|
Tiyatro Tiyatro dergisinin Ocak 2007 sayısında yayımlanmıştır.
ŞEREFE HATIRALAR
Beki HALEVA
“Güzel iki binli yıllara!”, umudunun yeşerebileceği bir ortamın yapı taşları, her bireyin, her mesleğin ve de özellikle sanatın, alçakgönüllü ama cesur ve güvenli çabalarıyla oluşabilir belki”, diyor Nesrin Kazankaya son oyunu Şerefe Hatıralar için hazırladığı kapsamlı kitapçığında. Bildik, beylik ya da rakı sofralarının “entel” muhabbetlerinde sıkça tekrarlanan klişe cümlelerden biri değil bu. Çünkü bu cümle uçup gitmemiş cesur bir çabaya dönüşmüş, hem de çok boyutlu bir çabaya Kazankaya’nın elinde. Altı yıl önce kurduğu, “Tiyatro Okulu” işlevini de yüklenen Tiyatro Pera’da oyuncular yetiştirerek, özel tiyatroların her geçen gün daha zorlandığı bir dönemde kendi başına tiyatrosunu ayakta tutarak, üstelik de insanı, toplumu, tarihi sorgulayan zorlu oyunları repertuarına alarak bu çabanın en güzel örneğini sergilemiyor mu kendisi? Geçtiğimiz yıl, hayli ses getiren oyunu Dobrinja’da Düğün’le ödüller toplayan Tiyatro Pera bu sezon Şerefe Hatıralar (İstanbul 1955)’le izleyicisiyle buluşuyor. Nesrin Kazankaya bu oyunda da hem yazar, hem yönetmen hem de oyuncu kimlikleriyle karşımızda. Tüm bu uğraşlara bir de oyuna ve özellikle de o dönemleri yaşamamış olanlara yakın tarihimizin ana hatlarını çizerek kılavuzluk edebilecek broşürün hazırlanmasını da eklemek gerekir. Aslında broşür demek yanlış olacak, kronolojik verileriyle, kaynakçasıyla, oyun içeriğine koşut kimi bilgileri içermesiyle neredeyse bir kitapçık niteliğinde. Ayrıca, yukarıda alıntıladığım yaklaşımın bir başka uygulaması olarak, milliyetçi zihniyetin yükselişe geçtiği, giderek tehlike yaratacak boyutlara ulaşmaya başladığı günümüz Türkiye’sinde, yakın tarihimizin kara lekelerinden birini sahneye taşıma yürekliliğini göstererek zorlu bir işe soyunmuş olması da kutlanacak bir girişim. Oyun kısaca 55 ile 70’li yıllar arasında geçen, burjuva bir ailenin öyküsü. Merkeze, iç içe geçmiş, iki farklı neslin iki öyküsü yerleştirilerek, o dönemin sosyopolitik ortamı, çok partili döneme geçiş sürecinde genç Türk demokrasisinin yaşadığı çalkantılar vurgulanıyor. Bir ailenin parlak günlerinden parçalanmışlığına ve yok oluşuna doğru giden bir çizgi üzerinde gelişmekte olaylar. İstanbul’un köklü ailelerinden Celiloğulları’nın son iki üyesi Suat ve Sanay birbirlerine “aşırı” bir sevgiyle bağlı, Batı kültürüyle yetişmiş, Tanzimat’la başlayan ve dönemin edebiyatında sıkça rastladığımız “mon cher” sözcüklerinin hayalimizde çağrıştırdığı imgeyle özdeşleşen, diye tarif edebileceğim iki kardeştir. Geçim kaygısı olmadan tercüme ve edebiyatla günlerini dolduran Suat, “monden” bir yaşantı süren Sanay, kapitalist değerlerin yükselişe geçtiği değişen Türkiye’nin aydın bir temsilcisi olarak siyasetle iç içe olan Sanay’ın kocası Celâl öykünün sacayaklarını oluşturmaktadırlar. Bu öykünün bir uzantısı, daha doğrusu bir sonucu olan öteki öyküdeyse, Sanay-Celâl çiftinin kızları Berin ile ailenin yanında çalışan ve meyhane sahibi Recep Usta’nın oğlu Kemâl, ikinci neslin temsilcileri olarak 70’li yılların çalkantılı dönemlerini acılarla yaşayacaklardır. Yazar