Nihal Kuyumcu

izlenim:

İSTANBULDAKİ TİYATROCU DOSTLARIMIZ HEYECANLARINI YİTİRİYORLAR MI ACABA?

Bizler büyük şehirlerde yaşayanlar hayatın koşuşturması içinde galiba biraz heyecanlarımızı yitiriyoruz. Bir yerlere koşmak yetişmek ya da yerimizi koruma kaygısı ile çevremizdekilere dirsek atarak ilerleme heyecanı bazı şeyleri unutmamıza, kaybetmemize neden oluyor. Bunu Eskişehir’de  20-25 Mart tarihleri arasında düzenlenen “ 2.Uluslararası  Eskişehir Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali” ne katıldığım zaman daha iyi anladım. Herkes heyecanla sağa sola koşturuyor ve gelen konuklara kendi özel konuğuymuşçasına  sahip çıkıyor, olabilecek her konuda yardımcı olmaya çalışıyordu. Oyunları izliyorlar, değerlendiriyorlardı, tartışıyorlardı. Bu nedenle öncelikle tiyatro ile yaşayan bu genç arkadaşlara teşekkür etmek istiyorum. Dilerim bu heyecanlarını hiçbir zaman kaybetmezler.

 

Festivale gelince programda dört yerli, iki de yabancı topluluk yer aldı, ayrıca üç de atölye çalışması vardı.

 

Yerli gruplardan ilki ev sahibi olan Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları  topluluğu idi. Emre Basalak’ın sahneye koyduğu açılış oyunu “Cuco Bilmiyor” iki enstrumanın eşlik ettiği tek kişilik bir oyundu. Daha önce benzerini Bursa’da Danimarkalı bir gruptan izlediğimiz, bizim çocuklarımız için uyarlanmış, bizim çocuklarımızı nasıl gördüğümüze örnek olabilecek özelliklere sahip incelemeye, karşılaştırma yapmaya değer ilginç bir oyun.  Çocuklar baştan sona soluklarını tutarak izlediler. Sokağa çıkma uğraşı veren Cuco’nun her defasında karşılaştığı dış dünyadaki gürültü, karmaşa onun geri eve sığınmasına neden olur. Bu süreçte yapmaya çalıştığı şeylerin giderek üstesinden gelebilmesi, bunu çizdiği bir resimle somutlaması ve en sonunda sokağa çıkması çocukların bu gelişme sürecine tanık olması açısından iyi bir örnekti. Ayrıca çocukların sözden çok hareketle ilgilendiklerini bir kez daha kanıtlıyordu bu oyun. Cuco’yu oynayan Ali Eyidoğan’ın “çocuk” rolünü hiçbir abartıya kaçmadan sergilemesi, Cuco’yu destekleyen müzikler, renkli dekorlar tümüyle konuya hizmet edecek şekilde düzenlenmişti. Yönetmeni başka çocuk oyunlarında da  görmek isteriz.

 

Bir diğer yerli grup Lüleburgazdan gelen “Uçan Eller Kukla Tiyatrosu”. Bu grubun sergilediği “Gün Işını” adlı kukla oyunu  son yıllarda izleme şansı bulabildiğim nadir güzel oyunlardan biriydi. Bir dostluk, arkadaşlık öyküsü bu kadar basit bir dille bu kadar güzel anlatılabilir ancak… Grup ayrıca kuklaları oynatmada gösterdikleri beceri ile zaman zaman bizlere onların birer kukla olduklarını unutturdular. Dileriz bu başarı çizgilerini sürdürürler.

 

Ankaradan katılan Haluk Yüce “Tiyatro Tempo” yine her zamanki özeni ile sahne üstüne hazırlanan özel bir platformda 2 yaşından itibaren çocuklar için “Benci Dev” oyununu sergiledi. Zaman zaman, akordionunun eşlik ettiği şarkılarla, kullandığı küçük materyallerle çocukları da oyuna katarak onları soğuk kış günlerinden ilkbaharın çiçekli bahçelerine götürdü.  Curcunabazlar ise “İstanbul Hatırası” adlı sokak gösterileri ile Eskişehirlilere güzel bir gün yaşattılar.

