Tiyatro Tiyatro dergisinin Aralık 2006 sayısında yayımlanmıştır.

 

 

MUTLU GÜNLER

 

                                                                                                                      Beki HALEVA

 

Beşiktaş Belediyesi’nin İstanbul’a kazandırdığı Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu, Akatlar Kültür Merkezi Melih Cevdet Anday Sahnesi'nde Samuel Beckett'in  Mutlu Günler’iyle yeni sezona merhaba dedi. Tiyatronun genel sanat yönetmenliğini büyük başarıyla yürüten ve buradaki kültür yaşamına yeni bir soluk getiren Zeliha Berksoy’un da belirttiği gibi,  yazarın 100. doğum yıldönümü kapsamında yapılmış doğru bir seçim bu. Ancak bu seçim hedefine ne kadar ulaştı? Seyirci bu oyunda Beckett’le gerçekten buluşabildi mi? İşte bu sorular takıldı kafama oyun sonrası. Soruları yanıtlamak için kısaca da olsa Beckett’e ve yapıtına değinmek gerekecek sanıyorum. 

Bilindiği gibi İrlanda doğumlu, yapıtlarının önemli bir kısmını Fransızca olarak kaleme almış, bunların bir bölümünü kendi İngilizce’ye çevirmiş, Nobel ödüllü bu çok üretken yazar XX. yüzyılın en ünlü kalemlerinden biridir.  Romanlarında olsun, öykülerinde olsun, oyunlarında olsun hep aynı izleği ele almış Beckett: zaman, bekleyiş, sıradanlık, yalnızlık, yabancılaşma, iletişimsizlik, düşüş, ölüm. Yapıtındaki kimi kişiler özellikle de tiyatrosundaki “ayak takımı” olarak nitelendirilebilecek yaşlılar, evsizler, hastalar, palyaçolar neredeyse Shakespeare’in  kahramanları kadar ünlüdürler. Ancak insanlık durumunun bir yansıması olan bu kişilerde, klâsik anlamda bir psikolojiden, bir bireysellikten söz edilemez, onlar yalnızca birer figür, birer gölge, öncelikle de birer sestirler. Tarihten soyutlanmış bir yapıttır bu. Kuramcı Antoine Berman’ın da belirttiği gibi metinlerinde yer alan her şey tarih ötesidir ve bunlar hiçbir yerde olmayan, yerleşmemiş, yerleştirilemeyen bir varlığın boyutlarına indirgenmiştir. Beckett’in yapıtında konuşan Dublin’de doğmuş  Samuel Beckett adında birinin sesi değildir, o ses herkesin, bütün insanların sesidir bir bakıma. Bu sesi de farklı, bildik kalıpları altüst eden, “aykırı”olarak nitelendirilecek kendine özgü bir oyun yaklaşımıyla iletmiştir Beckett insanlığa.

Yapıtıysa yaşamının bir yansımasıdır adeta. 1961’de kaleme aldığı, bir yıl sonra da kendisinin Fransızcaya çevirdiği Happy Days, varoluş sorunsalını irdeleyen ve umudu insanın dört elle sarıldığı bir kurtarıcı olarak sunan bir oyun. Beckett’in kahramanlarına ya da daha doğrusu insanoğluna beslediği sevgiyi en açık şekilde dile getiren bir oyun bu aynı zamanda. Hiçlik duygusu uyandıran, bulutsuz bir göğün altında, sonsuzluğa uzanan bir alanın ortasında, beline kadar bir tümseğin içine gömülmüş Winnie  hiç umudunu yitirmemektedir. İnsanın içini acıtan bir iyimserlikle sarılmaktadır yaşama. Tümseğin arkasında tıpkı koca bir böcek gibi kıpırdayan Willie’yse bir iki sözcükle katılmakla yetinecektir karısının monologa dönüşen konuşmalarına.