metni kurgularken, öykünün gelişimini yaşanmış gerçek olaylara dayandırmış. Aileyi yok oluşa doğru götüren sürecin kırılma noktası olarak, tercüme seferberliğinin önemli isimlerinden Beyaz Rus asıllı Yahudi vatandaş Erol Güney’in vatandaşlıktan çıkarılışını ironik bir şekilde vurgulayarak kullanmış. Daha sonra da, genelde Rum vatandaşları hedef alan ve onarılması güç zararlara yol açan 6-7 Eylül olaylarının utanç verici boyutlarını, oyunun başkahramanlarından Suat’la ve onun aracılığıyla da bütün aileyle ilişkilendirerek öykünün merkezine yerleştirmiş. Bu arada Hayyam’dan Orhan Veli’den, Mallarmé’den dizelerle şiirsel bir boyut da katmaya çalışmış metne. Satır aralarına serpiştirilmiş Nazım Hikmet’e, Mustafa Suphi’ye ya da Sabahattin Aliye yapılan göndermeler dönemin siyasal panoraması çizerken, 70’li yıllarda yaşanan kaotik ortamı da Berin ile Kemâl aracılığıyla yansıtmaya çalışmış. Ne var ki siyasetten, felsefeye ve şiire dek birçok göndermeyi, birçok ismi içinde barındıran metin doğal olarak biraz dağılıyor ve bana göre gereğinden fazla uzayarak izleme sınırlarını zorlamaya başlıyor. Belki de Şafak Eruyar dramaturgiyi gözden geçirerek biraz kısaltma yoluna giderse daha başarılı bir yapım çıkabilir ortaya. Yönetmen olarak Kazankaya neredeyse bir film senaryosunu çağrıştıran öyküsünü flash back’lerden yararlanarak sergiliyor. Bu geri dönüşleri arka planda yer alan koyu renkli buğulu cam panolar aracılığıyla başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor. Böylece bir meyhanede Berin’le açılan oyunun zaman içindeki gel-gitleri fazla zorlanmadan izlenebiliyor. Mizansende uygulanan, oyunun başından itibaren dikkati çeken ve oyun boyunca da süre giden, gerek diksiyonda, gerek hareketlerde, gerekse sahne geçişlerinde gözlemlediğim abartılı “teatral” yaklaşımın amacını tam olarak algılayabildiğimi söyleyemem. Belki de yukarıda da söylediğim gibi bir film senaryosuna olan yakınlığından dolayı bir Yeşilçam formatı benimsenmiş ve kurguya farklı bir renk katılmak istenmiş olabilir, diye düşünüyorum. Buna karşın aralara serpiştirilen dönemi yansıtan müzik parçalarının oyuna hayli katkıda bulunduğunu söyleyebilirim. Oyunculuk açısından ele alındığında Berin ve Nedret rollerini üstlenen Başak Meşe, Nedret’i canlandırdığı ilerleyen sahnelerde daha başarılı bir performans sergiliyor. Celâl rolünde Muhammet Uzuner ve Kemâl rolünde Aytunç Şabanlı belli bir çizgiyi korurlarken, Suat’i canlandıran Mehmet Aslan daha bir ön plana çıkıyor. Nesrin Kazankaya’ysa gerek fiziği, gerek oyunuyla Sanay’la tam bir uyum içinde, diye düşünüyorum. A. Şirin Dağtekin’in kostüm tasarımı dönemi yansıtan ince bir zevkin ürünü ve bana göre oyuna hoş bir görsellik katıyor. Sahne tasarımını da üstlenen Dağtekin bir piyano, Récamier tarzı bir kanepe ya da bir yazı masası gibi birkaç eşya/nesneyle yalın bir şekilde ailenin konumunu ya da bir şezlongla Ayvalık’taki sürgünü yansıtmayı başarmış. Yüksel Aymaz’ın ışık tasarımı özellikle flash back sahnelerde iyi ayarlanmış. Sonuçta birey olarak, vatandaş olarak, geçmişimizle yüzleşmek adına bu oyunun seyredilmesi gerekiyor, diye düşünüyorum.
|