|
Tiyatro Tiyatro dergisinin Mayıs 2007 sayısında yayımlanmıştır.
İLK GÖZ AĞRISI
Beki HALEVA
Bu yılki repertuarını farklı türden ve dönemden oyunlara ayıran IBŞT sezonun başında Batı tiyatrosunun eski dönem yazarlarından Vega’dan bir örnek sunmuştu; sezon sonuna doğru yaklaştığımız bu günlerdeyse bu kez Batı modelinde gelişen Türk tiyatrosunun en eski örneklerinden Feraizcizade M. Şakir’in bir oyunuyla seyircisinin karşında. Çağdaş Türk Tiyatrosunun gelişiminde Fransız Tiyatrosuna özgü melodram ve vodvil çevirilerinin, Ahmet Vefik Paşa’nın Molière’den yaptığı uyarlamaların katkısı yadsınamaz bir gerçektir. Bir komedya yazarı olan Feraizcizade Mehmet Şakir’in halk ağzı ve deyimleri kullanarak usta bir dille kaleme aldığı, döneminin toplumsal ve kültürel yapısını yansıtan yapıtında, gerek Bursa’da birlikte çalıştığı Ahmet Vefik Paşa’nın, gerek Fransız Tiyatrosu’nun olduğu kadar Dünya Tiyatrosu’nun da yapı taşlarından olan Molière’in etkisi çok açıktır. Yazarın Batı tiyatrosuna özgü tiplemeler ile geleneksel Türk tiyatrosunun kimi özelliklerini bir potada eritip her ikisinin öğelerini içine alan bir yaklaşımla yazmış olduğu İlk Göz Ağrısı Türk Tiyatrosunun ilk oyunlarından biri olarak bilinmektedir. Bu eski oyunu günümüz diline uyarlayan T. Yılmaz Öğüt, sahneye taşıyansa Erhan Yazıcıoğlu. Bilindiği gibi Öğüt sahibi olduğu Mitos Boyut Yayınevi’nde tiyatroya yönelik yayımladığı sayısız yapıtla Türk Tiyatrosuna sağladığı katkıdan dolayı, geçtiğimiz yıl Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin onur ödülüne lâyık görülmüştü. Dönemin toplumunu, kadın ve erkek kimlikleriyle bu toplumu oluşturan bireylerini, bu bireylerin birlikteliğinden doğan evlilik müessesini Molieresk bir yaklaşımla ve eleştirel bir gözle irdeleyen oyunun merkezinde Osmanlı’nın son dönemlerinde rastlanabilecek türden bir aile yer almaktadır: hali vakti yerinde uyum içinde yaşayan bir çift ve onlarla birlikte aynı evi paylaşan ve mutlu oldukları anlaşılan kızları Naile ve damatları Burhan. Ne var ki iç güveysi damat dara düşüp kendisine hediye edilen karısının aile yadigârı saatini rehin bırakınca bu mutlu evliliğin temeli çatırdamaya başlar ve kısa sürede son bulur. Böyle olunca Burhan’ın olduğu gibi Naile’nin de yolu çöpçatan Akile’nin evine düşer, tıpkı karılarından bıkmış kahvehane müdavimleri Ceri Hasan ile Zaik ve yeni kısmetler arayan karıları Zevkiye ile Mukadder gibi. Her biri yeni bir aşk, yeni bir heyecan arayışında olsa da ilk göz ağrıları yine de ağır basar ve oyun Akile’nin paraya olduğu kadar sevgiye de önem veren akıllı manevraları sayesinde mutlu sonla noktalanır. Bu eski oyunu ilginç kılmak ve sıkılmadan seyredilmesini sağlamak için yönetmen seyirci ile oyuncuyu yakınlaştıran bir yol izlemiş. Resmigeçit yaparcasına salondan giriş yaparak sahne alan oyuncular, oyun boyunca da seyircilerin arasına dalmakta, sorularıyla onları repliklerine katmakta, hatta kimi kez seyirciden sorularına yanıt bile