“SEVGİ”SİZ YAŞAYANLAR VE BİR OYUNUN HİKÂYESİ

 

 

 

Gösteri: 278                                                           Teyzem ve Ben/Morris Panych

Şubat-Mart 2006                                                   Çeviren: Füsun Günersel

                                                                              Yöneten: Ahmet Levendoğlu

                                                                              Sahne tasarımı: Hakan Dündar

                                                                              Müzik: Selim Atakan

                                                                              Işık Tasarımı: Murat Kılıç

                                                                              Oynayanlar: Mehmet Ali Kaptanlar,

                                                                              Serda Kondeler Aktuna

                                                                               TİYATRO STÜDYOSU

 

Broşüründe “kara güldürü” olarak tanımlanan, salonda bazılarını bazı yerlerinde güldürebilen oyunu kıpırtısız izledim; irkilerek, şaşırarak, üzülerek. Sevgisiz yaşamış ve tüm benliğiyle yabanıllaşmış bir insanın dünyası işleniyordu sahnede. Işıklar yandığında “sevgisiz”liğin nerelere inebileceğini (ya da çıkabileceğini) izlemiş biri olarak yeryüzünün yeryüzü olalıberi neden savaşlardan kurtulamadığını ve bu gidişle de kurtuluş umudunun her gün biraz daha yitirildiğini düşünerek içim kavruluyordu.

İki kişilik oyun elinde bavulla giren Kemp’in (Mehmet Ali Kaptanlar) çevreye bakınıp kendince biraz yerleşmesinden sonra “İç karartıcı şeylerden sözetmeyelim tamam mı?.. Öldüğünde yakılmak ister misin?” sorusuyla başlıyordu, Karyolasında yatan teyze Grace (Serda Kondeler Aktuna) “Bu da nerden çıktı?” diyen yüz çizgileriyle yanıtlıyordu genç adamı. Teyzenin sessizliği oyun boyunca sürecekti; yüz çizgilerine yer yer eklenen bedensel devinimleriyle. Hastalık bildiren bir çağrı mektubuyla bankadaki işinden ayrılarak gelen yeğen sabırsızdır: “Üç gün oldu, pantalonum buruşmaya başladı!.. Peki ben cenazende ne giyicem?.. Organların konusunu düşünmeliyiz... Belgeleri imzalamadıkça kimseyi parçalayamazlar... Tamam.. eşyanı elden geçiricem.. belki açık arttırmayla satarız... Tamam biliyorum dünyanın en iyi akrabası değilim ama sahip olduğun tek akraba benim... Al imzala vasiyetini; her şeyini bana bırakıyorsun!..” Teyzenin yanıtı irkilmelerdir ama yeğen sabırsızdır; mezurayla yaşlı kadının ölçülerini almaya çalışırken kafasında her şeyi olup bitirmiştir. Ölüm sonrasını programlamaktadır: “Küllerini toprakla karıştırarak bir saksıya koyup zambak eksem diyorum.” Teyze iştahla önüne getirilen yemeği yemektedir. Yeğen öfkeyle tepsiyi çeker alır: “Bence yeterince yedin.. Böyle yersen tabuta sığmayacaksın!..” Ama teyzenin yaşama gücünü yoketmek olanaksız. Karyolasının ayak ucuna dikilen, kalan ömrünü simgeleyen mumu görmezden gelmeye çalışarak yetersiz yünleri birbirine ekleyip renk renk bir kazak örüyor. Yeğen Kemp ise doğum günü yalnızlığı krizini yaşamaktadır. Hiç arkadaşı olmamasının nedenlerini de öğreniyoruz: Sevilmemiştir. Ne, nasıl olduğunu bilmediği bu duyguyu tanımadığı, yaşamadığı için de kimseye iletememektedir. Annesi bile onu sevmemiştir. Yedi yaşındayken çocuk ruhunun isyanıyla bir gün kedisini de alarak (kuşkusuz kedisinden sevgi gördüğü için) tavanarasına saklanmış; akşam aile onu aramak amacıyla sokaklara dağıldığında girip yatağına yatmıştır. Sabahleyin anne onu yatağında gördüğüne değil, kedinin kaybolmadığına sevinerek ağlamaktadır. Yani çocuk sevgisizdir. İçinde biriken acılar, öfkeler yaşamı boyu eksilmeyip artacaktır. İşte şimdi de ölümünü beklediği kadın yattığı yerde saçını tarayıp ruj sürmüş, iki büklüm de olsa kalkarak pardösüsünü giyip süslü şapkasını takmış, gezintiye çıkmak üzere. Geri döndürülerek yatağına yatırılacaktır.

“Bir insan bir insana böylesi olumsuz davranabilir mi?” derken aile durumunu öğreniyoruz: Baba manik depressiftir; neler olduysa aralarında, teyze bu kişileri yaşamından silmiştir. Anne oğlunu kız çocuk giysileriyle büyüterek cinsiyetsiz hale getirmiştir. Bozukluklar babadan, anneden geçerken yoğunluğu da artmış, “düşman ruhlu” bir insan oluşmuştur.