 

Yabancı gruplara gelince… Şimdiye dek katıldığım festivallerde genellikle yabancı oyunların ilginç sahnelemelerini, oyunculuklarını, yaratıcı yaklaşımlarını hep gıpta ile izlerdim. Bu defa hiç öyle olmadı… Gelen gruplardan Bulgarların “Nevena Kokova tiyatrosu” nun 15 yaş ve üzeri için hazırladıkları oyun “Kahin Orfeus” dans ağırlıklı ve sahne görselliğinin önplanda olduğu bir oyundu. Sahnelerde gerçekten çok güzel resimler, ışık efektleri vardı. Ancak bu görüntüler çok uzun süre sahne üstünde kalarak büyüsünü kaybediyordu. Sahnenin yanında yer alan simultane çeviri panosu bile oyunun bütünlüğünü yakalamamıza yardım etmedi.   Bir diğer grup Fransadan gelen Etreinte Tiyatrosu Lafontaine’den masallar sundu. Bildiğimiz ağustos böceği ve karınca, kurt ile kuzu gibi masallar asıllarına bağlı kalarak sergilendi. Uzun kıvırcık saçlı peruğu ile Lafontaine’in sahne üstünde yer aldığı oyun yaratıcılıktan oldukça uzaktaydı, Çocuklar da kendi aralarında konuşarak bunu belli ettiler zaten.

Atölye çalışmalarından biri gençlere ve öğretmenlere yönelik olarak hazırlanan Serap Antepli’nin hazırladığı “Öyküden Oyuna” Drama, bir diğeri ise “İçimizdeki Ritim” başlıklı beden  perküsyonu atölyesi idi.  Anadolu üniversitesi Engelliler Entegre Yüksek okulundan katılan bir grup genç Tugay Başar ve Timuçin Gürer ile hem çok keyifli bir çalışma yaptılar hem de grupla birlikte hazırladıkları gösteriyi akşam izlettikleri seyircilere bedenimizin de, özel bir vurmalı bir enstruman olabileceğini gösterdiler. Haluk Yüce’nin sunduğu Temel pandomim ve Jonglörlük teknikleri atölyesi sanırım bu alana ilgi duyanlara keyifli anlar yaşattı. Sevinç Sokullu hocamızın yaptığı söyleşi enerjisi, esprileriyle birleşince bizleri çok farklı yerlere götürdü. 

 

Son olarak Yılmaz Büyükerşen, başta Haller olmak üzere kazandırdığı, Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı gibi merkezleri, sokaklarında karşılaştığınız opera, konser, tiyatro afişleri, yine sokaklardaki günlük yaşamı yansıtan heykelleri ile Eskişehir’i küçük modern bir şehir haline getirmiş. Eskişehirliler çok şanslı…

Eleştiri:

Lüleburgaz’dan bir topluluk;

UÇAN ELLER KUKLA TİYATROSU ve “GÜN IŞINI”

Evin bodrumunda yaşayan küçük fare Muf, ayağı kırıldığı için artık işe yaramayan bu nedenle bodruma atılan porselen balerin bebek Odilya ile karşılaşır.   Odilya, ayağı kırıldığı için dans edemez, yerinden kalkamaz, canı sıkılır, çok mutsuzdur. Muf yeni bir arkadaş geldiği için çok mutlu, onunla dost olmak için bildiği bütün numaraları göstererek onu güldürmeye çalışırsa da başarılı olamaz. Odilya hareket edememenin yanı sıra karanlıktan da sıkılmıştır, gün ışığına ihtiyacı vardır. Minik fare pencerenin kenarını kemirerek ışığın içeri girmesini sağlar. Odilya biraz rahatlasa da mutsuzluğu sürmektedir. Muf’un aklına Odilya’nın ayağını yapıştırmak gelir ve önceden bodruma atılmış olan yapışkan kovasını bulur. Ama yapışkan kurumuştur. Minik Fare gözyaşlarıyla bu yapışkanı tekrar kullanılır hale getirerek Balerinin ayağını yapıştırır. Balerin artık dans edebilmektedir. Ancak bir tehlike onları beklemektedir. Muf’un kemirerek büyüttüğü delikten içeri giren kedi…

Dostlar güçlerini birleştirince karşılarında hangi engel ayakta kalabilir ki?

