|
Tiyatro Tiyatro dergisinin Kasım 2006 sayısında yayımlanmıştır.
ÇILGIN DÜNYA
Beki HALEVA
Yeni tiyatro sezonuna yeni bir sahnede oynanan yeni bir oyun seyrederek başlama fırsatım oldu bu yıl. Geçtiğimiz günlerde aynı anda iki yeni tiyatro salonunu, Üsküdar Kerem Yılmazer ile Kâğıthane Sadâbat Sahnelerini hizmete sokan İBBŞT iddialı bir açılış yaptı bu sezon. İstanbul’un kültür ve sanat yaşamı için çok sevindirici bir olay. Ben Sadâbat Sahnesine gittim. Epeydir uğramadığım Kâğthane’nin çehresini hayli değişmiş bulduğumu söyleyebilirim. Sadâbat sözcüğü haliyle hoş çağrışımlar yapıyor insanın kafasında, hele eski İstanbul’un âşığıysanız ve o zamanların gravürlerine bakarken iç geçiren biriyseniz, dantel gibi işlenmiş konakların güzelliğini, insanların zarafetini, hanımların görünmez şıklıklarını düşünmeden edemezsiniz. Yozlaşmanın kent yaşamının her alanını kapladığı günümüzde elbette öylesi bir beklentiyle gitmedim oraya. Beklentiniz az olunca da beğeniniz yüksek oluyor, dolayısıyla dışı kocaman tahta bir köşk, içi modern bu yapı, rahat koltuklu, büyük sahneli amfi şeklindeki tiyatro salonuyla hoş bir sürpriz oldu benim için. Biraz aceleye gelmiş bir hali ve birtakım eksikleri olsa da fuayeye yerleştirilmiş vitrinli masalarda sergilenen kıymetli eski kostümler, kaftan ve eski tiyatro broşürleri umut vericiydi.
Gelelim oyuna. Çılgın Dünya İspanyol “Altın Çağı”nın büyük yaratıcısı ve İspanyol oyun yazarlığının öncüsü, ünlü yazar Lope de Vega’nın bir yapıtı. Osmanlı’da eğlence ve debdebenin altın çağı Kâğıthane ve Sadâbat’la örtüştüğüne göre, “Altın Çağ”dan bir oyunla açılış yapmak bilinçli bir seçim olmalı, diye düşünüyorum. 1800 komedya ile 400 kadar dinsel oyun (auto) yazdığı söylenen bu çok üretken yazar neredeyse yirmi dört saatte bir oyun yazarmış. Bu denli hızlı yazmasına karşın başkalarının işlediği olayları ele almayıp çoğunlukla konularını kendi yaratmış. İlginç yaşantısı olan bir adam. Hızlı yazdığı kadar, karıları, sevgilileri, çocuklarıyla da hızlı bir yaşam sürmüş. Bu arada deniz savaşlarına katılmış, fanatik denecek kadar dinsel görevlerini de yerine getirmiş biri De Vega. Tragedya ile komedyayı birleştirip toplumsal konulara, alt tabaka insanlarının sorunlarına eğilen, karakter yaratmaktan çok canlılığa, harekete, heyecana ve şiirselliğe önem veren bir yazar. Aşk tanrısı Cupido’nun oklarına sık sık hedef olmuş bir kişinin aşk olgusunu yapıtına taşımaması elbette beklenemez. Çılgın Dünya da dolayısıyla aşk ve delilik izleklerinin çevresinde gelişen bir müzikal komedya ve adı gibi çılgın! Yazarın ilk dönem yapıtlarından olan ve bir karnaval atmosferi yaratan oyunun bir özelliği de Avrupa komedyasında akıl hastanesini ilk kez konu almış olması. Oyun Valencia’da bir akıl hastanesinin avlusunda geçiyor. Delilerin de, aşkından deliye dönmüşlerin de, deliliğe sığınanların da, aşk delilerinin de yolu hep bu avluda kesişiyor, delilik ile akıllılığın arasındaki o ince çizginin çevresinde. Babasının baskısından kurtulmak için çareyi uşağını kandırıp kaçmakta bulan zengin kızı Dona Erifila, çapkınlık peşindeyken kıskançlık yüzünden Prens Raynero’yu öldürüp kaçan ve zoraki deliyi oynayan soylu Don Floriano, hastane müdürü Pissano ve yeğeni Dona Fedra ya da