| 2007-2008 Sezonu |
|
“BEN ANADOLU” Hasan ANAMUR
Kent Oyuncuları kuruluşlarının 45. yılını kendi salonlarında büyük bir şölenle kurtuyor: Güngör Dilmen’in uygarlıklara analık etmiş, üstünde bilinçsizce yaşadığımız Anadolu toprağının mitolojik, tarihsel, toplumsal, insansal boyutlarını bu coğrafyanın ayrılmaz parçaları olan “kadınlar” aracılığıyla yeniden yaşatan “Ben Anadolu” destanıyla, Yücel Erten’in on yedi yıl önceki çarpıcı sahnelemesi ve sahnede 60. yılını kutladığımız Yıldız Kenter’in olağanüstü yorumuyla. Güngör Dilmen’in şiir düzlemindeki, tiyatro yazınımızda şimdiden klasikleşmiş bu oyununun Kent Oyuncular’nda yeniden sahnelenmesi her yaştan seyirci, özellikle de genç kuşak için büyük bir şans. Özellikle de kimi çevreler tiyatroya, operaya, baleye, senfonik konser etkinliklerine karşı yıllar önceden kendi dünya görüşleri doğrultusunda sanat kurumların tarihçelerini, kültürel miras niteliklerini göz ardı ederek başlattıkları bir yıkım hareketini son aşamasına getirmeye kalkışır, bunu da İstanbul’un 2010 yılında Kültür Başkenti olmaya adayken sürdürürken. Bu konuda düşünmek ve gülmemek için Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun yıllar öncesinden gördüğü ve sahnelediği saman altından yürütülen bu gerçeğe http://www.youtube.com/watch?v=vhGgTsDm9hO adresinden ulaşılabilir. Binlerce yıllık süreç içinde Kibele’den Halide Edib’e on altı Anadolu kadınının yaşanmışlıklarından, yürek yırtan acılarından, ince dengeler üzerine kurulu karar aşamalarından, damıtılmış duyarlılıklarla örülü, tragedya ile güldürü arasında gidip gelen öykülerinden oluşan metni sahneye koyan Yücel Erten, çok yerinde bir uygulamayla, Anadolu toprağının mayasını oluşturan bütün bu kadınları sahnede bir tek kadın oyuncuyla canlandırma yoluna giderelk anaerkil geçmişli Anadolu‘nun binlerce yıllık uygarlıklar harmanındaki benzerlikleri, süreklilik gerçeğini daha baştan vurgulamış. Çok sahneli oyunlardaki geçiş sorununu da son derece işlevsel bir uygulamayla akışı hiç kesmeden, “Anadolu kadını”na her sahnenin başında, çağına ve kişiliğine uygun düşen görünümü saça verilen yeni bir biçimle, giysiye farklı bir dolanışla, kılıçtan gözlüğe kadar kişileştirme aksesuvarlarıyla çözmüş. Kanatları çağrıştıran, yalın, ancak her kıvrımı bir işlev ve anlam yüklü toprak rengi bir çevre ve giysi düzeni yaratan Osman Şengezer’in de bunda payı kuşkusuz çok büyük. Seyirciyi daha en baştan destanın içeriğiyle buluşturan, tarih içinde uzun bir serüvene çıkaran Durul Gence’nin özgün müziğinin de. Bütün bu Anadolu kadınlarının her birini çağlarının, konumlarının ve kişiliklerinin özellikleriyle, tragedyadan komedyaya uzanan sonsuz bir duygular gamı içinde olağanüstü bir yaratıcılık gösterisiyle en etkileyici biçimde canlandıransa bütün bu kadınlardan damıtılmış bir başka Anadolu kadını, Yıldız Kenter. Gerçekten de Yıldız Kenter bu Anadolu kadınlarının her biri, tek kişi gibi görünen, ancak ruhu tüm Anadolu kadınlarıyla