 

“Gün Işını” Basit bir dostluk hikayesi üzerine kurulmuş olan, okul öncesi çağından itibaren tüm insanları içine alan sıcacık, eğlenceli 50 dakikalık bir oyun. Romanyalı yazar Popescu’nun yazdığı oyunun kuklalarını senograf Veseline Anev hazırlamış, Bulgar yönetmen Peter Petkov sahneye koymuş. Grup, bugüne dek bir çok ülkede özellikle Balkan ülkelerinde birçok festivale katılmış.

 

Önce oyunun adından başlayalım.  Oyunun adı “Gün Işını”. Burada kelimelerin kullanılışında kulağa Türkçe açısından bir yanlışlık var gibi geliyor. Sanki  “Gün Işığı “ olması gerekiyormuş gibi.  Sözlükte (TDK) “ışın” bir kaynaktan çıkıp giden ışık çizgisi olarak açıklanmış, dolayısıyla evin bodrumunda karanlıkta dışardan gelen ışık bir çizgi olarak karanlığı deler gider. Belki çevirmen bunu düşünerek bu isimi koydu. Ancak oyunda Odelya, farenin pencerenin kenarını kemirmesiyle bütün olarak aydınlanıyor. O nedenle yine de “Gün Işığı” daha doğru gibi geliyor.

Oyun dediğimiz gibi bir dostluk hikayesi ile  baştan sona bir mücadele, bir çaba, üzerine kurulmuş .Yardımlaşma, dostluk belli süreç içinde hiçbir slogana yer vermeden, didaktizmin sığlığına kapılmadan sergileniyor. Çocuk seyirci o mücadeleyi yaşayarak kavrıyor. Çocukların anlayacağından emin olan, onlara, çocuklara güvenen bir oyun. Bu da sahnelerde görmeyi arzu ettiğimiz bir özellik.

Muf’un ip üstünde yürüme çabaları, dans etmesi, saklambaç oynaması Odilyayı eğlendirmese de çocukları çok eğlendirdi. Kukla oynatılırken sergilenen maharet, hareketlerin minimal düzeyde  en ince ayrıntılarına kadar düşünülmesi onları kukla olmaktan çıkarıyor gerçek birer canlıymışçasına seyirciye duygulu, eğlenceli anlar yaşatıyordu. Ayrıca grup kendilerini amatör olarak isimlendiriyor. Mali yönden bilemem ama düşünce olarak, tarz olarak amatör bir ruhla çalıştıkları bir gerçek. Onları  İstanbullu çocuklar bir aksilik olmazsa İstanbul Belediyesi Elim Sende çocuk  şenliğinde bir başka oyunla Alaatin ve Sihirli Lambası oyunu ile izleyecekler, ayrıca Uluslararası Kukla festivalinde de “Gün Işını”nı izleme fırsatı bulacaklar. Dileriz çocuklar, bu grubu, bu çizgide uzun yıllar izleme fırsatı bulurlar.

 

ELEŞTİRİ:

 

Bir oyun nasıl sahnelenir ya da bir yönetmen tarafından nasıl katledilir?          

 

MOR GECE MAVİ GÜN

 

 

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu

Yazan: Aytül Akal, Mavisel Yener ve Nilay Yılmaz

Yöneten: Eray Eserol

Dekor Tasarım: Güzin Yamaner

Giysi Tasarım: Güzin Yamaner

Işık Tasarım: Kazım Öztürk

Müzik: Arda Özmen

Dans: Özgür Adem İnanç

Asistan: E. Saliha Karahasan

Sahne Amiri: Pınar Güldü

Kondüvit: Tayfun Gültutan

Işık Kumanda: Osman Müvezzi

Rol Dağılımı: Sine Zeynep Eteke, Öyküm Lumalı, Pınar Kazanan, Zeynep Kızıltan, Gülben Oğuz

 

 

