METİN AND:

TİYATROMUZUN EVLİYA ÇELEBİ’Sİ

Ayşegül Yüksel

Metin And ismini ilk kez nerede duydum ya da okudum, şimdi anımsayamıyorum. Ama ilk Metin And kitabına sahip oluşumu belgelemişim. İstanbul’da Sander Kitabevi'nin geniş orta tezgâhına yerleştirilmiş yeni yayınlar arasında gördüğümde, nasıl da kapmıştım ‘Geleneksel Türk Tiyatrosu’nu. Mayıs 1969 diye tarih düşmüşüm başlık sayfasına. Metin And'ın 12. kitabının ilk baskısı. (Daha önceki kitapların bir bölümünü zaman içinde uzun uğraşlardan sonra özgün kopye ya da fotokopi olarak edinebilmişim. Bir bölümünü ise görmek bile nasip olmadı.) ‘Geleneksel Türk Tiyatrosu’ artık kapağı kopmuş, sayfaları yerinden oynamış, yüzlerce satırının altı çizilmiş, sayfa aralarına kâğıtlar sıkıştırılmış, onlarca kez ödünç verilip nasılsa geri alınabilmiş, yazarına 1970 Türk Dil Kurumu Bilim Ödülü'nü kazandırmış, birlikte yaşlandığımız neredeyse kırk yıllık bir dost...

And’ın daha sonra yazdığı kitapların çoğunu edinmeye çalışmışım. Yabancı dilde olanları, ‘Nasılsa yine bulurum’ düşüncesiyle yurtdışındaki toplantılarda dağıtmış, sonra da yerlerine yenilerini koyamayıp açıkta kalmışım. Prof. Dr. Mahmut Şakiroğlu’nun hazırladığı Metin And Kaynakçası'nın ilk basımında 8. sırada yer alan ‘A History of Theatre and Popular Entertainment in Turkey’ başlıklı kitabı -Bilgi Kitabevi'nin raflarını gide gele tarayıp- tam dört kez satın aldığımı anımsıyorum. Elimdeki son kopye, ancak bir dosya içinde korunabilir durumda.

Metin And’la tanışmam ise 1971 yılına rastlıyor. 12 Mart dönemindeyiz. İngilizce okutmanı olarak ODTÜ’den SBF’ye yeni transfer olmuşum. İşlemleri tamamlamak için fakülte dekanlığına gidip gelirken dekan değişmiş, Prof. Dr. Cahit Talas yerini genç Prof. Mümtaz Soysal’a bırakmış. Yanılmıyorsam, Dekanlık makamının girişindeki büyük odada Soysal Hoca tanıştırmıştı bizi. (And, o sıralarda SBF’ye bağlı bir programda ders veriyor olmalıydı.) ‘Şöyle bir selamlaştık’ mı demeliyim? Sınırlı bir tanışmaydı. Ne And’a ne de Soysal’a ‘oldukça iyi yetişmiş, hoşça bir kızcağız’ olma ötesinde herhangi bir şey anlatabilen varlığım iki ‘yıldız’ arasında donakalmıştı. Gerçekten de hem And’ın hem de Soysal’ın –her biri kendi alanında- hızla daha da yıldızlaşarak bugünlere ulaşacağı bir dönemin eşiğindeydik. Soysal’ın dekanlığı, sıkıyönetim tarafından alınıp götürüldüğü 18 Mayıs 1971 günü sona erecek, tam o sırada ana binadaki büyük sınıflardan birinde ders yapmakta olan bendenizin SBF’deki İngilizce okutmanlığı serüveni de Soysal Hoca’nın dekanlığı süresiyle sınırlı kalacak, sınıfa telaşla giren bir öğrencinin, ‘Hocam, Fakülte kapatılmış, Dekan’ı götürmüşler, askerler sınıfa gelip sizi durdurmadan önce dersi kesseniz iyi olacak’ demesiyle noktalanacaktı.