dop dolu bir büyük sanatçı. Anadolu’nun anatanrıçası, bereket tanrıçası çok memeli Kibele de o; Mısırlılarla imzalanan barış anlaşmasının sürekli olabilmesi için yaşlı II. Ramses’le zorla evlendirilen Hitit kraliçesi genç Puduhepa da; kendi aralarında ilk güzellik yarışmasına girişen tanrıçalardan, yakışıklı Pâris’ten, Homeros’tan habersiz birilerinin adını “Kaz” Dağına çevirdiği, bugün altın arayıcıların hücumlarına resmen açılmış olan İda Dağı eteklerindeki Troya’da, savaş sonrası, acıların en büyüğünü yaşayan Andromakhe de o; aynı acıya dayanamayıp tanrılardan kendisini ağlayan bir kayaya dönüştürmelerini isteyen ve dönüşen Niobe de; Kibele’den Meryem Anaya dönüşen Efesli Artemis de; Bizans imparatorıçeleri de, Osmanlı sultanları da o; Nasrettin Hoca’nın karısı da, Şair Nigâr hanım da, Kurtuluş Savaşında esir düşen Yunanlılara cephede çevirmenlik yapan Halide Edib de o. Ve daha pek çok Anadolu kadını, Zübeyde Hanımdan Gordios’un bin yıllık kağnısının eşi kağnısıyla cepheye top mermisi taşıyan adsız Anadolu kadınları da. Bir de, tabii, bütün bu zenginliklerden damıtılmış bugünün Anadolu kadınını sahnede simgeleyen Yıldız Kenter’in kendisi. Bir süredir bu geçmişten ve Anadolu’nun gerçek kimliğinden habersiz çevrelerin Anadolu kadınına farklı çarşaflar biçmeye kalkışamalarına karşılık onun binlerce yıldır bu geleneklerle, bu renklerle, bu acılarla, ender olarak da sevinçlerle yoğurularak kendine bir kimlik yaratmış olduğunu en çarpıcı biçimde bir kez daha anımsatıyor bize “Ben Anadolu”. Kaçırılmaması gereken bir tiyatro şöleni.
|
|
“BAYAZIT” Hasan ANAMUR
İstanbul Şehir Tiyatrosu, gerçek gösterim yeri Muhsin Ertuğrul sahnesi olması gereken bir başyapıtı, Fransız tiyatrosunun en büyük yazarlarından Racine’in “Bayazıt”ını (“Bazajet”) sahneliyor. Tragedyayı sahneye koyan Başar Sabuncu oyunun Reşat Nuri Darago tarafından yapılan ve 1946’da Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanan çevirisinden genelde farklı ve ilginç yeni bir çevirisini de gerçekleştirmiş. Çevre tasarımı da Başar Sabuncu’nun. Fransızların kendi Shakespeare’leri olarak gördükleri Racine’in bugüne kadar Türkiye’de yalnızca bir tragedyası sahnelenmişti: Munis Faik Ozansoy’un çevirdiği, 1968-69, 1969-70 sezonlarında Ankara Devlet Tiyatrosunda Julien Bertheau’nun geleneksel bakış açısıyla sahneye koyduğu “Andromak”. Sabuncu ve İstanbul Şehir Tiyatrosu ikinci bir Racine tragedyası getiriyorlar sahneye. Yalnız bunun için bile kutlanmaları gerek. “Bayazıt”, konularını her zaman eskil Yunan ve Roma’dan alan klasik Fransız tiyatrosu tarihinde bir ilki oluşturur: olay tragedyanın yazılışıyla neredeyse aynı dönemde yaşanmış bir olaydır. Racine böyle bir konu seçerek tragedyanın zaman içinde uzaklık ilkesine aykırı davrandığı yönündeki eleştirileri Osmanlı uygarlığının Batı anlayışına ve yaşamına eskil dönemler kadar uzak olduğunu, dolayısıyla bu “mesafe”nin “Bayazıt”a aynı prestiji kazandıracağını ileri sürerek