|
Tiyatro Tiyatro dergisinin Nisan 2007 sayısında yayımlanmıştır.
SON DÜNYA
Beki HALEVA Yeni yılla birlikte İstanbul yeni bir kültür mekânına kavuştu. İki cesur tiyatrocu Mustafa Avkıran ile Övül Avkıran “çok sesli, çok renkli”, “konforlu bir hangar” olarak niteledikleri Garajistanbul’u yarattılar bir garajın en alt katından, üstelik İstanbul’un eğlence ve kültür merkezi diyebileceğimiz Beyoğlu’nun göbeğinde. Demek ki insan isteyince, daha doğrusu gerçekten isteyince düşerini gerçekleştirebilirmiş. Yıllar önce Antalya’da 5. Tiyatro’yu kurduklarında yine böyle bir garajda yaşama geçirmişlerdi projelerini. Bu kezse daha büyük ölçekli bir girişimle, arkalarına kurumsal ve bireysel destekleri de alarak, tiyatro, performans, dans, konser, gibi gösterim sanatlarının farklı dallarına hizmet verebilecek çok amaçlı bir kültür platformu yaratarak, İstanbul’un imajına da katkıda bulunacak bir projenin hizmetine sundular deneyimlerini. Kendilerini ne kadar kutlasak azdır. 15. Ulusalararası Tiyatro Festivali-2006 kapsamında yer alan Ve Diğer Şeyler Topluluğu’nun Son Dünya’sı, Şubat ayında 4 gösteriyle Garajistanbul’un programında yer aldı. Yurt dışında katıldığı festivallerde kazandığı başarılarla, gerçekleştirdiği ilginç yapımlarla ve çağdaş olduğu kadar yenilikçi çizgisiyle de dikkat çeken Yeşim Özsoy Gülan’ın kurduğu bu tiyatro artık beşinci yılını geride bıraktı. Bundan iki yıl önce yine bu sayfalarda, aynı tiyatronun Aksak İstanbul Hikâyeleri’yle ilgili izlenimlerimi yazdığımda oyunu ne denli övgüye değer bulduğumu belki anımsayacaktır okuyucu. 2006 Afife Jale ödüllerinde de en başarılı yerli oyun yazarı dalında Yeşim Özsoy Gülan bu oyunuyla ödüle lâyık bulunmuştu. Bu nedenle Son Dünya’yı izlemeye gittiğimde beklenti içinde olduğumu itiraf etmeliyim. Mekâna adım atar atmaz gişenin üstünde yer alan uçuş kapılarını gösteren pano öncelikle dikkatimi çekti ve tabii şaşırdım çünkü oyunun içeriğini bilmeden gitmiştim. Derken girişte elimizde gerçek uçak biletlerini aratmayan giriş biletlerimiz, uçuş personelinin son derece ciddi ve ısrarlı güvenlik sorularıyla karşılaşınca şaşkınlığımdan kurtulup hemen havaya girdim ve aynı ciddiyetle yanıtlayarak oyunun bir parçası olmanın keyfiyle fuaye geçtim. Gerek mekânın klasik tiyatro salonlarından farklı görüntüsünün avantajıyla, gerek hoparlörlerden sürekli yapılan uçuş anonsları ve havaalanlarına özgü efektin verilmesiyle kendimi bir yolculuk öncesinde hissettim. Buna teknik bir arızadan kaynaklanan on beş dakikalık rötar da eklenince daha da bir gerçekçi oldu durum, öyle ki genelde her türlü rötardan rahatsız olmama rağmen bundan hoşnut bile kaldığımı söyleyebilirim. Nihayet uçuş mürettebatı bizi içeri aldığında işin eğlenceli kısmı sona ermek üzereydi, karşımızda Nuh uçağının üç yolcusu koltuklarına oturmuş kalkışı bekliyorlardı ve özellikle de bir yolcuyu tavanda bir düzeneğe bağlayan iki çelik telin yeterince karanlıkta kalmamış olması uçuşun hiç de iyi bitmeyeceğinin habercisi oldu benim için. Tehlike anında yapılacaklarla ilgili olarak bilgi veren mürettebatın bu işi karikatürize ederek yapması, izleyiciyi son yolculuk öncesi son bir kez eğlendirmek kaygısıyla alınmış bir karar olsa gerek diye düşündüm. Oyunun yazarı ve yönetmeni Yeşim Özsoy Gülan tanıtım broşüründe T.S.Eliot’ın Wasteland/Çorak Ülke başlıklı şiirinden yola çıktığını vurgulamış. Geleneksel şiir kalıplarının dışına çıkan ve gerek biçemi, gerek içeriğiyle çok ünlenmiş ve çok tartışılmış bu şiirinde Eliot, Kutsal Kitap’a ve yazınsal yapıtlara göndermeler yaparak kurtuluşu arayan insan ruhunun yolculuğunu dile getirir. Yeşim Özsoy Gülan da metnini çıkış noktasına koşut olarak dinsel çağrışımlar yapan öğeler üzerine oturtmuş: Uçağın adı (Nuh) Nuh Tufanı’nı, uçuş numarasıysa (71/71) Kuran’daki Kıyamet Suresi’ni akla getiriyor. Düşen bir uçaktaki, Kadın, Adam ve Üçüncü Şahıs olarak adlandırılan üç kişinin tanımlayamadıkları bir ortamda kendilerini bulmaları ve her birinin tepkisi ile bu tepkinin bir uzantısı olarak duygu ve düşünce düzlemleri üzerine kurgulanmış oyun. Gerek giysileriyle, gerekse söylemleriyle Kadın’ın Doğu’yu, Adam’ın Batı’yı, Üçüncü Şahıs’ınsa ikisinin arasını temsil etmeleri amaçlanmış. Ne var ki sıradan bir izleyicinin bunu algılaması ve bu üç karakterin aracılığıyla yansıtılmak istenen medeniyetler çatışmasını görebilmesi hayli zor. Metin, falcı kadın figürü, doğu ve batı yazınından alıntılar gibi kimi öğeleri içererek esinlendiği şiire bir gönderme niteliğinde olsa da “son yolculuğa” çıkmakta olan ruhları yansıtmakta yetersiz kalıyor. Oyundaki karakterlerin ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgide yaşadıkları, bilinmezliğin korkusu, yaşanmışlığın yükü altında duyumsadıkları yeterince vurgulanamıyor. Ayrıca Doğu ve Batı yazınından alınmış referans cümleler de metnin içinde hemen hemen kayboluyor. Buna karşın yönetmen olarak Yeşim Özsoy Gülan daha gişeden başlattığı mizanseniyle izleyiciyi bir havaalanı, bir uçak, kısaca bir yolculuk atmosferine başarıyla sokuyor. Öbür yapıtlarında olduğu gibi bu oyunda da farklı bir sahneleme tekniği kullanarak yenilikçi yaklaşımını vurgulamış yönetmen. Genco Gülan’ın, oyuncuları yerden metrelerce yükseklikte ve boşlukta asılı tutan bir düzenekle gerçekleştirdiği başarılı sahne yerleştirmesi, yönetmenin böylesine ilginç bir tasarım yapmasına olanak sağlamış. Böylelikle doksan dakikalık oyunun neredeyse tamamına yakın bölümü havada geçiyor ve oyun gerek boşlukta devinen oyuncuların performansı açısından, gerekse izleyici açısından ilginç bir deneyime dönüşüyor. Kadın’da Perihan Kurtoğlu, Adam’da Ulgar Manzakoğlu, Üçüncü Şahıs’da
|