Aynı yıl içinde ODTÜ’ye döndüm. Kızımla oğlumun henüz bebeklik dönemlerini aşmadıkları yıllarda tiyatro eleştirmenliğine başladım. 1977 yılında da DTCF Tiyatro Bölümü’nde Prof. Dr.Sevda Şener’in doktora tez öğrencisi oldum. Metin And ile bir sonraki karşılaşmam Sevda Hoca’nın odasında oldu. (‘Gölge Oyunu’ başlıklı kitabı yeni yayımlanmıştı.’ Aynı Bölüm’ün öğretim üyesi olan Metin And (‘Gölge Oyunu’ başlıklı kitabı yeni yayımlanmıştı) ile o gün başlayan hoca-öğrenci ilişkimiz, daha sonra meslektaşlık keyfine de açılarak, bugüne ulaşan 30 yıllık bir dostluğa dönüştü. O günden bu yana, Metin Bey’in katkıları meslek yaşamıma hep yön verdi.

Türk tiyatro edebiyatı ürünlerini irdeleyen çalışmaların sınırlı olduğu bir dönemdi ‘70li yıllar. Melih Cevdet Anday’ın oyunları üstüne çalışacaktım. Nasıl bir kuramsal yaklaşım uygulamanın doğru olacağının tartışıldığı bir aşamada Metin Bey –o sıralarda ülkemizde yeni yeni tartışılmaya başlanan- ‘yapısalcılık’ konusunu ortaya attı. Sevda Hoca’yı da beni de inandırdı bu alanda çalışmanın yararına. Gerçekten de, yaptığım inceleme Melih Cevdet Anday’ın oyunları ve tiyatroda yapısalcılık üstüne yazılmış ilk kitap oldu; bu nedenle de ödüllere değer bulundu.

 1982 yılından başlayarak DTCF Tiyatro Bölümü’nde yarı-zamanlı ders vermeye başladım. Metin Bey bir gün tam dersten çıkarken yakaladı beni: ‘Çabuk ol, bugüne dek kaç tane eleştiri yazın yayımlanmışsa yarın hepsinin birer kopyasını istiyorum.’ O güne dek yayımlanan eleştiri yazılarım üstüne daha önce yorum yapmış değildi oysa. Büyük bir aceleyle ve heyecanla hazırladığım dosyadaki kimi malzemeyi Cumhuriyet’imizin 60. yılı için yazmakta olduğu ‘Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu’ kitabı için belge olarak kullandığını, bu yapıtta ayrıca ilk kez ‘Yapısalcılık’ kitabımdan söz etmesiyle, ilk kez bir çalışmama bilimsel düzeyde ‘atıf’ta bulunulduğunu daha sonra –yapıtı okuyunca- anlayacaktım. Metin Bey artık beni meslektaşları arasında sayıyordu demek ki. (Ancak, unutulmasın, tanışmadan önce bile, kitaplarını okuyarak başladığım öğrencilik dönemi bugün de –durmadan yeni kitaplar yazdığı için- sürüyor.) Bir sonraki aşamada ise Metin And’ın evine konuk olma keyfini yaşadım. (Demek ki artık dostları arasına da girmiştim.) İlk gidişimde oldukça derli toplu olan –ancak, içerdiği kitap ve plak koleksiyonlarıyla son derece heybetli bir görünüm sunan Kavaklıdere’deki evin büyük salonu, daha sonraki yıllarda, her ‘bilim adamı erkeğin’ düşlerini süsleyecek bir özgürlük içinde darmadağın edilecekti. Kitaplıklardan, kocaman yazı masasından taşan kağıt, kitap, dosya yığınları, video bantları, plaklar, fotoğraflar artık milimetrelere soluk aldırmayacak bir sıklıkla kaplamıştır her bir mobilya parçasını. Metin And aynı anda birkaç araştırmayı birden yapmaktadır. Yalnız Türkiye’deki araştırmacılara değil, yurtdışındakilere de parmak ısırtan ''üreticilik'' işte böyle bir ortamda gerçekleşiyor.