yanıtlamıştır. Racine’in tragedyaları yapı, içerik, kurgu, şiirsel anlatım, başkişilerin çözümlenir gibi olurken yeniden düğümlenen sorunları, ilişkileri, inançları, iç çatışmaları, duygularına inatçı bağlılıkları, bu arada olayı çevreleyen siyasal entrikaların değişkenlikleri, yazgının önlenemez gerçeğinin tüm korkunçluğuyla yansıtılması açılarından tiyatro repertuvarının sahnelenmesi güç oyunlardandır. Racine’in yapıtlarının başlıca özelliklerinden biri de trajik yazgıyı tanrıların değil ölümlülerin kendilerinin belirlemesidir. IV. Murat (özgün metinde Amurat) Bağdat seferine çıkarken kardeşi Bayazıt’ın oldürülmesini buyurmuştur. Ancak saray kaynamaktadır: Murat’ın eşi Roksan (Roxane) Bayazıt’a vurgundur ve kendisine yâr olması koşuluyla tüm yönetimi ona devretmeye hazırdır; ancak Bayazıt Atiye’ye (Athalie) âşıktır... Sadrazam Osman’sa (Osmin) durumu kendi çıkarına göre yönlendirmek istemektedir; Başar Sabuncu, “Bayazıt”ı sahneye ilginç bir yaklaşımla etkileyici bir biçimde yansıtmış: beş perdelik tragedyayı tek perdeye indirerek eylemin akışını – belki aşırı derecede - hızlandırmış; kısalttığı metnin şiirselliğini arka plana çekmiş; Roksan dışındaki kişi adlarını Türkçe karşılıklarıyla vermiş, görsel düzeydeyse, çevre (Başar Sabuncu), giysi (Canan Göknil) ve müzik tasarımlarında (Selim Atakan) farklı bir yaklaşım izlemiş, bir tür “evrensel fusion”a gitmiş: bir dehliz olan mekân Osmanlı sarayını doğrudan çağrıştırmıyor; oyun alanını çepeçevre saran kıvrılmış Yunan sütunları ile bir köşeden seyircilere bakan Yerebatan sarnıcının ünlü ters dönmüş Meduza başı genel olarak tarihe ve mitologyaya bir gönderme niteliğinde. Sabuncu giysilerle de eylemi zamana ve uzama yaymış. Roksan’ın şalındaki hilâller dışında hiçbir şey saray giysilerini, hatta mekânı doğrudan çağrıştırmıyor. Etkili müzik de aynı yaklaşımı pekiştiriyor. Ne var ki bu aşırı hızlandırılmış akışla kişileri parçalayan duyguların, çatışmaların, tavır alışların, değişimlerin nedenleriyle birlikte seyirciye her zaman sindirilerek aktarıldığını söylemek kolay değil. Sahnede, kişilerin duygusal çıkmazlarının derinliğine irdelenmesinden ve trajik sona gidiş aşamalarının vurgulanmasından çok siyasal entrikalar ile güç gösterilerinin gerçek tragedyayı örttüğü bir olay sergileniyor. Duygularsa, genelde, ancak kalın çizgilerle dışa vurulabiliyor. Roksan (Şebnem Köstem) aşık bir kadının umutlarından, beklentilerinden, düşkırıklıklarından, çırpınışlarından, çaresizliklerinden çok öfkesini oynuyor. Tepesinde dolaşan ölüm tehdidine rağmen kişiliğinden, gerçek duygularından ödün vermeyen Bayazıt (Ahmet Özaslan) soluk bir kimliğe bürünmüş. Atiye’yse (Hümay Güldağ) Bayazıt’la paylaştığı içten duyguları seyirciye daha ince çizgilerle aktarabiliyor. Sonuçta tragedya başkişilerin sonlarını hazırlayan trajik derinliklerden çok sanki sadrazam Osman’ın (Can Başak) entrikalarına odaklanılmış. Bütün bu nitelikleriyle, “Bayazıt” görülmesi gereken bir gösterim.
