24 Nisan 2006

 

 

SEVGİYİ YAŞATAN OYUNLAR

 Nursen Karas

Tiyatro yaşama tutulan bir aynaysa görüntülerin gerçekliği içinde uyumlar, uyumsuzluklar, güzellikler, çirkinlikler, yanlışlar, doğrular bir bir görülecek demektir. Ancak aynayı ne zaman hangi görüntüye, hangi yönden ne kadar, nasıl tutup görüntüleri nasıl bütünleştireceğiniz noktasında da “Sanat”ın işlevi başlıyor. Sonuçta “Tiyatro sanatı”nın yaşamla koşutluğu yanında yaşama katkısı da düşünülürse bu sanatı gerçekleştirenlerin yazarından oyuncusuna, kostümcüsü, dekorcusundan müzikçisine, makyajcısına ayrıcalıklı ve topluma yararlı kişiler olduklarını kabul ederek alkışlarken önlerinde eğilmemiz, hiç değilse ayağa kalkmamız gerektiği kanısındayım.

Geçen yıl (özellikle ödenekli tiyatrolarımızdaki) yarıda bırakıp çıktığım birkaç oyunun düşkırıklığını bu yıl izlediğim bazı oyunlar unutturdu. 2005-2006 tiyatro mevsimi başında Ahmet Levendoğlu’nun Tiyatro Stüdyosu’nda sahnelediği Morris/Panych’ın “Teyzem ve Ben” adlı oyunu bana değişik zamanlarda, değişik sahnelerde izlediğim sevgisizliği işleyen oyunları anımsatmıştı. Gülriz Sururi’nin babası Muhlis Sabahattin’den sonra ikinci kez yazdığı, Akatlar, Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde sahnelenen “Ayşe Opereti” ise yaşamını sevgi üzerine kurabilenlerin, en azından sevgiyi düşünenlerin, düşleyen, özleyenlerin ve gerçekleştirenlerin de varolduğunu, varolabileceğini düşündürdü. Oyunu olumlu duygularla izledim başından sonuna; umutsuzluk yoktu. Bir yerlerde hep sevgi vardı; ortam kararır gibi olsa da yüreğindeki sevgiden vazgeçmeyenler onu buluyor, ona kavuşuyordu.

Konuya dışından bakarsak “Ayşe Opereti” diye bir oyunu ilk yazan, sahneleyen, oynayanların ardından, unutulup yitirilişinin ardından yeniden yazılıp bestelenerek sahnelenmesini de “sevgi”ye, “sevgili yaklaşım”a borçluyduk. Gülriz Sururi ilk sahnelenişine “annesinin karnında” katıldığı bu operetin kaybolan müzik ve sözlerini belleğinden de yararlanarak yeniden yazmış, sahnemize kazandırmıştı.

Ayşe Opereti’nin tanıtım yazısında 40 kişi olduğu söylenen kadronun uyumlu çalışması danslı sahnelerde tüm benliğimizi ele geçiriyor. Suat rolündeki Metin Göksel’in komik devinim ve mimikleri nerden bulunmuş, nasıl yapılıyor.. şaşırtıcı güçte bir anlatım. Sizi konunun dışına çekerek “Bunlar olabiliyor.. üzülme.. üzülme, bak daha neler olacak.. düzelecek her şey...” diyor sanki. Kopmuyorsunuz, “insanca”lıktan uzaklaşılmayarak oyun “sizin”, “sizden” kılınıyor konuşan danslarla.

Bütün tiplemeler başarılı. Artık benzerine pek az raslayabildiğimiz “İstanbul hanımefendisi” kişiliğini yaşatan Ayşe Çakar ve Jeyan Tözüm kaybolmuş esintileri sahneye taşırken tüm güzellikler, iyilikler birleşiyor; olması gereken oluyor. Hiç bir sahnede “avam”lık yok; tarihe karışan “kibarlık, zarafet, düzgün konuşma” olguları “umut”la birlikte biraz daha yaşatılıyor. Gülriz Sururi’nin “Söyleyeceklerim Var” adlı müzikli oyununun tanıtma kitabında Aziz Nesin’in “Gülriz gibileri salt Türkiye’de değil, tiyatro sanatının çok daha eski olduğu ileri, zengin ve büyük ülkelerde bile kolay kolay yetişmez”, Altan Erbulak’ın “Sahnede en kötü oyuncu bile onun karşısında büyür, devleşir. Gülriz’e çok şey borçluyum”, Burhan Arpad’ın “Karadenizli hizmetçi kadından oynak Rum kızına, Ermeni’ye, lezbiyene, alkolik yaşlı kadıncağıza kadar değişik dokuz karakteri büyük başarıyla oynamaya sadece tiyatro oyunculuğu ustalığı yetmez” dediği çok yönlü sanatçımızı sahnede göremedik ama günümüzde can çekişen “sevgi”yi kalemiyle bütünleyip canlandırışını izledik. Kuşkusuz tüm bu güzel sonuçlarda yurtdışından geldiğinde ilk oyunu “Hamlet”ini unutamadığımız Engin Cezzar’ın yönetmen olarak açık, eş olarak kapalı ve derin katkıları da var.

“Sevgi yokluğu”nu işleyen oyunlardan sonra Ayşe Opereti’yle sevgiyi yaşatan oyunların sahnelerimizde yer alması güzeldi. Melisa Gürpınar’ın yazdığı, Dilek Türker’in oynadığı “Zaman Adında Bir Kadın”; David Mamet’den Zeynep Avcı’nın çevirisiyle Işıl Kasapoğlu’nun yönetiminde Cüneyt Türel ve Köksal Engür’ün oynadığı “Ördek Muhabbetleri”, Sönmez Atasoy’un sahnelediği, Adnan Biricik’in Jul Sezar’ı, Hakan Meriçliler’in Brutus’u oynadığı, eserleri dünya dillerine çevrilmiş yazarımız Melih Cevdet Anday’ın “Ölümsüzler” adlı oyunları başlı başına birer kilometre taşıydı, hem oyun metni hem de oynanış yönünden. Yılmaz Erdoğan’ın yazıp Demet Akbağ’la birlikte oynadığı “Haybeden Gerçeküstü Aşk” ise adından da anlaşılacağı gibi argoyla başlayıp argoyla bitiyordu ama “havalı” görünen günümüz gençlerinin yaşamında da sevginin, bağlılığın yer alabileceği bildirisi sevindirici, bilgisayar tutkularına ara verdirip tiyatroya getirmesiyle de yararlıydı. Ancak oyun broşürünün üzerindeki oyuncu adları arasına eklenen, Türkçede “ve” anlamına gelen İngilizce “and” işareti dilimize saplanmış bıçak acısı veriyordu.

 ana sayfa