Tiyatro Tiyatro dergisinin Mart 2007 sayısında yayımlanmıştır.

 

ÖLÜMSÜZ ÖYKÜ

 

                                                                                                                      Beki HALEVA

 

İBBŞT’nin bu yıl sahnelediği yeni oyunlar arasında yer alan Ölümsüz Öykü kitap sayfalarından tiyatro sahnesine geçiş yapmış bir yapıt. Türk seyircisi için bildik bir oyun olmasa da Türk okuyucusu, daha doğrusu dünya edebiyatı, özellikle de öykü tutkunları için tanıdık bir yapıt olabilir.

Öykünün yazarı Karen Blixen, öykü dalında XX.yüzyılın önde gelen yazarlarından. İki kez Nobel edebiyat ödülüne aday gösterilen bu Danimarkalı yazar öykülerinde yarattığı kahramanlar kadar renkli bir yaşam sürmüş. O bir baronestir, Barones Karen von Blixen-Finecke aynı zamanda da Afrikalı yerlilerin Memsahib’i, arkadaşlarının Tanya’sı,  okuyucularının İsak Dinesen’i, Tania Blixen’i, Pierre Andrézel’i ya da kısaca Şehrazat’ı. Sinemaseverlerse 1985 yılında en iyi film dalında Oscar kazanan Out of Africa’yla anımsayacaklardır onu. Çünkü film Blixen’in yaşam öyküsünden kesitler içeren aynı adlı kitabından beyazperdeye uyarlanmış. Çocuk yaşta başlayan öykü aşkıyla Hoffman’dan Turgenev’e, Hemingway’den Maupassant’a dünya edebiyatının neredeyse bütün öykücülerinden beslenen yazar aynı zamanda büyük bir Shakespeare hayranı. Kimi zaman şiirsel, kimi zaman simgesel, kimi zamansa ironik/şakacı bir masal dünyası yaratmış ve yaşamı boyunca durmaksızın anlatmış. Ölümsüz Öykü de işte tüm bu unsurları içermekte ve öykünün ölümsüzlüğüne bir methiye niteliğinde.

Yazarın Anectodes of Destiny başlıklı öykü kitabında yer alan An Immortal Story’i Ölümsüz Öykü olarak dilimize kazandıransa nitelikli çevirileriyle edebiyat dünyasında haklı bir ün kazanmış olan, aynı zamanda yazar ve film eleştirmeni kimlikleriyle de tanınan Fatih Özgüven.  Metni, Türk tiyatro ve özellikle de televizyon seyircisinin yakından tanıdığı bir isim, Kenan Işık oyunlaştırarak sahneye koymuş. Türk seyircisi için bir ilk olsa da bu ilginç öykü yıllar önce Fransa’da beyazperdeyle ve televizyonla tanışmış. Sinema ve tiyatro dünyasının ünlü ismi Orson Welles’in en şiirsel yapıtları arasında yer alan 1966 yapımı film Une histoire immortelle adıyla Fransız televizyonu için hazırlanmış ve yine dönemin en ünlü oyuncularından Jeanne Moreau’nun unutulmaz performansıyla belleklerde yer etmiş. Filmin başarısı daha sonra öykünün tiyatroya da uyarlanmasına yol açmış.

 

Bu öyküde yazar, tıpkı öbür öykülerinde olduğu gibi 19.yüzyıl sonları ile 20.yüzyıl başlarında yaşayan karakterlerin etrafında örmüş kurgusunu ve yine denizci efsanelerinden esinlenmiş. Çin’in Kanton bölgesinde yaşayan Mr.Clay  yörenin en zengin ve en güçlü çay tüccarıdır. Ne var ki yaşlı ve hastadır. Zorbalıkla edindiği serveti bu katı, acımasız adamın tek avuntusudur. Paradan, puldan başka bir şey bilmeyen bir Harpagon’dur o. Uykusuz gecelerinin tek eğlencesi ve tek dayanağı kâtibi Yahudi göçmen Elişama’ya okutturduğu muhasebe defterleridir. Ancak yaşamda bundan başka şeylerin de olduğunu, öykülerin varlığını keşfettiğinde, dünyadaki bütün denizcilerin bildiği anonim bir söylenceden başka bir öykü bilmediğini fark edecektir. Bu kez de Tanrı rolüne soyunacak, gücünü bu öyküyü gerçekleştirerek ispatlamaya çalışacaktır. Bir tayfanın uydurduğu ve daha sonra tüm tayfaların kendilerine mal ettikleri, imgelemlerinde yaşadıkları ya da yaşamak için can attıkları bu öykü hızla her bir kahramanını içine doğru çekecek ve her biri kendi rolünü oynamaya başlayacaktır. Bir meydan okumadır bu Tanrı’ya, yazgıya, insanlara, kısaca yaşama. Öyküler gerçek olabilir mi? Bu sorunun yanıtını seyirciye bırakarak biz öykünün sahnede yaşattığı gerçekliğe dönelim.

