olursak, oyundaki kundakçılar sözüm ona
sığındıkları evin tavanarasına variller dolusu patlayıcıyı, metrelerce
fitili ve gerekli tüm düzenekleri ustalıkla taşımayı beceriyorlar.
Beceremedikleri tek şey, bir kutu kibrit bulmak. O kibriti birileri
onlara vermeli ki, onlar amaçladıkları yangını çıkarabilsinler; o
yangını çıkaracak güce, iktidara erişsinler. Aymazoğulları, oy sandığına
attıkları zarflar içinde veriyorlar kibriti.
Şimdilerde yapılan kamuoyu anketlerinde kararsız kibritlerin oranı %17.5
gibi görünüyor. Ey kararsız kibritler, havalar güzel giderse piknik
planları yapmayın; piknik alanları her an yangın yerine dönüşebilir.
Aymazoğlu ve Kundakçılar, kasıklarınızı tutarak gülmekten kırılacağınız
şenlik şölen bir oyun değil. Ancak ağlanacak halimize gülebilirsiniz.
Ama aynı oyunun özü değil de biçimi öne çıkaran, çok perendeli, bol
taklalı, tefli dümbelekli, seyri keyifli bir versiyonu da Semaver
Kumpanya’da “Süleyman ve öbürsüler” adıyla oynanıyor. Biz görselin
içindeki özü yakalarız diyorsanız, onu da izleyebilirsiniz.
|
| Jeanne
d’Arc’ın Öteki Ölümü
İşte budur...
Celladın tecavüze yeltenme sahnesi, aslında insanın beynini
hedefleyen bir tasallut örneğidir…
Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü - Yazan: Stefan Tsanev, Çeviren: Hüseyin
Mevsim, Yöneten: Kemal Aydoğan, Müzik: Alper Maral, Sahne ve giysi
tasarımı: Bengi Günay/Gamze Kuş, Işık: İrfan Varlı, Oynayanlar: Haluk
Bilginer/ Güven Kıraç/ Tülay Günal
Oyun Atölyesi, yine ödünsüz bir onurlu çalışmayla sezonu açtı. Sahnenin
bir köşesinde duran zırhtan oyun broşürüne kadar bütün ayrıntıları
kapsayan incelikli ironi, mizah yoluyla düşünmenin ve düşündürtmenin
özenli bir örneği. “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü”, Bulgar yazar Stefan
Tsanev’in kaleminden çıkmış; Hüseyin Mevsim’in çapaksız Türkçesiyle
dilimize çevrilmiş; Oyun Atölyesi ekibinin dramaturjisiyle de, bizden
renklerin de araya dozunda serpiştirildiği bir yapım olmuş. Oyun
Atölyesi, kurulurken açıkladığı “daha önce ülkemizde sahnelenmemiş
oyunları ve yazarları tanıtma” ilkesini ve işlevini bu oyunla bir kez
daha gerçekleştiriyor.
Oyun, bildik söylenceye bir başka pencereden bakarak, bireyin “ya
yapsaydım” ile “keşke yapsaydım” ikilemi, vatanseverlik, milliyetçilik,
din gibi dış değerler ile onur gibi bir iç değer ikilemi karşısında
bırakılışından yola çıkıyor. Kralın tahtını pekiştirdiği süreçte
kahraman, hatta kutsal ilan edilen, tanrıyla ve bakire Meryem’le
konuştuğu kabullenilen Jeanne d’Arc, egemen güçlerin işine yarama
işlevini bitirip, üstelik halk kahramanı olarak benimsendiğinden, kral
için bir tehlike oluşturmaya başlayınca defterinin dürülmesine karar
verilir. Kilise, gücüne güç katmak için bu defter dürme işini üstlenerek
Jeanne’ı kafir ilan eder. Bu arada kızcağız İngilizlerle yapılan bir
çarpışmada ölmüş müdür, ölmemiş midir; buna kimse aldırmaz. Önemli olan
Jeanne d’Arc adındaki miti yok etmektir; sokaktan toplanmış biri de bu
işi görebilir. Yeter ki, engizisyonun, kilisenin, kralın iktidarı
yürüsün.