Öte yandan –Metin Bey’in artık girilemeyecek ve oturulamayacak kadar dağınık olduğundan yakındığı- bu salonda bizler (öğrencileri, dostları, yerli ve yabancı bilim adamları, sanatçılar) ''tadına doyum olmaz'' saatler geçirmişizdir. Yalnız üretmeyi değil, yaşamayı, dostluğu, en önemlisi de ''gülme'' yi, eğlenmeyi bilen ''çok özel'' bir insandır Metin And... Çok özel bir ‘şaka’ ve ‘takılma’ anlayışı vardır. Söz gelimi, akademik olmayan bir konuyu kendinize dert edip onun yanında dillendirirseniz, yandınız demektir. Bundan yirmibeş yıl önce, o zamanlar ilkokula giden oğlumun ‘müsamere kostümü’nün aksesuvarı olan ‘fes’i bulmak için Çıkrıkçılar’da nasıl süründüğümü anlatmak gafletinde bulunmuştum. O gün bugündür, ne zaman karşılaşsak, son derece ‘ciddi bir edayla’, ‘fes piyasasındaki son durumu’ sorduğu yetmiyormuş gibi, o sırada yanımızda bulunanları da ‘fes konusunda çok önemli bir uzman olduğum’ konusunda bilgilendirerek sürdürür takılmasını.

Metin And’ın görsel-işitsel belgelemelere yarayan tüm teknolojilere yakınlığı vardır. En pratik fotoğraf makineleri ile en pratikleşmiş video-çekerlerin takipçisiydi son yıllara dek... Zaman zaman hepimizi –hareketli ya da hareketsiz olarak- görüntülemiş, bunu yaparken de çok eğlenmiştir. Kendisini son on yıl içinde son derece eğlendiren bir başka ‘hobi’si de televizyonda ‘dizi’ seyretmektir. ‘Dizi yazma tekniklerini inceleme’ olarak nitelendirdiği bu merak bana ve aileme de kendisinden bulaşmıştır. Tüm zamanların en çok izlenen dizisi ‘Yalan Rüzgarı’na yıllarımızı verdikten sonra, artık tüm kanallardakilere göz atar olduk nicedir. Metin Bey ile bu konudaki ‘tespit’lerimiz ve vardığımız ‘sonuç’lar hakkında zaman zaman ‘şaka ile karışık’ tartışmalar yaparız...

Ulus gazetesinde çok uzun yıllar bale ve tiyatro eleştirmenliği yapmış olan And, yirmi yıldan uzun bir süredir tiyatroya pek gitmiyor. (Müge Gürman ve Ayşe Emel Mesçi’nin, belki birkaç başka sanatçının daha yönettiği bazı oyunlar arada bir ‘kural’ı bozabilir...) Tiyatroda ‘söz’ dinlemekten bıktığını, sık sık yinelemiştir. Bu nedenle de dünya tiyatrosunun, geleneksel olsun, çağdaş olsun, ‘görsel’ ve ‘işitsel’ düzeyde ‘devinim’ oluşturan ‘söz kullanımı’ sınırlı sahne olaylarına daha bir sıcaklıkla bakar gibidir. Unutmayalım, kendisi de ‘görsellik’ üstüne kurulmuş bir sanatın ‘şovmen’idir. Usta bir ‘gözbağcı’dir.

Metin And, gösteri sanatlarının her cephesine odaklanmış, bu alandaki bilgisini ‘çok-boyutlandırma’ adına yoğun emek ve para harcamaktan çekinmemiş bir akademisyen olması yanında, bir anlamda da bir ‘yaşam zengini’dir. Onlarca cilt kitabın yazarı, köşesine çekilip dünyadan elini ayağını çekerek kendini araştırmalarına vermiş bir ‘bilim adamı’nda görülebilecek ‘gri’ tonlardan alabildiğine uzak durmuş, ‘renkli’ kişiliğini koruyabilmiştir. Beyoğlu’ndaki eski ve görkemli tiyatro binalarını anlattığı ‘Sahneden’ adını taşıyan eski bir televizyon izlencesinde onu izleyenler, sanki yüzyılın başındaki Beyoğlu’nda gerçekten de yaşamış olduğu duygusuna kapılabilirler. Anadolu’daki oyun geleneğinden söz ederken, geçmişte kalmış bir dolu çocuk oyununu gerçekten oynayıp tadını çıkarmış gibidir. Anlatırken yaşadığı ve çevresine yaydığı heyecandan kimi zaman etkilenerek, acaba daha önceki bir yaşamında ‘şaman’, bir başkasında Osmanlı şenliklerine katılan bir cambaz, ya da şenlikleri resmeden bir minyatürcü müydü diye düşünmekten alamamışımdır kendimi.