|
|
ŞEYLERİN ŞEKLİ Hasan ANAMUR
Akbank Sanat’ın desteğinde sahne bulan YeniKuşak Tiyatro’nun yeni oyunu genç kuşak Amerika oyun ve senaryo yazarı, film yöneticisi Neil LaBute’ün özgünlüğü daha başlığında beliren “Şeylerin Şekli”. Tiyatro yaşamımızdaki bir boşluğu dolduran topluluklardan biri olan YeniKuşak Tiyatro’nun bu son oyununu çeviren ve sahneye yine ilginç ve etkili bir biçimde koyansa Mehmet Ergen. Neil LaBute’ün karmaşık kişiliğinden izler taşıyan oyunu, insanın kişiliğini hem oluşturan, hem de dağıtan; kendini, düşüncesini, davranışlarını düzgün ve tutarlı bir zemine oturtmasını engelleyen değişik etkiler, tereddütler ve duygular yumağı, mizah yüklü bir ilişkiler fırtınası. LaBute’ün oyununun Mamet, Sheppard anlayışında olduğunu da söylemek gerek. Hatta repliklerinin genelde Mametçeyi andırdıklarını. Oyunun kişileri de, zaman zaman, yarım kalan kısa cümleler, tek tek sözcükler, hatta heceler, susuşlardan kurulan bir evrende özel ve öznel bir çevrede yaşamakta, devinmekte, kırık dökük iletişim parçacıkları oluşturma çabasına girişmekteler. Ancak bunu bir etkilenmenin doğrudan yansıması olarak algılamamak gerek. LaBute’ün sürekli konuşan kişilerden kurulu metni de daha ilk repliklerden başlayarak seyircinin dudaklarına sürekli bir gülümseme yerleştirse de, bu gülümsemeyi yer yer kahkahaya dönüştürse de. Ancak LaBute bunu kendi evrenine özgü bir biçimde yapmakta. Evet, oyunun bir yerinde söylendiği gibi, “insan konuşur”, ancak ne konuşur? konuşma ile iletişim aynı şey midir? İnsan hissettiklerini, düşündüklerini, kararlarını konuşma kalıplarına sokmaya çalışarak derdini anlatabilir mi? Konuşan her zaman doğruyu söyler mi? Ayrıca “şeyler”i “şekillendirmek” de kolay değildir. Ne var ki oyunun sonunda beklenmedik bir biçimde anlaşılacağı, hatta özel bir “galeri – müze”de görüleceği gibi, belirli bir amaca ulaşmak için düşünceyi ve toplumsal iletişimi kurgulayanlar ve bu yolla, “sanat” uğruna, bireyler üzerinde yeni bir kişilik oluşturma deneyimlerine girişenler de yok değildir. Oyunu sahneye koyan Mehmet Ergen metnin tüm özelliklerini, anlatım inceliklerini, konuşmalarla belirgenleşen kişilikleri, bu kişiliklerin kimilerinde giderek gözlenen değişimleri sahneye son derece doğal bir biçimde yansıtmış, bu arada kişilerin kimi kez trajik boyuta ulaşan kimlik kimlik bunalımları ve sancılarını dozunu tam kıvamında tuttuğu bir güldürü kapsamında vermiş. Sahneye koyuşun bir başka özelliği de oyunun üç ayrı mekâna dağıtılmış ve yerleştirilmiş oluşu. Ergen, Ak Sanat binasının tiyatro salonunda başlattığı oyunu, doğal akışı zedelemeden, hatta oyunun etkisini daha da arttıran bir uygulamayla, buradan 3. kata, oradan da 4.kata geçirerek kurgulamış. Eylemi seyircinin ortasına, hatta içine yerletiren bu yorum ve uygulamayla seyircinin de oyunculardan bir olabileceği, hatta