Uzun zamandır sahnelerden uzak kalan ve bu arada televizyonda sunduğu yarışma programıyla çok büyük bir popülarite kazanan Kenan Işık’ın neredeyse çocukluk döneminde başlayan tiyatro aşkından kopamayarak bu ilginç oyunla tekrar sahneye dönmesi sevindirici. Genelde yazınsal metinleri görselleştirmek riskli iştir, çünkü ister geniş olanaklardan yararlanılan beyaz perdede olsun, ister tiyatronun kısıtlayıcı ortamında olsun, kişi okuyucu rolünden seyirci rolüne geçtiğinde hep düş kırıklığına uğrar, bir türlü imgeleminde yarattığı dünyayı bulamaz karşısında, en azından bu durum benim için öyledir. Bu öyküyü daha önce okumadığımdan bu konuda bir şey söylemem zor olsa da Kenan Işık’ın mizanseniyle oyunun bir, iki olumsuz noktaya rağmen beni masaların/öykülerin okuyucuyu taşıdığı düş ortamına taşıdığını söyleyebilirim. İki perde olarak tasarlanan, oyun içinde oyun niteliğindeki bu yapıtta Kenan Işık yazın türünden gösterim türüne geçişi,  anlatıcı aracılığıyla sağlamış ve öykücü rolünü isabetli bir seçimle Tomris İncer’e vererek ilk sahneden itibaren o masalsı ortamı yakalamış. İncer gerek melodik ses tonu, gerek mükemmel diksiyonuyla seyirciyi farklı bir dünyaya götürüyor. Oyunda ön plana çıkan ve yukarıda sözünü ettiğim masalsı atmosferi yaratan unsurların başında ışık ve sahne tasarımları geliyor kuşkusuz. Özellikle de Fatih Mehmet Haroğlu’nun ışık tasarımı oyunun en çarpıcı unsuru. Bu tasarım ışığı olduğu kadar karanlıkları da öyle bir ustalıkla kullanıyor ki oyunun bel kemiğini oluşturuyor. Kara tiyatro tekniğini çağrıştıran bir yaklaşımla oyuncuların yüzlerine maske görünümü kazandırdığı açılış sahnesinden, bir tek deniz kabuğunun aydınlattığı kapanış sahnesine dek tüm oyun boyunca gerek yakaladığı renk tonuyla, gerek odak noktasını bir milim bile şaşmayan becerisiyle Haroğlu mükemmel bir iş çıkarmış. Ayrıca ön parterin üzerine sarkıtılmış bir ampulu arada bir aydınlatarak seyirciyi de öykünün içine katmayı başarmış.

M.Nurullah Tuncer’in genelde minimalist sahne tasarımı da övgüye değer nitelikte. Zenginlik ve şaşayı vurgulayan altın varak çerçeveli devasa ayna ve şamdanlarla ya da sahne fonunu baştanbaşa kaplayan yekpare kumaşlarla yarattığı liman ortamıyla öyküye şiirsel ve büyülü bir görsellik kazandırıyor, elbette ışığın sağladığı yumuşak renklerinde desteğiyle.

Kostüm tasarımını başarıyla gerçekleştirense Canan Göknil. Özellikle öykücüde kullandığı siyah renk, sahne değişimlerinde görevlilerin yöresel giysileri oyunun atmosferine hizmet eder nitelikte.

Oyunculuk açısından ele alındığında  Mr.Clay rolünde Erhan Abir oyunun başında gerçekçi bir biçimde canlandırdığı mutsuz, nemrut suratlı yaşlı adamdan, öyküsünü gerçekleştirme azmiyle canlanarak düşünü kovalayan bir adama başarıyla dönüşüyor ikinci yarıda.Eraslan Sağlam Elişama rolünde kendisinden bekleneni karşılarken, Pelin Budak (Virginie) ve Mehmet Atak (Tayfa) yetersiz bir oyunculuk sergiliyorlar. Bir başka olumsuz noktaysa Ersin Aşar’ın müzik düzenlemesinin kimi yerlerde çok yüksek volümden verilmesi, bu da rahatsızlık uyandırıyor seyircide. Oyun başlamadan önce karışan radyo istasyonlarını çağrıştıran efekt ve yine yüksek volümden verilen müziğeyse bir anlam veremedim.

Sonuçta durağan yapısından dolayı seyirciyi biraz zorlasa da görsellik boyutu bu zahmeti karşılıyor. Bu sezonun görülmesi gereken yapıtlarındın biri bana göre.