Metin And, kimi kitaplarını zaman içinde beğenmez olur ve onların okunmasını ya da başvuru kaynağı olarak gösterilmesini istemez. Bu kitaplardaki eksikler tamamlanarak ya da yanlışlar düzeltilerek mutlaka doğru dile getirilmiş biçimleriyle başka bir çalışmada yer almıştır. Bir başka deyişle, herkesin yazdığı iki satıra dünyanın en büyük ''hikmeti'' imiş gibi kibirle sıkı sıkıya sarıldığı bir kültür ortamında, kitaplarının bir bölümünü yeniden elden geçirilmesi gerekli yazılar olarak görür Metin And. En doğruyu, en kusursuzu yakalama yolunda aynı işe yeniden sarılmaya her zaman hazırdır. Bu nedenle, bir dolu yapıtının daha sonraki basımlarında kitap piyasaya ilk kez çıkıyormuşçasına yoğun bir emek harcandığı görülür. Söz gelimi, 1999’da 2. baskısı yapılan ‘Osmanlı Tiyatrosu’ kitabında yepyeni, uzun bir önsöz, sayfalar kaplayan nefis fotoğraflar ve tiyatro el ilanları yer alıyor. Ayrıca, Ermeniler ve Ermeni sorununa ilişkin, Metin An’ın bu sorunu çözme yolunda yurtdışındaki bilimsel ilişkileri sırasında ortaya koyduğu, olumlu olarak sonuçlandırılmış çabaları belgeleyen 11 sayfa uzunluğunda bir ‘Ek’ de içeriyor kitabın yeni basımı. 2003’te yeniden yayımlanan ‘Oyun ve Büğü’ de ‘genişletilmiş baskı’ özelliği taşımakta. Dahası, And’ın son yıllarda çıkan tüm kitapları da, yalnız içerik açısından değil, görünüş olarak da ‘çok özenli’ çabaların ürünü:. ‘Ritüelden Drama’ ve ‘La Scena Italiana in Turchia – La Turchia sula Scena Italiana’ başlıklı kitaplara dokunmak bile hoş geliyor insana. Ya inanılmaz güzellikteki Osmanlı minyatürleri kitabı...

 

Metin And’ın elli dolayındaki kitabının çoğunda, önce sayfalar arasında yitip gidersiniz. Herhangi bir ayrıntının onlarca farklı yorumu –bilimsel sağlamlık adına- titizlikle sıralanırken, bitip tükenmeyendönemeçlere yazgılı bir yolda sonsuza dek gideceğiniz duygusuna kapılabilirsiniz. Oysa, bir yandan da, hedefe yanlış yollara sapmadan varacağınızı bilmenin güveni içindesinizdir. Aşmanız gereken her zorlu yokuş, her zorlayıcı dönemeç, sizi sonunda düzlüğe çıkaracaktır.

Metin And’la yaptığınız tiyatro yolculukları sizi dünyanın heryerine, ama yoğunlukla Anadolu’ya, Ortadoğu’ya, Asya’ya, Uzak Doğu’ya götürür. Metin And yalnız tiyatro bilgini değil, aynı zamanda tiyatro gezginidir. Yaman bir bilgi ve belge toplayıcısı, yaman bir gözlemcidir. Türk tiyatro biliminin Evliya Çelebi’si... Kitaplarıyla sizi önce geçmişe taşır, sonra yeniden bugüne ulaştırır.

Metin And’ın kitap ve makale boyutundaki –sayıları 1500’e yaklaşan- çalışmaları baş döndürücü bir çeşitlilik gösterir. Tiyatrodan baleye, mitolojiden köylü danslarına, Şamanlıktan Şikago kentindeki günlük yaşama, dünya gösterim sanatlarından devlet tiyatrolarımızın sorunlarına, İslamda öykücülükten İslam kültürüne, Türk minyatür sanatından Büyük İskender’e, gözbağcılıktan tarikatlara, Uzakdoğu sanatlarından Türk halkbilimine, 17. yüzyıl Türk çarşı ressamlarından Mozart'a, iskambil kâğıtları koleksiyonculuğundan 16. yüzyıldaki serpuşlar, sorguçlar ve yeniçeri nişanlarına dek uzanan bir dolu alanda özgün yapıtlara imza atmıştır. İşin ilginç yanı, ilgilendiği ve kaynaklarına ulaşabildiği konuların sonu gelmemekte, geleceğe de benzememektedir. Bu yüzden de yurtiçinde ve yurtdışında önemli kuruluşlardan aldığı ödüllerin ve nişanların sayısı gün geçtikçe artmaktadır.