belki de olduğu düşüncesini yaratmıi. Ergen, böylece, çok sayıdaki sahne geçişlerine de akıcılık ve işlevsellik kazandırmış. Varılan son aşamaysa 4, kattaki, duvarında: “Bir sanat galerisinde ahlakçılara yer yoktur” yazan kişisel müze. Çevirmen Ergen de, küfürleri epeyce budamış da olsa, çevirisiyle sahneye koyucu Ergen’i büyük ölçüde destekliyor. Sahne ve giysi (Neil İrish), ışık (Yakup Çartık) ve ses (Emre Ergen) tasarımları da bu bütünün ayrılmaz olumlu yaratı ögeleri.. Her biri ayrı ayrı ve birlikte başarılı dört kişilik oyuncu kadrosu da. Esra Bezen Bilgin, gizli amacını gerçekleştirme yönünde acımasızca ödün vermeyen, baskın kişilikli, sanat ile ahlaksallık arasında kurduğu olumsuz dengeyi gizlemeyi bilen, oyunun öteki kişilerini, özellikle de Adam’ı (Adem’i?) seyirciyle birlikte sona kadar kandıran, “erkek tavlama bir sanattır” inancındaki şaşırtıcı “heykeltraş” Jenny’yi büyük bir başarıyla canlandırıyor. Belki de hepimizi simgeleyen Adam’da Bartu Küçükçağlayan da kişiliği tam oluşmamış, yalanlar arkasına gizlenerek gerçeklerden kurtulabileceğini sanan, ancak kendini değişime de kaptırabilen kişisini aynı başarıyla yaratıyor. Evelyn’de Betül Çobanoğlu, Philip’te Deniz Celiloğlu da duygular ve kararlar arasında bocalayan sorunlu kişilerini benzer bir başarıyla seyirciye ulaştırıyorlar. Tiyatro severlerin “Şeylerin Şekli”ni kaçırmamaları gerek.
|
|
“TOZLU ÇİZMELER” Hasan ANAMUR
İstanbul Şehir Tiyatrosu Muhsin Ertuğrul Sahnesinde 30 Ekim akşamı Engin Uludağ’ın sahneye koyduğu İsmet Kuntay’ın “Tozlu Çizmeler”ini seyrettik. Tiyatronun basın bildirisinde resmen duyurulduğuna göre bu temsil Muhsin Ertuğrul Sahnesindeki son temsil olacak, çünkü Türk tiyatrosunun kurucularından Muhsin Ertuğrul’un adını taşıyan tarihi bina yıkılacakmış! Yeni kültür bakanı da uygun görmüş! 588 koltuklu ana salonu, oda tiyatrosu, atölyeleri, Türk tiyatrosunun belki de en büyük ve önemli arşivini koruyan kütüphanesi, yönetim birimleri ve anılarıyla yaşayan ve bir tarihi kültür mirası olan binasının tiyatro çevrelerinin, sanatçıların ve seyircilerin tüm direnişlerine karşın 2009 Ekiminde yeniden açılmak (!) üzere yıkılacağı açıklanıyor! Ancak daha mimari bir ön proje bile yok! Ankara Devlet Opera ve Balesı salonunda “Suudi Arabistan Günleri” düzenlenlendiğini, yeni kültür bakanının da katıldığı bu “Günler”in açılış töreninde tiyatro – opera – bale temsillerinin verildiği salonda Kuran’ı Kerim okunup konuklara zem zem suyu ve mırra ikram edildiğini duyduktan sonra şaşırmanın da ötesinde bir ruhsal ve beyinsel zedelenme içinde Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun bundan otuz kusur yıl önce oynadığı “Deliler”in bir sahnesini bugün yeniden ve gerçekten yaşamaktayız: Atatürk Kültür Merkezi’nde mahallesinin çocuklarına sünnet töreni düzenlemek isteyen, ancak başvurusu