Tiyatro hepimizin bildiği gibi bir ekip işidir. Yazarından oyuncusuna, yönetmeni, dekor, kostüm, ışık vb. tüm ayrıntılar   oyunun seyirciyle buluşma ve seyircinin algılama noktasında etkilidir. Her birinin oyunu algılaması, ifade etmesi oyunun biçimlenmesinde öneml rol oynayabilir. Bazen bir oyun metni sahnelenirken öyle şeyler yaparsınız ki yazarı bile o oyunu tanımakta güçlük çekebilir. Yazarın amaçladığı mesaj tamamen yok olabildiği gibi oyundan farklı bir anlam da çıkarılabilir. O nedenle örneğin bildiğiniz tanıdığınız bir oyunun metnini farklı yönetmenlerden farklı biçimlerde izleyebilirsiniz. Her birinden ayrı ayrı keyif alabilirsiniz. Bu tiyatroyu yaşatan belki de en önemli nedenlerden birdir.

Öte yandan çocuk oyunları kendine özgü kurallarıyla, iletisi ve bu iletinin veriliş biçimiyle çok farklı yaklaşımları barındırır. Çocuğa anlatmak istediklerinizi parmak sallayarak da anlatabilirsiniz, çocuktan yana yetişkinlere yönelik eleştirel bir tavır sergileyerek de veya çocuğa ayna tutarak, kendisini göstererek de. Özellikle tiyatroda, yazarın ve oyunun çocuğa ulaşmasında bir aracı olan yönetmenin çocuğu nasıl gördüğü, eğitim anlayışı, hayata karşı duruşu bu konuda belirleyici olabilir. Bazen yönetmenin metne yaptığı eklemelerle, çıkartmalarla bazen de metne sadık kalarak ama sahne üstü göstergelerini kullanarak tamamen yazarın düşüncesi dışında bir oyun ortaya çıkarabilir.

 

Oyunumuz “Mor gece, mavi gün” de böyle bir oyun. Ülkemizde çocuklara ne kadar güvendiğimiz onları nasıl gördüğümüzü açıklaması açısından önemli bir örnek. Ankara Devlet tiyatrosu sahnelemiş. Oyunu “Küçük Hanımlar, Küçük Beyler 3.Uluslararsı Çocuk Tiyatroları festivali” kapsamında izleme fırsatı bulduk.

 

Aytül Akal, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz yazdığı oyun sözsüz. Oyunun hareketlere dayalı olması özellikle sözden çok hareketin önemli olduğu çocuk tiyatromuz için artı bir özellik. Oyunumuzda bir anne kız var. Kız bir avuç ateş. Yerinde duramıyor. Sürekli bir muzurluk yapıyor, kaçıyor anne kovalıyor. Annenin elinde bir tabak ve kaşık  bir şeyler yedirmeye, yaramaz kızının ortaya saçtıklarını toplamaya çalışıyor.  Oyuncaklarını dağıtıyor, onların üstüne çıkıyor, zarar veriyor. Kız okul öncesi çağlarında… Derken Anne elinde bir kitapla geliyor, kızı yatırıyor ona masal okumaya başlıyor. Kız uykuya dalıyor ve oyun rüya sahneleriyle devam ediyor. Bir çocuğun gerçek yaşamında belki de isteyip yapamadığı bir çok yaramazlık rüyada gerçekleşiyor. Küçük kız annesinin sözünü dinleyen, yemeğini yiyen çocuğa olmadık şeyler yapıyor, defterlerini, kitaplarını yırtıyor, havalara savuruyor, oyuncaklarını dağıtıyor. Daha sonra bir orman sahnesinde hayvanlar arasındaki yetenek yarışmalarına tanık olma, gölgesiyle kavga etme vb ilginç durumlardan sonra uyanıyor hepsinin birer rüya olduğunu anlıyor.

