|
Yücel Erten sıradan bir oyundan başarılı bir sahne olayı yaratıyor.
‘YAŞAMAK MI YOKSA ÖLMEK Mİ?’ ‘Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi’ daha önce iki ayrı Hollywood filminde kullanılmış bir metinden oluşturulmuş. Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı olarak sunulan oyuna sahnede farklı bir albeni kazandırılıyor. Ayşegül Yüksel
Geçenlerde Metin And’ın eleştirmenlikle ilgili şöyle bir belirlemesine rasladım: ‘İnsanın beğendiği bir yapımı cömertçe övebilmesi, iyi bir işin hazzını paylaşması, tadına doyulmaz bir zevktir’(Gösteri, sayı 27, 1983). Tam da o sırada, uzun zamandır ilk kez, baştan sona tiyatro keyfi duyarak izlediğim bir yapımı yazmayı düşünüyordum.
Melchior Lengyel’in 1942’de yazdığı –iki kez sinemalaştırılmış- metinden Jan Mendell’in oyunlaştırdığı ‘Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi’, A.D.T.’nin 2006-2007 döneminde sahneye çıkardığı oyunlar arasında yer alıyor. Epeyce bir süredir ‘serbest yönetmen’ olarak çalışan Yücel Erten’in eski kurumu için sahnelediği bu oyunu yeni –açılışından üç ay sonra- izleyebildim.
(Yeri gelmişken, bu kocaman ayraç içinde şunu belirtmeliyim: eleştiri yazıları oyunların seyirciye sürekli olarak sunulduğu Ekim ayı ile bir sonraki Haziran ayı arasında okunur en çok. Bu demektir ki bu köşede -iki haftada bir yazdığıma göre- ‘doğru zamanlamalı’ onaltı yazı için yerim var. Değerlendirmelerimi geciktirmemek için, kimi zaman birkaç oyunu –gerekçe de göstererek- aynı yazıda buluşturuyorum. Ancak, bu tür yazılarda yer alan oyunları ‘geçiştiriverdiğim’ izlenimine kapıldığı anlaşılıyor. İzleyemediğim, eleştirisini yazamadığım çalışmalara emek verenler ne demeli o zaman?)
Söz Yücel Erten’de
‘Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi’ oyununu Türkçeleştiren ve sahneleyen –dolayısıyla metnin sahnede soluk alıp verişine birinci elden katkıda bulunmuş olan- Yücel Erten, oyun broşürünü usta işi bir yazıyla donatmış. Sahnede yer alan her bir öğenin işlevini ve aynı zamanda nasıl bir estetik boyuta hizmet ettiğini, ‘parça-bütün’ ilişkisini gözden hiç kaçırmadan, ayrıntılı olarak açıklayan Erten’in bu metni, ‘sahne olayı’nı başarılı kılma yolunda ‘el yordamı’ ile çalışma alışkanlığındaki ya da ‘oyun yönetmeyi öğrenme’ aşamasındaki meslektaşlarına ‘ders’ olabilecek nitelikte. Dahası, sahnelemeyle ilgili olarak yaptığı belirlemeler eleştirmene de fazla söz bırakmıyor.
Yine de bize iş düşüyor. Metin And’ın, yukarıda belirttiğim yayında yer alan bir başka deyişiyle, ‘Olayın yazılı ifade veren tek tanığı eleştirmen’dir çünkü.
Boş bir alandan oluşan Akün Sahnesi -tıpkı İrfan Şahinbaş gibi- çoğunlukla, görsel-işitsel açıdan ‘fiyakalı’ buluşlar içeren yapımların uzamı oldu. ‘Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi’ oyunu için yaptığı çalışma, Erten’in ‘fiyakalı’ yapım kotarma açısından zorluk çekmediğini bir kez daha gösteriyor. Oysa oldukça yalın bir sahne anlatımı kullanılmış. Bu yalınlık içinde öyle ‘alımlı’ ve ‘çalımlı’ bir ‘duruş’ ve ‘akış’ kotarılmış ki, Erten’in yazısından çalıntı yapmak gerekirse, ‘büyü’ tutuvermiş.
Karanlıkta başlıyor oyun. Ön-yan düzlemde, spot altındaki piyanist (Bora Ateşyakan/İlter Vurucu), Çiğdem Erken’in oyun için özel olarak yaptığı beste/müzik düzenlemesinin ilk adımlarını atıyor. Oyunu sonuna dek taşıyacak, tartımı denetleyecek, seyircinin ‘izleme edimi’ni yönlendirecek başarılı müziğin piyano icrası yanında, yer yer koro ve solo seslenişler de girecek devreye... Geri düzlemdeki dev projeksiyon perdesinde ise Hitler’in Avrupa’yı savaşın eşiğine getirişini gösteren film parçalarından Polonya’ya geçiliyor. Erten, fonda yansıtılan Varşova görüntülerine zaman zaman ‘dekor’ işlevi de yüklüyor. Oyunun merkez enerjisi ise sahnenin ortasına yerleştirilen döner platformda oluşuyor. Bu platformda, minik eklemeler/çıkartmalar yoluyla/görsel efektlerle, birbirinden farklı uzamlar yaratılıyor. Sertel Çetiner’in ustalıklı sahne tasarımı, Seyhun Ayaş’ın ‘marifetli’ ışık tasarımı, Funda Çebi’nin ‘dönem’i incelikle yansıtan giysileriyle buluşunca, ‘boş alan’dan zengin bir tiyatro dünyası yaratılıyor.
Oyunculuk içinde oyunculuk
Oyun, içeriğiyle ve biçimiyle ‘tiyatroculuk’ olgusuna yaslandırılmış; bir grup tiyatro sanatçısının sahne üstünde, kuliste, tiyatro dışında yaşadıkları yanında, onları gestapo uygulamalarıyla karşı karşıya getiren ‘tehlike’yi savuşturma çabalarını, iç içe oluşmuş ‘oyun içinde oyun’lar ve ‘oyunculuk içinde oyunculuklar’ biçiminde dile getirirken, bir yandan da Hitler’e karşı ‘tiyatrocu hünerleri’yle savaşan komik kahramanlarını yüceltiyor.
Oyunculara büyük iş düşüyor. Müzikle, dekorla, ışıkla oluşturulmuş büyüyü oyun boyunca sürekli kılan tutturan onlar... Disiplinli ve canlı ekip oyunculuğu yanında, parlak bireysel yorumlar da var. ‘Oyun içinde oyun’ döngüsü içinde birkaç rolü birden –yumuşak bir oyunculukla- iç içe sergileyerek ‘yıldızlaşan’ Mithat Erdemli, olayların merkezindeki ‘güzel kadın’ı sevimli oyunculuğuyla capcanlı kılan Servet Pandur, tiplemeleri ‘ses’e ve ‘jest’e yansıyan minik özelliklerle çekici yapan Mehmet Akay, Zafer Güllü (mızrak tutan ‘ikili’), Mesut Baran (Kemik kıran Erhardt), Akın Erozan (Schulz) ve Nezih Işıtan, İlhan Kantarcı, Zerrin Epikmen, Aykut Ünal, İlham Yazar, Kayhan Sarıgöllü...
‘Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi’, ‘önemli tiyatro yapıtı’ sayılma iddiası olmayan, ama içerdiği ‘oyunsuluk’ nedeniyle –Yücel Erten gibi ustaların eline düştüğünde- sahne üstünde güzelleşen bir oyun. Kaçırmayın!
(Cumhuriyet, 6 Mart 2007)
|