hastanenin hizmetçisi Laida her biri aşk hastalığına tutulmuş, her biri çılgın, her biri aşkından “deli”ye dönmüş. “Valencia’nın Delileri” olarak çevirebileceğimiz Los Locos de Valencia’yı Çılgın Dünya olarak duru Türkçesiyle dilimize kazandıran Yeşilçam filmlerinin unutulmaz sesi Adalet Cimcoz. Bu müzikal komedyayı yönetense Devlet Tiyatrosundan İstanbul Şehir Tiyatrosuna geçen, oyuncu, eğitimci kimliklerini bir arada yürüten Burteçin Zoga. Yönetmen yukarıda sözünü ettiğim yazarın yaklaşımını, dönemin İspanyol tiyatrosunu belli ki özümsemiş. Ö denem İspanyol Tiyatrosunda Commedia dell’arte’nin etkileri sıkça görülür. Yönetmen bunu göz ardı etmeyip bir kere de olsa maske kullanarak, tiplemeleri olabildiğince gülünç bir hale sokarak, seyirciyi eğlendirmeye, sahnede harekete, canlılığa ağırlık vermiş ve bir cümbüş havası yaratmış. Ne var ki müzikler devreye girince tam bir “cümbüş” yaşanıyor! İspanya’da ortaçağdan kalma tipik bir avludasınız, orkestra müziğe başlıyor ve dönemin kostümleriyle donanmış oyuncular “Ah kalbim, ben senden ne çektim” diyerek Cici Kızlar’ın söyledikleri yetmişli yılların hit şarkısını söylemeye başlıyorlar. Daha şaşkınlığınızı üzerinizden atamadan ikinci parça geliyor, bu kez oyuncu, Yıldırım Gürses’in sevilen şarkısı “Yalan dünya, her şey bomboş” diye söylemeye başlamaz mı! İlk şoku atlattıktan sonra artık nostaljik bir müzik turuna çıkıyorsunuz. Belleğinize takılmaya başlayan tınılar takıntıya dönüşüyor bu kez! Tamam diyorsunuz “Hür doğdum hür yaşarım” Ajda’nın, “Sen arkadaşımın aşkısın” Juanito’nun ya da “Bak bir varmış bir yokmuş”u kim söylüyordu ya! diye hayıflanıyorsunuz. Selim Atakan’ın müzik düzenlemesinde neredeyse yirmi şarkılık bir seçki dönemsel-toplumsal bağlama uymasa da kabul etmek gerekir kişilerin ruh halleriyle tam bir uyum içinde! Artık oyunun sonuna geldiğinizde müziği bayağı kanıksamış oluyorsunuz, hatta şarkılar içerikleriyle repliklerden bile “sahne çalar” duruma geliyorlar! Oyuncular genelde tam bir uyum içinde ve belli ki eğlendirirken eğleniyorlar. İki sevimli deliyi oynayan Tarık Şerbetçioğlu (Tomas) ile Murat Bavlı (Bellardo), hizmetçi Laida’da Semah Tuğsel, Dona Fedra’da Binnur Şerbetçioğlu, hekim rolünde Naci Taşdoğan oyunlarıyla iyi bir performans sergileyen bu kalabalık kadroda daha ön plana çıkıyorlar. Barış Dinçel’in dekor tasarımı yine göz alıcı; kuyusuyla, atlı karıncasıyla, dönme dolabıyla, iri taşlarla döşenmiş ortaçağdan kalma bir avlu gerçekleştirmiş. Gerek ayrıntılara verdiği önemle, gerek kullandığı renkle tam bir atmosfer yaratmayı başarmış. Sabahattin Gündoğdu’nun ışık tasarımı da dekoru tamamlıyor. Nihat Kaplangı’nın kostüm tasarımı da övgüye değer. Bu başarılı çalışmada köylüsünden soylusuna 17.yüzyıl İspanyol kıyafetleri, ayrıntıları göz ardı edilmeksizin başarıyla tasarlanmış, giysiler kadar iç çamaşırlar da özenle hazırlanmış. Biraz uzun süren oyun son bulduğunda kocaman salondaki bir avuç izleyici büyük bir coşkuyla alkışlıyordu oyuncuları. Belli ki oyun çok beğenilmişti, bu beğenide müziğin katkısı çok gibiymiş gibi geldi bana, sonuçta eğlendirmekten başka bir amacı olmayan bir oyundu bu ve izleyici şarkılı, türkülü bir Lope de Vega oyunuyla eğlenmişti. İyi ki geldin tiyatro mevsimi.
|