Biz Jeanne d’Arc’la ya da sade Jeanne’la, yakılmasından bir gün önce
hücresinde tanışıyoruz. Jeanne kendisinden istenilen tövbe ezberini
yapmaya çalışıyor, ‘Tanrıyla filan konuşmak ne haddime! Ben ettim, siz
etmeyin!’ diye. Sahnenin zeminini çepeçevre dolanarak, Jeanne’ın
kuşatılmışlığını yalın bir çarpıcılıkla aktaran dekor kuşağı, aynı
zamanda onu toplumdan, giderek hayattan koparacak olan celladın da kendi
iktidar alanı. Din adına can almaya hazırlanan, ama özel yaşamında dinin
emirlerine uymak bir yana, onlardan haberdar olduğu bile su götüren
cellat, can alıcılığını ‘ekmek parası’ ve ‘emir kulluğu’ bahanelerinin
ardına gizleme telaşında. Derken bizzat tanrı arz-ı endam ediyor, en
dökük, en kafayı yemiş, en çözümsüz haliyle. Yazar burada, ‘şeytan
tanrıyı yendi, sizin tanrı sandığınız aslında şeytanın ta kendisi’ diyen
gnostiklere de dolaylı gönderme yapıyor.
Kemal Aydoğan’ın, genç bir yönetmen olarak, sahneye koyduğu her oyunda
bir öncekini aşan yorumuyla karşılaşmak sevindirici bir gerçek. Jeanne
d’Arc’ın Öteki Ölümü de bu başarılı çizginin yeni kanıtı. Yönetmen’in
zarif buluşlara ağır anlamlar yükleyişine örnek olarak Jeanne’ın köşeye
kıstırıldığını hissettiği, çözümsüz kaldığı anlarda köşede duran zırha
şamar indirmesini gösterebiliriz. Kızın öfkesi, kendisini Jeanne d’Arc
yapan o kisveye, yok edilmek istenen kisveyi simgeleyen zırha yöneliyor.
Bengi Günay ve Gamze Kuş’un sahne tasarımı, büyük teknik olanakları
bulunmayan Oyun Atölyesi sahnesinde, yaratıcılığın nasıl tutarlı ve
anlamlı çözümler üretebileceğini gösteriyor. İrfan Varlı’nın ışık
tasarımı ve Alper Maral’ın müziği, oyunun ve oyuncuların başarısına
önemli katkısı olan çalışmalar.
Güven Kıraç, sevimli fiziğiyle, celladın dünyevîliğini en inandırıcı
biçimde yansıtıyor. Bu dünyevîliğin, kendisi için olmazsa olmaz tek
iktidar simgesi ‘kuş’unu yitirmesiyle nasıl da ayak öpen bir rezilliğe
teslim oluşu, iktidar ve güç çatışmalarını çok iyi vurguluyor. Aynı
çarpıcılıktaki simgesel bir sahne de, Güven Kıraç’ın başarıyla
yorumladığı tecavüz sahnesi. Celladın tecavüze yeltenme sahnesi, aslında
insanın beynini hedefleyen bir tasallut örneği olarak, oyunda işlenen
temanın belkemiğini oluşturan anlardan birisi.
Tülay Günal, gerek yeteneği, gerek çok farklı rolleri üstlenebilecek
sahne fiziğiyle İstanbul seyircisi için bir kazanç. Oyun başlamadan
başlayan ve yarım saati aşkın bir süre sahnede tek başına süren
oyunculuğu, çizgisini bir an saptırmadan ve izleyicinin dikkatini bir an
kopartmadan yürütmek, her babayiğidin harcı değil.
Haluk Bilginer, döndürülen dolapların farkında olan, başta kendisi olmak
üzere dünyayla dalga geçen tanrı rolünde, ‘‘Tanrı varsa ve eğer
böyleyse, onu tanımak hoş olabilirdi,’’ dedirten bir tanrısallıkla
oynuyor. Jeanne’ın, ‘‘Bu kadar gücün varsa, neden oğlun İsa’yı
kurtarmadın?’’ sorgulamasına verdiği cevapla, oyunun yazılma nedenini de
vurguluyor: ‘‘Oğlum İsa’yı kurtarsaydım Mesih olmazdı. Sen de yaşarsan
öleceksin; ölürsen yaşayacaksın.’’