Metin And, bu çalışmalarıyla yalnızca Anadolu topraklarında bugüne dek yetişmiş (tartışmasız) en büyük tiyatro bilgini değil, aynı zamanda bir antropolog, bir halkbilimci, bir tarihçi, bir estetikçi, bir sanat tarihçisi, bir belge koleksiyoncusudur.

Sonuç olarak da Türk kültürünün önde gelen elçilerinden biridir. Yurtdışında ulaşabildiği pek çok alanda... Prof. Talat Sait Halman'ın deyişiyle, ’değişik bilim ve sanatları kendinde birleştiren, çeşitli alanlarda üstün başarılar kazanan üstatlara’ verilen ‘Rönesans İnsanı’ niteliği taşır. Yine Halman'ın deyişiyle, ‘ülkemizde birkaç alanın doruğuna çıkanlar ve uluslararası bilim âleminde ün kazananlar arasında Metin And gibiler azdır’ (‘Prof. Dr. Metin And Bibliyografyası’, 1. basım, s. 5 )

Yine de Ankara'daki kitapçılara göz attığımda, Metin And'ın hiç olmazsa on kitabının yan yana dizildiği bir rafa rastlayamıyorum. 1960'lardan bu yana tiyatro ve sanatseverlere Türk tiyatrosunun kökenlerinin gizlerini açmış, birkaç kuşağa birden Türk tiyatrosunun varlığını, gelişimini ve yaşadığı tıkanıklıkları, bilimsel tutarlılıktan sapmadan, ama ‘aykırı’ görünen bakış açılarından da ödün vermeden sergilemiş, Türk tiyatrosunun dünya tiyatrosu (Doğu ve Batı) içindeki izlerini sürerek, hem yurtiçinde hem de yurtdışında sarsılmaz bir otorite konumuna yükselmiş bir bilim adamının yapıtlarının raflarda ancak ‘tek tük’ denebilecek bir düzende yer alması şaşırtıcı doğrusu...

Metin And’ın 1950'li ve 60'lı yılların Türk tiyatrosuna tanıklık eden eleştiri yazıları toplanıp yayımlanmalı, başta yurtdışında yayımlanan ‘Culture, Performance and Communication in Turkey’ (Tokyo: ILCAA, 1987), olmak üzere, baskısının yeniden yapılması zor olan yapıtları korunmaya alınmalı. Baskıda bir dolu yanlışın kurbanı olan ''Drama at the Crossroads: Turkish Performing Arts Link Past and Present, East and West'' başlıklı renkli fotoğraflarla bezenmiş yapıtı yanlışlardan arındırılarak yeniden Türkiye ve dünya kamuoyuna sunulmalı. Tükenen kitaplarının baskıları da yenilenmeli. Bir yaşama neredeyse on bilim adamının üretkenliğini sığdırmış bir insanın tek başına bunca malzemenin üstesinden gelmesi kolay değil. Bu noktada ‘Başka kim Metin And’ın yayınlarıyla baş edebilir?’ sorusunu sorabilirsiniz. Haklısınız. And'ın çalışmalarına katkıda bulunabilmek için kurumlaşmış çabalar gerekli. Bugüne dek Metin And'ın ürettikleri tüketildi. Onun adına üretici olma sırası şimdi genç bilimcilerde, üniversitelerde, yayıncılarda, kültür çalışmalarına parasal destek veren aydın kişilerde...

Artık araştırmacı Metin And’ın kendisi bir araştırma konusu...

 (Metin And’a Armağan (Hazırlayan M. Sabri Koz ) İstanbul: Metgraf Matbaası, Mart 2007)