Tiyatro Pera yeni oyunuyla yakın tarihimize bakıyor.

 

‘ŞEREFE HATIRALAR’

Nesrin Kazankaya’nın yazıp yönettiği ‘Şerefe Hatıralar’ın dünya prömiyeri 24 Kasım 2006’da yapıldı. Bir ‘duyarlıklar’ oyunu izliyorsunuz. Dramın belkemiğini, Nişantaşı’ndaki kibar İstanbullu yaşamının tüm incelikleriyle yetişmiş bir kız kardeşle erkek kardeşin öyküsü var.

 

Ayşegül Yüksel

 

Tiyatro Pera, İstanbul’un kazandığı nitelikli özel tiyatrolardan biri olarak altıncı tiyatro dönemine girdi. Nesrin Kazankaya’nın yazıp yönettiği ‘Şerefe Hatıralar’, topluluğun Türk toplumuna eğildiği ilk oyun. Dekor-Giysi tasarımını A. Şirin Dağtekin’in, Işık düzenini Yüksel Aymaz’ın yaptığı oyunun yorumcuları Nesrin Kazankaya, Mehmet Aslan, Muhammet Uzuner, Başak Meşe ve Aytunç Şabanlı.

 

Topluluk kuruluşundan bu yana ‘özenli’ işlere imza attı. Sanat yönetmeni Nesrin Kazankaya, tiyatroculuktaki en enerjik ve yaratıcı dönemini arı gibi çalışarak değerlendiriyor. Araştırıyor, inceliyor, yabancı dilden çeviriyor, oyun yazıyor, oyun yönetiyor ve sahneye çıkıyor... Yapımlar oluşturulurken, dekorda, giyside, ışık tasarımında, sahne gereçlerinin seçiminde ve kullanımında titizlik gösteriliyor. En hoşu da oyun broşürlerinin derinlikli içeriği, kullanılan fotoğrafların nitelik düzeyi, sayfa düzenindeki şıklık... Deneyimli dramaturg Şafak Eruyar’ın çalışkanlığının doğru yansımaları...

 

Özetlemek gerekirse, Tiyatro Pera üretim yaparken de, ürünlerini sunarken de tiyatroculuk uğraşına, sanatçı kişi emeğine ve seyirciye saygılı bir tutum izliyor. Yeterince incelemeden, gerektiğince titizlenmeden, tiyatrocu kişi duyarlığını sürekli olarak tazelemeden, yalnızca beceri ve birikime yaslanmakla işi bitireceğine inanan kimi sanat erbabına örnek olacak bir tutum kısacası...

 

Geriye hüzünle bakış

 

‘Şerefe Hatıralar’, Türkiye’nin iki kritik siyasi döneminden izdüşümler taşıyan bir ‘duyarlıklar’ oyunu: Demokrat Parti dönemi ‘demokrasisi’nin ve A.B.D. eliyle sunulan liberal ekonomi anlayışının toplumdaki ‘hoyrat’ oluşumlara el verdiği, 6-7 Eylül Olayları’na dek uzanan, 1955 yılı odaklı ilk dönem ve 12 Mart’ı 12 Eylül’e ulaştıran, ’68 kuşağından gençlerin yoğun acılara ‘hoyratça’ itildiği ikinci dönem... Anımsamazdan gelmeyi yeğleyebiliriz, ama her iki dönemin de birinci elden tanıkları henüz yaşamakta, doğrular ve yanlışlar henüz bilimsel açıklıkla ortaya dökülmüş değil, vicdan hesaplaşmaları henüz noktalanmamış...

 

Yazar Kazankaya ‘tehlikeli’ sularda dolaştığının bilincinde. Kendi deyişiyle, ‘Herşeyi anlatmaya kalkışmak yalnızca olanaksız değil, gereksiz de.’ Bu nedenle, Nişantaşı ‘kibarlığı’nı (‘monden’liğini) sindirmiş, ‘İstanbul soylusu genç bir kuşağın (Sanay, erkek kardeşi Suat, dostları) 1955 yılını kapsayan öyküsü ile yaklaşık yirmi yıl sonra bir önceki kuşağın yaşına gelmiş ve 12 Mart sonrası/12 Eylül öncesi dönemiyle ‘yüzleşmiş’/’yüzleşmek durumunda kalmamış’ genç insanların (Sanay’ın kızı Berin, Recep Usta’nın oğlu Kemal) öyküsünü buluşturmakla yetiniyor. Bu iki dönemin birbirinden farklı olan, ancak, her ikisinde de ‘yenilmişlik’ duygusunun ağır bastığı ‘hüznü’, ‘geriye dönüş’-‘ileri gidiş’ tekniğiyle sıralanmış kısa tablolarla iç içe canlandırılıyor.

 

Burjuva yaşamının incelikleri

 

Ancak, Kazankaya’nın dramatik malzemesinin ağırlığını 1955 yılının İstanbul’u ve Nişantaşı’ndaki burjuva yaşamı oluşturuyor. Dil kullanımı, konuşma ve davranış biçimleri, giysi ve çevre düzeni, Sanay (Nesrin Kazankaya) ile Suat’ın (Mehmet Aslan) sanat Karşısındaki duyarlıkları, esprileri, beğenilerindeki incelik, içki içişlerindeki zarif törensellik, ayrıntılı olarak ve başarıyla işleniyor sahnede. Sanay’ın kocası Celal’in (Muhammet Uzuner) Demokrat Parti siyasetinin bendesi olma aşamasında ise Sanay ve Suat’ın incinebilirliği su yüzüne çıkıyor. Sanay ve Suat da 6-7 Eylül Olayları sırasında –onca yıl birlikte yaşamışlıktan sonra- ‘öteki’ oluveren ‘gayrimüslim’ komşular gibi artık ‘azınlık’ sanki... ‘Aydın’ olma sorunsalıyla sarmalanıyorlar. Belki de İstanbul’daki burjuva yaşamının inceliklerine dalıp gitmişken, toplumda oluşan yeni dinamiklerin bilincine bütünüyle varamayışlarının bedelini ödüyorlar...

 

Buna karşılık, 12 Mart öncesinde yurt dışında üniversite eğitimine gönderilerek öğrenci olaylarına karışması engellenen, Sanay ile Celal’in kızı Berin (Başak Meşe) ile dönemin tüm hoyratlığı ile karşı karşıya kalmış Kemal’in (Aytunç Şabanlı) öyküleri -yalnızca kalın fırça darbeleriyle ve yalnızca söz düzeyinde oluşturulduğu için- beklenen derinliğe ulaşamamış. Böylece oyunun odak noktası kayıyor. Bu durumda, Sanay-Suat öyküsü de gerektiğinden çok uzatılmış etkisi bırakıyor. Nesrin Kazankaya, yazdığı metinlerden fedakarlık etmeyi sevmiyor... Ya da yazar-yönetmen olmanın getirdiği bir zorluk bu...

 

Metinde işlenen iki dönemin eşit derinlikte incelenmemesinden kaynaklanan anlatım sorununa karşın, akıllıca tasarlanmış bir sahne düzeni içinde rollerini doğru yorumlayan oyuncularla, başarılı dekor-ışık-giysi tasarımlarıyla şık bir yapım var karşınızda.

                                                                   (Cumhuriyet, 9 Ocak 2007)