Güldürürken düşündüren, anlatırken sorgulayan ve dünyaya kavanozun
dibinden bakan bu kara mizah, ancak böyle bir ekibin buluşmasıyla
böylesine kusursuz olabilirdi.
|
Savaş ve Kadın
Bosna Savaşı bitti, amma...
Kardeşliğin sofrası bir gün yeniden kurulur mu Bosna’da..?
Savaş ve Kadın- Yazan: Matéi Visniec, Yöneten : Orhan Alkaya, Çeviren :
Zeynep Avcı, Sahne-Giysi tasarımı : Taciser Sevinç, Müzik : Hüseyin
Tuncel, Oynayanlar : Aslı İçözü/ Gülen Karaman/ Muzaffer Berişa
“Kim başlattı, kim kötüydü?/ Nasıl oldu da, benim yurdum vahşeti gördü?”
diye başlıyor “Savaş ve Kadın”ın prolog şarkısı ve bir süreci dile
getirdikten sonra şu dizelerle bitiyor: “Kardeşliğin sofrasını kurarız
bir gün/ Yeniden bir gün.”
Belki de soru işaretini asıl son cümlenin sonuna koymak gerekir.
Yüzyıllarca aynı dili konuşmuş olan insanların, farklı bayraklar altına
itildikten sonra kardeşlik sofrasında buluşmaları bir olasılık mı, yoksa
hayal mi?
Şehir Tiyatroları’nın yeni yapımı “Savaş ve Kadın“, Çavuşesku döneminde
oyunlarının gösterimi ülkesi Romanya’da yasaklanınca 1987’de siyasi
mülteci olarak Fransa’ya yerleşen Matéi Visniec’in imzasını taşıyor.
Özgün adı “Bosna savaşında muharebe alanı olarak kadın cinselliği” olan
oyun, Bosnalı Dorra ile Amerikalı Kate’in raslantısal/yazgısal
buluşmasını aktarıyor. Dorra, savaşta tecavüze uğramış, bu travmanın
yıkıntısına bir de o tecavüzden karnına düşen bebeğin kıpır kıpır acısı
eklenmiş. Kate ise Harvard mezunu bir psikolog. Srebrenica ve
Prijedor’daki toplu mezarların açılışında çalışan ekipler, o mezarlara
düşürülmüş cansızların görüntüsü karşısında moral çöküntüsüne
girerlerse, Kate onların psikolojik yardımına koşmak üzere orada
bulunuyor.
Bu iki kadının karşılaşması, yukardaki soruların irdelenmesine zemin
hazırlıyor. Zeynep Avcı’nın duru çevirisiyle dilimize aktarılan oyunun
yönetmeni Orhan Alkaya, belli ki titiz bir dramaturji çalışması yapmış.
Oyunu süregiden sahneler yerine belirli “an”larla sunmayı yeğlemiş; çok
da iyi etmiş. O travma, yaşayan için de, dinleyen için de, izleyen için
de ancak “an”ların kopukluğunda derinlik ve bütünlük kazanıyor.
Taciser Sevinç’in beyaz perde/panolardan oluşan sahne tasarımı da, bir
yandan bu kopuk an’ların oynanışını kolaylaştırırken, öte yandan da
oyuna ve karakterlerin içinde bulundukları ortama steril ya da yabancı
parmaklarla sterilize edilmiş bir görünüm veriyor. Amma...
Evet, işin bir de “amma”sı var. Oyunun bir yerinde, Dorra Balkan
erkeklerinin hangi coğrafi sınırlar içinden gelirlerse gelsinler
zihniyetlerinin değişmediğini Kate’e anlatıyor. Dorra, bu erkeklerin,
öteki Balkan halklarından söz açılınca onlara düşmanlık beslemediklerini
söyleyip erdemlerini sayıp döktükten sonra, sözü “amma...” ile
bağlayarak verip veriştirmeye başlamalarını taklitlerle aktarıyor.
Oyunun “amma”sı da yarınlarla ilgili. Dorra, içini oyan bebekten
kurtulmak istiyor. Toplu mezarlarda boşuna bir umutla bir tek canlı
aramış olan Kate ise, bu koca Bosna mezarlığında dünyaya gelmediği için
canlı kalabilmiş bebeğin yaşaması, onun yarınlara bir umut kıvılcımı
olması için çaba gösteriyor. Amma bu gerçekleşir mi, gerçekleşmez mi
sorusunun yanıtı ilerdeki yıllarda gizli.