 

Oyun metnini incelediğimizde genel olarak yazarların çocuktan yana tavrı olduğunu görüyoruz. Parmak sallamadan, yumuşak geçişlerle çocuğa bir şeyler göstermeye çalışıyorlar. Sanki çocuklar kendi aralarında çekişiyor, vurup kaçıyor ya da arkadaşlarını dışlıyorlar. Onlarla oynamak isteyen kızı aralarına almak istemiyorlar, kendi aralarında dans ediyorlar. Tıpkı gerçek yaşamdaki, bir okul bahçesinde ya da bir çocuk parkında oynayan kaçan çocuklar kendilerini rahatsız eden arkadaşlarını kovaladıkları gibi.  Ancak bunun dozunun iyi ayarlanması çok önemli, kolaylıkla çocuğun gördüğü rüyalar bir kabusa dönüşebilir. Örneğin  çocuk oyuncakların yanına gittiğinde ve masal kahramanlarının elini tutmak istemeyip kaçışmaları çocuğu yalnız kalmakla tehdit eden sahnelere dönüşebilir. O nedenle metindeki çocuğun biraz umursamaz tavrının altının çizilmesi, asla bu sahnelerin çocuğu uyarmaya yönelik olmadığı belki reji notları ile yazarlar tarafından vurgulanabilir. Çünkü metindeki gördüğümüz çocuk yaramaz, hatta son yıllarda sıkça karşımıza çıkan hiperaktif  bir çocuk tipi. Seyirci çocukların kendilerini görmesi amaçlanmış olabilir bu oyunda.

 

Sahnelemeye gelirsek. Yönetmenlerimizin çocukları nasıl gördüklerini,  ne kadar güvendiklerini, çocuk tiyatrosu deyince ne anladıklarını çok iyi açıklayan bir örnekle karşı karşıyayız.

Örneğin yönetmenimiz oyuna bir çok eklemeler yapmış. Öncelikle sözsüz oyuna çocukların anlayamayacaklarını  düşünerek söz eklemiş. Her rüya sahnesinin bitiminde oyuncu öne doğru gelerek “bu bir rüyaymış gibi bir açıklama yapıyor.  Tiyatronun kesinlikle bir okul gibi ders verilen yer olduğunu düşünerek çoğu kez gizleme gereği bile duymadan açık mesajlar veriliyor. “şaka için bile olsa başkalarının eşyasını alma” (üç kez tekrar ediliyor. keşke bir de alt yazı olarak geçseydi arkadaki panodan!!!) vb. örneklere çokca yer verilmiş. (sahne metnine ulaşamadığımız için tek tek sayamıyoruz.) Metini okurken duyduğumuz kaygılar burada gerçeğe dönüşüyor. Üç oyuncak birleşerek canavara dönüşüyor, küçük kızı korkutuyor. “hepinize kötü davrandım, artık kimseye kötü davranmayacağım, artık uyumak istiyorum “ diyor. Çocuklarımızı korkutarak eğittiğimizi düşünmekten ne zaman vazgeçeceğiz acaba…

 

Ana metinde masalı anne okurken oyunumuzda kız çocuğu masalı okuyor ve “bir zamanlar bir Ali Efe varmış” dedikten sonra uykuya dalıyor. Kız çocuğunun okuduğu masaldaki “Ali Efe” masal kahramanı olarak karşımıza çıkıyor. Ali Efe Garip bir zeybek oyunu ile atının çaldığı saz eşliğinde oynuyor. Ali Efe kimdir, ne yapmış çocuklar için ne kadar ilginçtir, hele küçük bir kız çocuğu için! Sahnede Ali Efe zeybek oynamaktan başka ne yaptı, madem ki çocuklara kurtuluş savaşı kahramanlarımızdan biri tanıtılmak isteniyordu bu oyun aracılığı ile, çocuklar Ali Efe’nin hangi özelliğini, yaptığı hangi kahramanlıkları öğrendi. Çocuklara oyun çıkışı Ali Efe kim diye sorduğumda “zeybek oynayan bir adam” dediler. Ali Efenin gerçek kişiliği ile ilgili hiçbir ipucu yoktu oyunda.  Ayrıca oyunun bütünlüğü açısından olmalı mı diye bir kez daha düşünmek gerekir.  Yönetmenin tüm bu ayrıntılara bir kez daha bakması gerekir.