kabul edilmeyen, üç gün sonraysa aynı yerde “Figaro’nun Düğünü” afişini görünce küplere binen ve Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkma kararı çıkaran takkeli bir siyasetçi ile yakın çevresine o zamanlar kahkahalarla gülmüştük. Artık gülemiyoruz. Bu sahnenin video bandını seyretmek isteyenler için adres:http://www.youtube.com/watch?v=vhGgTsDm9hO . Aziz Nesin de bir öyküsünde mantıklı bir siyasal düzen oluşturabilmek için “akıllılar” ile “deliler”e yer değiştirtmişti. İsmet Küntay’ın “Tozlu Çizmeleri” de bir işgal gerçeği içinde bir direniş eylemini anlatıyor, ilk başta umutsuz gibi görünen bir direnişi: 1. Dünya Savaşından sonra yabancı güçler tarafından işgal edilen Anadolu’da başlatılan ve örgütlenen bilinçli direniş hareketini. Oyun tiplemeler getiriyor sahneye. Yazarın, teknik açıdan çok sağlam bir yapısı ve ilişkiler ağı olduğu söylenemeyecek bu oyununda tipleme yöntemi direniş eyleminin genelle yayılmasını sağlamakta. Ordular lağvedilince yenilgi psikozu içinde evine dönen üstteğmen Rıfkı’yla (Levent Üzümcü), yüzbaşı Cevat’la (İbrahim Can), Rüştü Çavuş’la (Caner Çandarlı) aynı duruma düşürülmüş, aynı duyguları paylaşan, savaşçılılıkına karşın temelde insancıl kimlikli subaylar, çavuşlar getiriliyor sahneye. Rıfkı’nın annesi de (Sevgi Sakarya) kocasını savaşta yitirmiş, savaştan dönen oğlunun direniş kararını engellemeyen “anne” örneği; Rıfkı’nın büyümüş, serpilmiş bulduğu ve nişanlandığı komşu kızı Safiye de (Aslıhan Kandemir) komşunun oğluna tutkun saf komşu kızı. Küntay kısa bir antresi olan meyhaneci Stavro’yu da (Ozan Gözel) kalabalık kadroya katarak Anadolu halkının birlikteliğini vurgulamış. Bu tiplemeler arasında Azmi Bey gibi (Kutay Kırşehirlioğlu) kimliğini nedense yapay bir konuşma biçimde belirtme gereği gören işbirlikciler de var. İstanbul’daki işgal güçlerinin temsilcisi yüzbaşı Scott’laysa (Yıldıram Şahinler) İngiliz tarafının olaya yaklaşımını serilemekte. “Tozlu Çizmeler”i sahneye koyan Engin Uludağ akışa canlılık, tiplemelere de renk ve soluk kazandırmış, özellikle de Rıfkı ile Scott’u, Üzümcü ve Şahinlerin de önemli katkılarıyla, yalınlıktan çıkarmış. Uludağ, çevre düzeniyle de (Sabahat Çolakoğlu) desteklenen oyunu yer yer etkili simgelerle de donatmış. En ciddi katkısıysa hamasiliğe açık konuyu seyirciyi bir an bile aşırı milliyetçi tepkilere sürüklemeden, gerçeği doğallığı içinde bilinçle algılatacak biçimde kotarmış olması. Oyunun bitiminde Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkım kararıyla ilgili olarak düşüncelerini özetleyen Engin Uludağ ile genel sanat yönetmeni Nurullah Tuncer’den sonra, kendini duygularına kaptırarak alışılmadık bir biçimde söz alan 37 yıllık tiyatrocu Münir Kutluğ’un (oyunda Haşim Ağa) şu haykırışına katılmamak mümkün mü? “Tiyatrolar ancak seyircilerin alkışlarıyla yıkılmalıdır!”
|