|
‘Keşanlı Ali Destanı’ 23 yıl sonra bir kez daha Ankara Devlet Tiyatrosu sahnelerinde
MAALESEF RUHU YOK! ADT’nin yeni ‘Keşanlı Ali Destanı’ yapımı Çayyolu Sahnesi’nde sunuluyor. Faik Ertener’in sahnelediği bu süper yapımda Ali’yi Tolga Tekin, Zilha’yı Neşe Baykent, Şerif Abla’yı Kader İlhan, İzmarit Nuri’yi Durukan Ordu canlandırıyor.
Ayşegül Yüksel
Haldun Taner’i son kez Ankara’da Devlet Tiyatroları’nın ilk ‘Keşanlı Ali Destanı’ yapımının galasında görmüştüm (Kasım 1984). Taner, ilk sahnelenişinden tam yirmi yıl sonra, farklı bir yapımda ilk kez izleyecekti oyununu. Şık, yakışıklı ve heyecanlı... Oyun çıkışında yazara, Yücel Erten’in rejisiyle sunulan, Keşanlı’yı Rüştü Asyalı’nın, Zilha’yı Nurseli İdiz’in oynadığı yapım hakkında ne düşündüğünü sorma fırsatı bulamamıştım...
Ankara Devlet Tiyatrosu’nun 2007 yapımı, benim -1964’teki ilk Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu ve 1984’teki ADT yapımlarından sonra- izlediğim üçüncü ‘Keşanlı Ali Destanı’...
‘Keşanlı Ali Destanı’, iki ayrı toplumsal sınıfın -‘büyük kent’ ve ‘gecekondu’ insanlarının- yaşantıları, duyarlılıkları, konuşma ve davranma biçimleri arasındaki ‘uyuşmazlık’tan doğan ‘komik’ görsellik ve işitsellik ile renklendirilerek, seyirlik geleneğimizin ‘eğlendirici biçim’inin ve epik tiyatronun öngördüğü ‘sorgulayıcı içerik’in aynı eksende buluşturulduğu bir oyundur. Eğlendiricilik ya da düşündürücülük bağlamında kantarın topunu fazla kaçıran yorumlarda oyunun ekseni de kayacaktır.
Oyunun en önemli biçimsel özelliği ‘oyun içinde oyun’ olgusuyla katmerlenmiş olmasıdır. Birbirine gevşekçe eklemlenmiş tabloların her birinde birçok iç içe geçmiş ‘oyun’un yer aldığı ‘açık biçim’de kotarılmış bir metindir söz konusu olan. Yazarın, ‘şakacı’ tavrına yer yer ‘hüzün’ kattığı bu ‘oyunsu’ metin baştan sona ‘kıvrak’ ve ‘hünerli’ bir oyunculuk gerektirir. Yalçın Tura’nın bestesiyle baştan sona örülmüş olan oyunun müzikal niteliği ise orkestranın ve solistlerin performansından koreografiye dek her cephesiyle yüksek düzeyde tutulmalı, şarkı sözleri tek tek anlaşılmalıdır.
İşini bilen vatandaş
‘Keşanlı Ali Destanı’ 45 yıl öncesinin ‘gecekondu’ gerçekleri üstüne kurulmuştur. Yasalarca korunmayan, toplumca sahip çıkılmayan bir insanlar topluluğunun –çaresizliğe çare bulma adına- bozuk düzenin açıklarından yararlanma çabasını yansıtır. Kurnazlık ve zorbalıkla edinilmiş haksız kazanç, tıpkı kent merkezinde görüldüğü gibi, onları da ‘kalkındırabilecek’tir. Bu yüzden onları ‘kollayacak’ bir ‘lider’e gereksinmeleri, vardır. Oyun Keşanlı Ali gibi sıradan bir ‘kondulu’dan nasıl bir ‘kahraman’ yaratıldığını anlatır.