Yukarıdaki örnekleri çoğaltabiliriz. Burada önemli olan, Devlet tiyatromuzda bir yönetmenimizin, hem de bir çocuk oyunu sahneleyen yönetmenimizin sahnelediği oyunla çocukları hiç tanımadığı, hiç güvenmediği, onları birer küçük anlayışsız aptal olarak gördüğü nün anlaşılmasıdır.  

 

Oyun metnine yapılan eklemelerin değişiklikleri oyunu bu kadar bozması bir yana oyunu, dekor kostüm ve oyunculuk açısından çok güzel, çok iyi bir örnek olarak değerlendirebiliriz. Basit dekor parçaları, kuklalar, arkadaki büyük boy ekranda akan görüntüler ile sağlanan teknik destekler, rüya sahnesinde zaman zaman devreye giren yatağın altındaki gölge / kukla oyunu, -otrişler içindeki annenin giysilerini saymazsak-   özenle hazırlanmış kostümler ve en önemlisi son derece canlı, aktif oyunculukları ile  sahneyi dolduran   oyuncularımıza,  emeği geçen herkese çocuklarımız adına teşekkür etmeliyiz. 

 

Sonuç olarak  güzel bir metin, iyi bir ekip çalışması, çocuklara güvenmeyen bir yönetmen ile bu şekilde ortaya çıkabiliyor. Bu da oyun yazarlarımıza ders olsun !

FARKINDA MISINIZ?

Farkında mısınız sevgili seyirciler, son zamanlarda şu iki kelime ne çok telaffuz edilir oldu. “Çocuk Tiyatrosu”. Festivaller, toplantılar, söyleşiler, buluşmalar… Mart ayının ortalarından bu yana sürekli bir yerlerde çocuk tiyatrosu festivalleri düzenleniyor, haberler geliyor. Neredeyse yetişemiyoruz … Geçen ayki sayımızda Küçük muhabirimiz Ankaradaki festialle ilgili  Melih Demirkanlı’nın görüşlerine yer verdik. Belki de bu işi daha sık yapmalıyız. Özellikle oyunlarla ilgili görüşleri bizler için çok önemli. Sevgili Melih  bundan sonra da bekliyoruz. 

 

Mart ayındaki Eskişehir Belediye tiyatrosunun düzenlediği Uluslararası çocuk tiyatroları festivalinden sonra 19-23 nisan tarihleri arasında İstanbul Belediyesi Şehir tiyatroları bir şenlik düzenledi. Bu yıl 23. sü düzenlenen şenliği üst başlığı “Elim Sende” idi. Çocuklar kadar ebeveynlerin de düşünüldüğü şenlikte veliler için fuaye söyleşileri düzenlendi. İBŞT’nin sezon içinde sergilediği oyunların yanı sıra, Lila Düşlerevinin “Eyvah Dedem çıldırdı”, Bakırköy Belediye tiyatrosunun “Pırtlatan Bal”, Lüleburgaz Uçan Eller Kukla tiyatrosunun “Alaattin ve Sihirli Lambası”, Kocaeli Bölge Tiyatrosu’nun “Şarkılarımız Ölmesin” ve Tiyatro Yeniden “Benim Güzel Pabuçlarım” adlı oyunlarını sergilediler.

 

24-29 nisan tarihleri arasında ise Ankara’da Devlet Tiyatroları “Küçük Hanımlar, Küçük Beyler 3. Uluslararası Çocuk Tiyatroları festivalini “ düzenledi. Festival Anıtkabir ziyaretiyle başladı. Daha sonra DT’nin Macunköy’ deki yerinde bir piknik havasında başlayan festival Büyükşehir Belediyesi Kent Orkestrasının konseri ile sürdü ve hemen ardından da Vestfalya Müzik okulu yaylı çalgılar çocuk orkestrasını gıpta ile izledik. Ne yazık ki salondaki seyirci grubu konseri bir maç izler gibi bağırtılar, gürültüler arasında izledi.  Daha sonra İnfiorata grubu festival logosonu çocuklarla birlikte  ilginç bir boyama tekniği ile Macunköy tesislerindeki belirlenen beton zemini boyadılar. Keyifli bir çalışma oldu.  13 ü yerli olmak üzere toplam 21 grubun katıldığı festivaldeki yerli grupların büyük bir kısmını devlet tiyatroları oluşturuyordu. Festivallerin iyi tarafı kısa sürede farklı yerlerden gelen bir çok oyunu peşpeşe izleme olanağı bulmanızdır. Ancak bu festivalde oyunların tek gün oynanması ve birbiriyle çakışması bizleri istemeyerek de olsa seçim yapmaya itti. Dileriz önümüzdeki yıllarda bu durum dikkate alınır.