Muzaffer Beruşa’nın sahnede akordeon eşliğiyle seslendirdiği Balkan
ezgileri, oyunun konumlandırılmasında tutarlı bir hava yaratırken, gerek
iki oyun kişisinin, gerekse tüm bölge insanlarının duygusal boyutunu da
aktarıyor.
Oyun kişilerini canlandıran oyunculara gelince, Dorra’da Aslı İçözü ve
Kate’de Gülen Karaman, bu çetin ceviz oyunun başarısında büyük rol
oynuyorlar. Daha önce de dediğim gibi, süregiden bir grafik izlemeyen,
kopuk an’lardan oluşan bir öyküyü, duygu ve aktarım sürekliliği içinde
canlandırabilmek üstesinden kolay gelinemeyecek bir iş. İçözü ve
Karaman, gerek tek tek her anı en doğal biçimde, en derin duygu yüküyle
canlandırıyorlar; gerekse oyunun bütününde savaş alanı olarak kadın
cinselliğini irdelerken, savaş alanına çevrilmiş bir ülkenin de nasıl
ırzına geçildiğini aktarıyorlar.
(İstanbul Şehir Tiyatroları)
|
|
Kumarbazın seçimi
Oyunun Kuralı
Kumar bir umut kapısıdır, ama kapıyı açacak kuralı kim belirler…
Kumarbazın seçimi – Yazan: Patrick Marber, Çeviren ve yöneten: Cengiz
Bozkurt, Dekor: Barış Dinçel, Oynayanlar: Cüneyt Türel/ Köksal Engür/
Okan Yalabık/ Engin Hepileri/ Bülent Şakrak/ Bartu Küçükçağlayan
Bir restoranın salonu, mutfağı ve mahzeni. Malzemelerin karmakarışık
yığıldığı mahzen, o malzemelerin karıştırılıp kaynatılarak pişirildiği
mutfak ve yemeklerin müşterilere en göz alıcı biçimde özenle sunulduğu
salon. En lüks, en gösterişli, en çok yıldızlı lokantaların bile
mutfağında müşterilere gösterilmekten kaçınılacak bir derbederlik,
pislik, karmaşa vardır. Tıpkı usta bir poker oyuncusunun, ‘poker-face’
dediğimiz ifadesiz yüzünden, içindeki fırtınaları, hesapları, dürtüleri
karşısındakilere belli etmeyişi gibi. İşte Kent Oyuncularında oynanmaya
başlayan ‘Kumarbazın Seçimi’ böyle bir ortamdaki böyle bir oyunu
gösteriyor.
1964 doğumlu İngiliz yazar Patrick Marber, sanırım oyununu bu simgesel
paralellik üzerine kurmuş olmalı. Yoksa bu üç kademeli mekâna gerek
olmazdı. Marber’ın 1995’te yazdığı ilk oyunu olan ‘Kumarbazın Seçimi’,
aynı yıl London Evening Standard’ın ‘En İyi Komedi’ ödülünü ve Yazarlar
Sendikası Ödülünü kazanmış. Daha sonra ‘After Miss Julie’, ‘Howard Katz’,
‘The Chain Play’ ve ‘Musicians’ adlı oyunları yazan Patrick Marber’ın
dünyada en çok tanınan yapıtı, sinemaya da uyarlanıp Altın Küre ödülü
alan ve geçen sezon ülkemizde de gösterime giren ‘Closer’ (Daha Yaklaş)
adlı oyunu.
‘Kumarbazın Seçimi’ (Dealer’s Choice – Kağıtları Dağıtanın Seçimi) bir
tür Amerikan pokerini eksen alıyor. Bu oyunda, kağıtların değeri ve
dolayısıyla kimin elinin büyük olacağı, oyunda da her el yinelendiği
gibi ‘kuralı kağıdı dağıtan belirler’ esasına göre kuruluyor. Oyundaki
kişiler, lokantanın sahibi poker meraklısı ve lokantanın mahzeninde her
Pazar oyun düzenleyen Stephen, Stephen’ın kumar oynayıp borç batağına
saplanmış olan oğlu Carl, kumarda kazanıp kendi restoranını açmayı hayal
eden garson Mugsy, para kazanıp uzun gezilere çıkmayı tasarlayan garson
Frankie, kızını gezmeye götürmek için Pazar akşamı poker partisine
katılmak istemeyen, ama sonra gezme parasını bile gözden çıkarabilen
ahçı Sweeney ve Carl’ın alacaklısı, profesyonel kumarbaz Ash. Ash’in de
alacaklıları ya da oyunda kaybedeceği başka kişiler var kuşkusuz, çünkü
kumarda kimse her zaman kazanmaz ve kimsenin parası kimseye geçmez.