almaktalar. Bu açıdan bakıldığında oyuncu-seyirci etkileşiminin güçlü olduğu bir oyun İlk Göz Ağrısı. Yönetmen bu eski oyunu “özüne sadık kalarak ama modernize edilmiş bir yorumla” sahneye taşıdığını vurgulamakta. Kadın-erkek ilişkileri duygu bağlamında zaman içinde değişmemiş olsa da günümüzde içgüveysi (özellikle varlıklı aileler söz konusu olduğunda), çöpçatanlık gibi kavramlar artık fazla geçerli olmasa gerek. Ancak ışık efektiyle verilen yürek çarpıntısı, salonu çınlatan ses efekti ya da cinsel tercihi çok belirgin bir uşak gibi kimi öğeler az da olsa oyuna daha modern bir yorum getiriyor. Orta oyununu, tuluatı çağrıştıran diyalogların yanı sıra sazlı sözlü, çengili bir cümbüşe de dönüşebiliyor oyun zaman zaman. Kısacası yönetmen ikinci yarıyı biraz fazla uzun tutmuş olsa da seyirciyi güldürmeyi, eğlendirmeyi başarıyor. Oyuncuların her biri rollerinde başarılı. Ancak Laz damat Burhan’ı oyun boyunca hiç teklemeyen bir şiveyle oynayan Hazım Körmükçü daha ön plana çıkıyor doğal olarak. Yer yer kimi repliklerin anlaşılması zorlaşsa da, bu şive komedi unsuru olarak oyuna bir ivme kazandırıyor. Hazım Körmükçü’nün oyuna katkısı yalnızca oyunculuk düzleminde kalmamış, müzik düzleminde de kendini gösteriyor. Oyun şarkısının söz ve müziği de ona ait. Öne çıkan bir başka oyuncu da Akile’yi üstlenen Funda Postacı Kıpçak, paraya olduğu kadar sevgiye de önem veren sevimli, becerikli aynı zamanda alımlı çöpçatanı başarıyla canlandırıyor. Naile rolünde Bestem Türen, Beytiye’de Gül Akelli, Bahtiyar’da Uğurtan Atakan, Ceri Hasan’da Burteçin Zoga, Zevkiye’de Işıl Zeynep Tangör öteki oyuncuların bir adım önüne çıksalar da bu kalabalık kadroda tüm oyuncuların birbirleriyle uyum içindeki performansları hiç aksamıyor. Oyunun dekor tasarımını gerçekleştiren Nilgün Gürkan gerek kostümde, gerek dekorda çok başarılı çalışmalara imza atmış bir isim. Bu oyunda da burjuva Osmanlı evini, eski İstanbul sokağıyla iç içe kahvehaneyi başarıyla gerçekleştirmiş. Dekor değişimlerinde görev alan elemanların oyunla uyum içindeki kıyafetleri de ayrıntıya verilen önemi vurgulaması açısından olumlu bir yaklaşım. Ceyhun Ergül’ün ışık tasarımı dekoru destekler nitelikte. Kostüm Tasarımını gerçekleştirense Ayşen Aktengiz. Kostümler dönemi ve kişilerin konumunu yansıtmada başarılı ancak kadın kostümleri çok benzer olmuşlar gibi geldi bana. Hüseyin Tuncel’in müzik planlamasının ve bu müziğe eşlik eden Eftal Gürbudak’ın koreografisininse oyuna katkıları hayli fazla. Çünkü bana göre oyunun amacı hoş bir seyirlik gerçekleştirerek keyifli bir iki saat geçirtmek, böyle olunca da dans ve müziğin haliyle kulağa ve göze hoş gelmesi beklenir. Sonuçta seyirciye önemli bir mesaj vermese de hoşça vakit geçirten ve tabii nostalji de yaşatan bir yapım çıkmış ortaya. Bu arada gala gecesi ara süresince fuayede leblebi eşliğinde sunulan geçmişin gözde içeceği boza, oyunun havasını fuayeye de taşıyan hoş bir ayrıntı olmuş diye düşündüm bozayı sevmesem de.
|