 Winnie gittikçe gömülse de, kaçınılmaz sona yaklaştığını için için bilse de kazanmaya çalışacak ve savaşımından yılmayacaktır. (Adı da zaten ironik bir şekilde hep kazandığını çağrıştırmıyor mu, tıpkı hiçbir şey  yapamayan kocası Willie’nin “gönüllü” sözcüğünü çağrıştırdığı gibi?) Belki de Beckett’in kara mizah anlayışı hiçbir yapıtında bu denli belirgin olmamıştır.

Beckett’in Mutlu Günler’inden Gürcü yönetmen Zurab Sikharulibze’nin sahnelediği Mutlu Günler’e gelecek olursak bana göre oyunu  bir üstmetin olarak değerlendirmek daha akılcı bir yaklaşım olacaktır. Çünkü yukarıda kısaca da olsa özünü anımsatmaya çalıştığım Beckett’in metni, yeniden üretilmiş bu yeni metnin sanırım küçük bir bölümünü kapsamakta. Zaten tanıtım broşüründe çevirmenden söz edilmemesi bu ip ucunu verir niteliktedir. Elimde oyun teksti olmadığı için Akşit Göktürk’ün çevirisinden ne derece yararlanıldığını bilemiyorum. İki metnin farklılıkları sözsel bağlamda olduğu kadar görsel düzlemde de söz konusudur. Beckett’in metninin durağanlığı, hareketin en aza indirgenmiş yapısı, yaşamın tek düzeliğini ve sıkıcılığını vurgularken, yönetmenin baştan sona devamlı hareket halindeki koca figürüne dönüştürdüğü Willie, tam aksi bir yaklaşımla bu durumu unutturmaya çalışan bir çaba içindedir; bu da özgün metnin hedeflediğiyle bağdaşmamaktadır. Winnie’siyse her şeye rağmen yaşama dört elle tutunmaya çalışan bir kadından çok  kocasının elinde kuklaya dönüşmüş bir kadın figürüdür.  Dolayısıyla yazarın oyunun merkezine yerleştirdiği, hiçbir çıkışı olmayan bir yolda, hiçliğe doğru adım adım yaklaşan çiftin acınası çırpınışlarını duyumsayamamaktadır izleyici, ne de, ses vermese de, bir nefesin ne denli sakinleştirici bir merhem olduğunu, yalnızlık yarasına. Buna karşın  özgün metinde olduğu gibi simgesel bir işlev de üstlenen makyaj malzemesi, tabanca, gazete, şemsiye ya da frak gibi kimi görsel öğeler aynen korunmuştur.

Barış Dinçel’in sahne tasarımı yönetmenin yaklaşımına hizmet eder nitelikte. Tümseğin yerini alan  ortası delik devâsa, üzerinize geliyormuş gibi duran tekerlikli sandalye yürüyebilen bir Winnie’ye rağmen hareket engelini hatırlatmakta, toprağın içinde sıkışma ya da toprak tarafından yutulma kadar ürkütücü bir his uyandırmasa da başkalarına bağımlılık, çaresizlilik gibi  çok rahatsız edici bir etki yaratmayı başarıyor. Başak Özdoğan Pirim’in kostüm tasarımı sahne tasarımının bir uzantısı gibi ve o da yönetmenin yaklaşımıyla uyum içinde Gerek renk, gerek doku açısından Winnie’nin giysisi sandalyesinin yapısıyla bir bütün oluşturuyor. Işık tasarımı da bu uyumu tamamlar nitelikte.  Erdem Helvacıoğlu’nun müziğini beğendiğimi söyleyebilirim. Winnie rolünde Ayşe Lebriz artık kanıksadığımız üstün oyunculuğuyla, beden dilini de sesi kadar iyi kullanıyor. Willie rolünde  Cemil Büyükdöğerli’yse sanırım bu oyunun en iyi getirisi. Henüz öğrencilik döneminde olmasına karşın sergilediği performans umut verici.

Sonuçta bir Beckett oyunu olarak değerlendirilmediğinde kendi içinde tutarlı, oyunculuk açısından kusursuz, kendine özgü bir yapıt çıkmış ortaya. Ne var ki Beckett’i bilmeyenler ve bu ünlü yazarın bir yapıtını tanımak isteyenler için yanıltıcı bir seçim olabileceği de göz ardı edilmemeli.