Bu kişilerin her birinin kumar oynamak için kendilerini inandırdıkları
bir neden ve her birinin seçim yapmakta köşeye sıkıştıkları anlar var.
‘Kumarbazın Seçimi’ bu kişilerin mantık dışı umutlarını ve hüsranlarını
gergin bir poker partisi sürecinde anlatıyor. İşin hoş yanı, bu gerilim,
oyunun güldürü temelini oluşturuyor.
Yönetmen Cengiz Bozkurt, oyunu çok gerçekçi bir yaklaşımla okuyup
yorumlamış. Mutfakta ayıklanan gerçek patateslerden, pişirilen gerçek
makarnaya, Barış Dinçel’in bütün ayrıntılarıyla karşımıza getirdiği
gerçekçi dekora ve oyuncuların, kişiliklerine göre farklı duruşlarına
kadar her şey inandırıcılık çerçevesinde sunuluyor. Böylesine inandırıcı
olmayan dürtülerden yola çıkan kişilerin öyküsü de ancak bu kadar
inandırıcı biçimde aktarılırsa, işin siyah-beyazı Cengiz Bozkurt’un
gerçekleştirdiği ölçüde vurucu olabilir. Bozkurt’un, genç yönetmenler
kuşağının adını sık sık duyuracak yorumcularından biri olacağına
inanıyorum.
Oyunun Bartu Küçükçağlayan (Mugsy), Bülent Şakrak (Sweeney) ve Okan
Yalabık’dan (Carl) oluşan genç ekibi, yaş ve deneyim açısından aynı
kuşağın üst basamağındaki Engin Hepileri (Frankie) aracılığiyla Engür ve
Türel ustaları ile buluşuyorlar. Bartu Küçükçağlayan, oyunun diğer
kişileri arasında kumara yönelmesi en somut gerekçeye dayanan, yaşamında
dönüm noktası olacak bir projeyi düşleyen ve direnirse kazanacağına
inanan Mugsy’de yer yer biraz abartılı olmakla birlikte heyecanlı,
tutkulu, toy delikanlıyı başarılı bir güldürü karakteri olarak çiziyor.
Engin Hepileri, bulunduğu yerden ve kendinden kaçabilirse mutlu
olacağını düşünen, ama saf Mugsy kadar kadere bel bağlamayan garson
Frankie’de çok ölçülü bir oyun çizgisi yakalıyor. Umudunu, enerjisini ve
ıradesini tüketmiş Sweeney, Bülent Şakrak’ın her yeni oyunda yol alan
oyunculuğunun olumlu bir aşaması olarak karşımıza çıkıyor. Okan Yalabık,
kumar tutkusu yüzünden babasına karşı gelen, ama kumar borcu yüzünden de
babasına mecbur olmanın açmazındaki Carl’ı çok doğal oynuyor. Lokanta
sahibini canlandıran Köksal Engür, hem oyun kuran, hem oyunları
dengeleyen bir görmüş geçirmişliği, serinkanlılığı, ama aynı zamanda
sevecenliği ve duyarlılığı da yansıtan kişiliğini, her zamanki Engür
ustalığıyla yaratıyor. Sahnedeki ve masadaki oyunun ‘jokeri’ durumundaki
Cüneyt Türel, salonda da, mahzende de ‘poker-face’ özelliğini bir an
bile yitirmeden oyunun başarı grafiğinin yükselmesini sağlıyor.
Gerçek yaşamdan kaçmak için pokere sığınan bu altı kişilik grubun
öyküsünü, bu başarılı ekipten izlemek gerçek bir şans.
(Kent Oyuncuları – 212.246 35 89)
|