 

Burada tektek oyunlardan söz etmek yerine bize ilginç gelen yönleri olan oyunlara değinmek istiyoruz. Örneğin  Kuzey Kıbrıstan gelen Lefkoşe Belediye tiyatrosu Ormanların barış Ateşi adlı oyunlarında adeta günümüzde orta doğuda ya da ülkemizde güney doğuda yaşanan sorunları bir ayı masalı içinde çocuklara anlatıyordu. Bana göre bu masal çocuklardan çok yetişkinlere anlatılmalıydı.  İzmir Devlet Tiyatrosunun sergilediği  “Yedi Köyün Yargıcı “ adlı oyun baştan sona müthiş bir hareket, müthiş bir enerji ile adeta yerli comedia-del Arte idi ve küçük seyircilerimize iyi bir geleneksel seyirlik oyun örneği izlettiler. Bazı oyunları izlerken örneğin Antalya DT  nun sergilediği “Tankivi Adası”nı izlerken ister istemez “bu metin neden seçilmiş olabilir, oyundaki tiplemeler çocuğun hangi gerçeğine gönderme yapıyor?” gibi sorular sorduk. Hemen ardından bu sorulara  “sınırsız hayal dünyasına” diye bir yanıt gelebilir ama, öyle uzak tiplemeler, öyle bütünlükten yoksun, öyle dağınık bir metin ki kendi içinde boğuluyordu. Adana devlet tiyatrosunun oyunu “Sokak Kedisi Marilu” da benzer sorunlar taşıyan bir başka oyundu. Devlet tiyatrosu sahip olduğu olanaklarla daha güzel çalışmalara imza atabilir.

 

Yabancı gruplar içinde Fransız “Theatre de l’ombrella”  ilginçbir çalışma ile çocuklarla buluştu. Grup, Küçük Mozart adlı yapımda, bir çok tekniği kullanarak bir piyano eşliğinde Mozart’ın hayatını anlattı. Dil problemini sahnenin yanında oturan bir çevirmen yardımıyla aşmaya çalışan grup çocuklara en azından büyük bestecinin bir zamanlar kendileri gibi küçük bir çocuk olduğunu gösterdiler. İspanyol grubun sergilediği “Kırmızı şapkalı kız” farklı bir sonla küçükleri şaşırttı,  İsviçre’den gelen grubun oyunu “Huketi sirki” bizim çocuklarımız için biraz yavaş gelişen bir oyun olmasına karşın çocuklarımız sonuna kadar sabırla izlediler.

Festival kapsamında bir de atölye vardı. Frederic Herrera’nın bir grup gençle yaptığı 3 günlük atölye çalışması sonunda küçük de bir gösteri sundular.

 

Bir festival daha geçti, burada anamadığımız daha bir çok oyun çocuklarla buluştu. Devlet tiyatroları festival komitesinde yer alan arkadaşlar büyük bir özveriyle, gelen konuklarla ilgilendiler. Konukların, grupların farklı otellerde kalmaları birbirleriyle kaynaşmaları açısından bir engel teşkil ediyordu ve görevlilerin her birini ayrı otellerden toplayarak oyun salonlarına götürmeleri artı bir zaman kaybına da neden oluyordu. Bütün konukların bir arada olabildiği daha mütevazı bir otele sanırım hiç kimsenin itirazı olmaz sanırım. 

 

Devlet Tiyatrolarının  bu yıl üçüncüsünü düzenlediği festivali dileriz Ankaralı çocuklar daha uzun yıllar izleme fırsatı bulurlar…