Sahnede, ‘kent’te ve ‘varoşlar’da birbirine koşut olarak oluşan yozlaşma dile getirilir. Taner’in yıllarca önce yaptığı belirlemelerin yerindeliği, çok daha sonra, ‘Benim vatandaşım işini bilir’ türü tümcelerin söylendiği, yasalar yerine mafya yöntemlerinin öne çıktığı, (özellikle siyasi boyutta) kimin ‘kahraman’ kimin ‘suçlu’ olduğu konusunda kavram kargaşası oluşturulduğu, parsayı en kurnaz ve en zorba olanın kaptığı günlere gelindiğinde, daha iyi anlaşılmıştır...
Oyunun 1960’lı yıllarda ‘yeni’ ve ‘çarpıcı’ olan ‘biçim’i ise daha sonra yazılan ve sahnelenen bir dolu başka oyunda ve televizyon skeçlerinde -‘popüler’ olmakla ‘sıradan’ ya da ‘bayağı’ olmak arasındaki ayrım çoğunlukla gözetilmeksizin- sorumsuzca tüketildi. Söz gelimi, şarkılar nota bilmeyi gerektirmeden üretilebilecek sıradan nağmelere, şarkı sözleri kafiyeli yavanlıklara, danslar garip kıvırtmalara indirgendi. Jest, mimik, hareket ve konuşma biçimleri yayılıp uzatılarak‘karikatürün karikatürü’ne dönüştürüldükçe, ‘güldürücülük’ten beklenen ‘zeka düzeyi’ de düştükçe düştü...
‘Oyunsuluk’ yok olmuş
Yeni ADT yapımı, Çayyolu Sahnesi’nde Faik Ertener’in rejisi, Osman Şengezer’in dekoru, Funda Çebi’nin giysi, Zeynel Işık’ın ışık, ve İhsan Bengier’in dans düzeniyle, epeyce genç bir kadro tarafından sunuluyor. Yapım, ‘dönem oyunu’ anlayışı doğrultusunda, 1960’lu yılların gecekondu ortamının görselliğine dayandırılmış. Doğru bir yaklaşım, çünkü aradan geçen zaman içinde gecekondu insanlarının kimliği, görüntüsü ve yaşam biçimi çok değişti. Sahnelemede yazarın metnine saygılı –sudan güldürücülüklerden uzak- bir anlayışın benimsenmesi de doğru bir tutum yansıtıyor. ‘Özenli’ bir çalışma var karşımızda.
Gelgelelim, ‘maalesef ruhu yok’... Şarkılar yeterince başarıyla seslendirilmiyor. Tiplemeler ve tiplerin konuşma/atışma biçimleri yeterince kıvrak ve hünerli değil. En kötüsü, sahnede söylenen hiçbir şey anlaşılmıyor. Sanki ‘sözler’, onları söyleyenler tarafından, anlam verilemeden ezbere yineleniyormuş gibi... Bir akustik sorunu değil bu. ‘Göstermeci’ biçemde sunulmak için yazılmış bir metnin, ‘yanılsamacı’(dramatik) biçemde sunulmasından kaynaklanan bir ‘kan uyuşmazlığı’ var sanki... Bu durumda ne seyirlik geleneğimizin ‘eğlendirici’ ne de epik tiyatronun ‘sorgulayıcı’ özelliği belirginleşebiliyor. Sahnelemenin temel hareket noktası olması gereken ‘oyunsuluk’ yok olmuş; oyuncular oyunlarından keyif almayınca, seyircinin tepkisi de soğuyor. Kısaca söylemek gerekirse, 2007 ADT yapımı ‘Keşanlı’, vurguları doğru noktalarda olmayan, gerekli ‘uyum’ yakalanamadığı için de ‘ezgi’si aksayan bir çalışma... Bu nedenle beklenenin çok uzağında kalıyor...
(Cumhuriyet, 20 Mart 2007)
|