Genç adam sabırsızlanmaktadır; yemeğine zehir koyar yaşlı kadının. Teyze tam kaşığı ağzına götürürken koşar, elinden kaparak alır ve kendi kendine sorar: “Niye daha iyi bir insan olmaya karar veririz ki?” Buna da kızar. Birilerinin ölümünü isteyişi ilk değildir. Annesiyle babasını da öldürmek istemiştir yıllarca; “sonra da gaz döküp evi yakmak”. Çelişki sürmektedir. Ölümü kolaylaştıracak düzenler kurar başucuna teyzenin ama kendisi elektriğe çarpılır. Yaşlı Teyze olan gücüyle atılarak kurtarır onu. Bu sırada bir polis gelerek oyunun başından beri genç adamın camdan bakarken sürekli sözettiği karşı penceredeki yaşlı kadının orada öylece çoktan ölmüş olduğunu anlatır. Elinde kabakulak olmuş bir çocuk fotoğrafı vardır ki, genç adamın çocukluğudur. Gerçek teyzenin karşı camda beklerken ölen yaşlı kadın olduğu anlaşılır. Yataktaki kadın uyumsuz da olsa, canına kastedebilse de genç adamın gidişine üzülür: “Biri beni ziyaret ettiği için sevinmiştim. Burda daha mutlu olamaz mısın? Ha?..”

Sevgi anneden babadan alınamamışsa artık bütün kapıların kapalı kalacağı, hiç kimseden alınıp verilemeyeceği, başka oyunlarda da işlenmişti. Aziz Nesin Sahnesi’nde izlediğimiz Edip Cansever’in şiirleriyle oluşturulan “Ben Ruhi Bey Nasılım?” da “sevginin hiç varolmadığı” söylenerek “..olmaz ki.. kimse kimseyi sevemez... Ama hiç kimse!” deniliyordu anne yerine hoyrat bir üvey anneyle büyütülmüş kişi tarafından. Yine Tiyatro Stüdyosu’nun oyunlarından, Mehmet Ali Kaptanlar’ın üstün zekâlı matematikçi Alan Turing’i oynadığı “Sonsuz Döngü”de de benzeri durum vardı. Çocukluğunda sevgiyi tanımamış, ilk gençliğinde bir aldanış yaşamış delikanlı eşcinselliğe kayıyordu.

Yönetmeninden, oyuncusundan müzik yapımcısı, ışık, sahne tasarımcısına kadar ödüllere boğulmuş olan Tiyatro Stüdyosu’nun önemli bir özelliği; oyun seçiminde gişeyi düşünmek yerine insanın karmaşalarına ışık tutan eserleri yeğlemesi. Kimbilir nasıl titiz, yoğun bir çalışmayla seçilmiş bu oyunlar daha önce ülkemizde sahnelenmemiş, derinliği, özgün bildirisi olan yapıtlar.

Bazı oyunlarda izleyici kendini bulur, söylenenlere katılır. Bu oyunda bu benim için olanaksızdı; hele de “Aslında maskelerini çıkarınca insanların hepsi aynıdır” tümcesine katılmak mümkün değildi. Topluma yararlı olmak için ömrünü harcamış, ülkesini kurtarmak için canını vermiş insanları anımsadığımızda ve çevremizdeki bunca karartılmışlığa karşın (artık çok az sayıda da olsa) gülümseyebilen kişileri gördüğümüzde!..

Evet.. yeryüzünde, ülkemizde sevgiyle yaşayan, yaşatan insanlar da var. Nasıl mı? Duvarında gezen kırkayağı yakalayıp dışarı silkeleyen, kedisinin tuttuğu fareyi ağzından kurtarıp yaşatmaya çalışanlar. Yaşamı onların eylemleri ve düşünceleri güçlendiriyor. Eskiler ne demişler: “Dünya iyilerin yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor.” Mevlâna’yı sevenler nasıl dönüyor? Bir el yukarıya Yaradan’a, bir el aşağıya, yaradılmışa açılarak, uzanarak, Yukarıdan alınıp aşağı iletilen yiyecek, içecekten önce sevgi. Çünkü “Can”lar sevgiden doğuyor.. ve ancak sevgiyle yaşayabiliyor. Bu oyunlarda anne sevgisizliğinden sözedildiği halde kanımca görünenin ardındaki temel noktanın “baba” olduğudur. Erkek kadının kendisine eşit bir insan olduğunu anlayamayıp kaba gücünü uygulamaktan vazgeçmediği sürece anneler de karınlarında büyüyüp gelişen ama tohumu babadan gelen çocuklarına yeterli sevgiyi gösteremeyecekler; dünya döğüş ve savaştan kurtulamayacaktır.

Sevgiyi insanlardan öğrenebilme şansını yitirmiş olanlara bir sokak kedisini sahiplenmelerini önerebilmeyi düşünüyordum. Böylece dünyanın savaşlardan kurtulabileceğini ummak daha kolay olabilirdi!..

ana sayfa