|
‘KEŞANLI ALİ DESTANI’NIN 45. YILINDA
Ayşegül Yüksel
‘Keşanlı Ali Destanı’nın 1964’teki ilk yapımını izlemiş biri olarak, oyunun nasıl coşkuyla karşılandığına birinci elden tanıklık edenlerdenim. Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nun bu üstün-yapımı, Genco Erkal’ın özenli rejisiyle, Zilha’da Gülriz Sururi’nin, Ali’de Engin Cezzar’ın, Şerif Abla’da Semiha Berksoy’un, İzmarit Nuri’de Genco Erkal’ın, öteki rollerde de 1960’lı yılların gündemdeki tiyatro sanatçılarının yorumlarıyla, Duygu Sağıroğlu’nun dekoru ve Nil Gerede’nin giysi tasarımlarıyla sunulmuştu.
Yazılması bundan tam 45 yıl önce, 1962 yılında tamamlanan oyunun sahneye çıkarılma aşamasındaki serüveni ilginçtir. Oyunun İstanbul Operası tarafından sahnelenmesi söz konusu olduğu ilk aşamada, Yalçın Tura’nın müziğinin Cemal Reşit Rey tarafından armonize edilmesi önerilmiş, yapımı Devlet Tiyatrosu’nun üstlendiği bir sonraki aşamada ise oyunun müziğinin bir başka besteciye yaptırılması öngörülmüştü. Haldun Taner, oyunun bir ‘epik müzikal’ olarak yazıldığını ve Tura’nın yazmış olduğu müziğin epik biçeme uygun olduğunu belirterek her iki öneriye de karşı çıkmıştı.
Kalabalık kadrosu, canlı orkestra eşliğinden aldığı enerji, içerdiği şarkı ve dans cümbüşü ile 1960’lı yılların tiyatro ortamına müthiş bir işitsel-görsel vuruculuk getiren oyunun başarısında hiç kuşkusuz her bakımdan birinci sınıf bir yapımla sunulmasının büyük payı vardı. Taner oyununu -Ergin Orbey’in deyimini ödünç alalım- ‘sahneden bakarak’, sahnede nasıl biçimleneceğini, ne tür hünerlere yaslanacağını, ne tür bir kıvraklık oluşturacağını hesaplayarak yazmıştı. Oyunun, üstüne kurulduğu duyarlı dengelerin titizlikle gözetildiği bir yaklaşımla sahnelenmesi gerekiyordu.
Oyunun biçimsel vuruculuğu, geleneksel seyirlik beğenimizle örtüştürülmüş niteliklerinden kaynaklanıyor: Güncel kılınmış toplumsal tipler, söz hünerleriyle bezenmiş söyleşimler ve seyirci tarafından duyulup anlaşılsın diye yazılmış –bu nedenle yazarın ‘çok sesli’ kılınmasına karşı çıktığı-şarkı sözleri, ‘kabasabalık’ karşısında olduğu denli ‘özentili kibarlık’ karşısında da beliren ‘alaycı’ tavır, ‘oyun içinde oyun’ olgusunun çok çeşitli katmanlarda kullanılması, ‘oyun dışına çıkma’ tekniğinin son derece gevşek bir olaylar örgüsüne yerleştirilip ‘açık biçim’ tiyatronun uç boyutlarına gidilmiş olması ile ulaşılan ‘oyunsuluk’... Oyun geleneksel tiyatromuzdan dönüştürülmüş bir özelliği de –Karagöz ve Ortaoyunu’nda olduğu gibi- sahnede yer alan tipler yoluyla, ‘toplumsal çevre’yi tüm renkleriyle yansıtan genel bir ‘manzara’ sunması... Güldürü geleneğimizin ‘eğlendirici’ olma özelliğinin çağdaş ‘göstermeci’ tiyatro biçemiyle buluşturulması...
‘Keşanlı Ali Destanı’, aynı –büyük- kentte yaşayan ayrı kesimlerden insan topluluklarının yaşantıları, duygu ve düşünceleri, konuşma ve davranma biçimleri arasındaki çelişkileri görsel-işitsel boyutlarıyla sahnede ilk kez yansıtan, ‘gecekondu’ olgusunu, toplumsal-ekonomik-politik boyutlarıyla sahnelerimizde ilk kez tartışan oyundur. Popüler tiyatro geleneğimizin ‘eğlendirici biçim’i ile epik tiyatronun öngördüğü ‘sorgulayıcı içerik’in buluşmasıyla yaratılan ‘ironi’, amaçlanan sahne olayının ‘olmazsa olmaz’ıdır. Eğlendiricilik ya da düşündürücülük bağlamında kantarın topunu fazla kaçıran yorumlarda ‘ironi’ yok olacağından, oyunun ekseni de kayacaktır.
Oyun, 1950’lerde tarım makinelerinin ithal edilmesiyle büyük toprak sahiplerini egemen kılan, bu rekabet karşısında topraklarını ve işlerini yitiren kırsal kesim insanlarının büyük kentlere ve Almanya’ya göç serüveninin ‘toplumsal sorun’a dönüştüğü yılların ürünüdür. Büyük kentlerin varoşlarında oluşan, yoksunluklarla biçimlenmiş yaşamın ‘umarsızlığı’ ile yoğrulmuştur. Yasalarca korunmayan, toplumca sahip çıkılmayan bir insanlar topluluğunun –çaresizliğe çare bulma adına- bozuk düzenin açıklarından yararlanma çabasını yansıtır. Kurnazlık ve zorbalıkla edinilmiş haksız kazanç, tıpkı ‘masallardaki kadar uzak’ kent merkezinde görüldüğü gibi, onları da ‘kalkındırabilecek’tir. Bunun için de onları ‘kollayacak’ bir ‘lider’e gereksinmeleri, vardır. Oyun Keşanlı Ali gibi sıradan bir ‘kondulu’dan bir ‘kahraman’ yaratılışının anlatımıdır.
Sahnede sunulan, iç içe örülmüş ironilerle, ‘kent’te ve ‘varoş’larda birbirine koşut olarak oluşan yozlaşmanın ironik görüntüsüdür. Taner’in 45 yıl önce tiyatronun abartılı aynasından yaptığı uyarının yerindeliği, çok daha sonraki yıllarda, ‘Benim vatandaşım işini bilir’, ‘Anayasa bir defa delinirse bir şey olmaz’ gibi söylemlerin geçerli sayılageldiği, yasaların yaptırım gücü yerine mafya yöntemlerinin öne çıktığı, (özellikle siyasi boyutta) kimin ‘kahraman’ kimin ‘suçlu’ olduğu konusunda içinden çıkılmaz bir kavram kargaşası oluşturulduğu, her kafadan her sesin çıktığı, parsayı ise en kurnaz ve en zorba olanın kaptığı günlere gelindiğinde daha çok anlaşılmıştır...
Oyunun 1960’lı yıllarda ‘yeni’ ve ‘çarpıcı’ olan ‘biçim’i ise sanatsal düzeyi yüksek ya da düşük bir dolu sahne ve televizyon çalışmasında, ‘popüler’ olmakla ‘sıradan’ ya da ‘bayağı’ olmak arasındaki ayrım çoğunlukla gözetilmeksizin, öyle çok ve sık yinelendi ki, sonunda tükenme noktasına geldi. Söz gelimi, şarkılar nota bilmeyi gerektirmeden üretilebilecek sıradan nağmelere, şarkı sözleri, sırf müzikli oyun yazmış olmak için sıralanmış kafiyeli yavanlıklara, danslar da gençlik ve spor bayramı gösterileriyle göbek dansı karışımı kıvırtmalara indirgendi. Jest, mimik, hareket ve konuşma biçimleri –doğaçlama merakı yüzünden- yayılıp uzatılarak‘karikatürün karikatürü’ne dönüştürüldükçe, ‘güldürücülük’ten beklenen ‘zeka düzeyi’ de düştükçe düştü ne yazık ki...
Bu nedenle, ‘Keşanlı Ali Destanı’nı ‘özel’ kılan niteliklerin korunması daha bir önem kazanmıştır bugün. Nedir bu nitelikler? Oyun kişilerine hem eleştirinin ‘uzak’ açısından bakan, hem de onları ‘sevecenlik’le kucaklayan yazar tavrı; oyunculuğu ve sahnelemeyi ‘sululuk’ noktasından uzakta tutan ‘şakacı’ yaklaşım; oyunu baştan sona sarmalayan ‘güleç yüzlü alaycılık’ ve sahne metnine serpiştirilmiş bir tutam ‘hüzün’...
Müzikli bir oyunu başarıya ulaştırmak yolunda gerekli koşulların sağlanması da gerekli hiç kuşkusuz. Sahne anlatımını bütünleyen müzikal ve devinimsel yetenekler, yetkin bir orkestra performansı, bilinen yinelemeyen bir koreografi anlayışı...
‘Keşanlı Ali Destanı’, seyirciyi ‘oyuna getirmeyi’ sanat edinmiş Taner ustanın ‘oyununa gelmek’ten keyif duyanlar/duyacaklar için bir kez daha sahneye çıkartılıyor... (Ankara Devlet Tiyatrosu Keşanlı Ali Destanı
Oyun Broşürü, Şubat 2007) |