Şalom Gazetesi, 1 Kasım 2006

 

 

Romantizm’den Paranoya’ya

 

 

Yeni tiyatro mevsimine iki Amerikan oyunu ile girdim. Uluslararası eleştirmenlerce her ikisi de “komedi” olarak adlandırılıyor – biri “romantik”, diğeri “kara” türünden... İkisinde de konu bir kadın ve iki erkek arasında gelişiyor ve her birinde sahneye giren genç erkek, öykünün tetikçisidir sanki. Ancak aralarındaki benzerlikler burada bitmekte, zira her ikisinde A.B.D. yurttaşlarının yaşam sorunları irdeleniyorsa da, ilki pespembe gözlüklerden bakıp yavanlığa varabilecek safça bir yaklaşım güderken, diğeri acı bir toplumsal eleştiri getirirmekle paranoya sınırlarını deşiyor...

 

 

Herkese yönelik bir “üçgen ilişkisi”

 

Oyunlarını yıllardır izleyip sık sık bu köşeme getirdiğim Tiyatro Kedi’nin yeni yapımı olan “Omuzumdaki Melek”, 1941 doğumlu Stephen Levi tarafınca 1979 yılında kaleme alındı. Evli ve dört çocuklu olduğunu bildiği Paul (Hakan Altıner) ile sorunlu bir aşkın pençesinde olan alımlı Donna (Ayda Aksel), çareyi New York East River’e atlayıp ölmekte bulunca, birden “meleği” (Teoman Kumbaracıbaşı) devreye girip artk “omuzuna” konacaktır! Böylece yaşamına girdiği Donna’yı hayata bağlamak için evine yerleşen melek, o gece ailesini terkedip sevgilisinin evine yerleşmeye gelen geçkin aşığı ile de görüşmek zorunda kalınca, al sana Amerikan türü bir salon komedisi..!

 

“Hiç ihale kaybetmedim” diyen Yankee timsali Paul ile Donna’nın “Charlie” adını verdiği ince ruhlu melek arasındaki ikilemi acaba kim kazanacak? Kendi deyişine göre “cehennem ile cennet arasında” bocalayan Donna, Paul’ün aslında iki sevgilisi daha olduğunu duyduğunda “karını ve dört çocuğunu affederim – ama diğer iki sevgilini asla!” türünden 1960’lı Doris Day’vari bir çıkış yapınca, uyanık moloz kaldırıcısı ile işi bitecek mi yoksa – cebinden çıkardığı iki Las Vegas uçak biletine rağmen..?

 

Güldürü öğelerinin tümü Amerikan’ca olması belki de o kadar rahatsız etmiyor izleyiciyi – bunları cnbc-e’de izlenilen vasat komedi filmlerinden alışıktır beldi de; daha çok göze batan, Roza Erdem’in bire bir çevirisidir – hadi, “paramı geri istiyorum” belki başka türlü çevrilemez, ancak “seninle benim armada büyük bir sorun çıkar” yerinde başka bir tümce düşünülemez miydi, hele “Ren geyiği Rudolf” benzetmesine ne buyurulur – acaba “Rudolph, the “ isimli Noel şarkısını Profilo Alışveriş Merkezi’nin seçkin konuklarından bilen çıkacak mı acaba..?!

 

Oyunun en hoş sürprizi, ilk kez izlediğim Teoman Kumbaracıbaşı’nın taptaze ve doğal sahne başarımıydı. Ayda Aksel’i ise, aynı sahnede izlemiş olduğum “Yarım Bardak Su” ve özellikle Ölümüne Suçlu” oyunlarına kıyasla bu kez daha zayıf buldum. Günümüz zor şartları altında bocalayan tiyatrolarımızın az masrafla iyi oyun kotarma çabalarını her dem alkışlamak gerek; ancak, sahne ve giysi tasarımını birlikte üstenmiş Ali Yenel, Paul’a her iki perdede (sevgilisine “kaçtığı” akşam ile işe girmeden uğradığı ertesi sabah) niye aynı pantalonu giydirir? – Hakan Altıner’in, anladığım kadarıyla dar bir bütçe ile iyi niyetle seçip yönettiği bu oyun, bakalım izleyicisini bulabilecek mi?

 

 

 

Sadece yetişkinler için “sert içerik”li...

 

Bu oyuna kıyasla, Tiyatro DOT’un Eylül sonunda sahnelemeye başladığı “Böcek”, Almanları terimiyle “starker Tobak” (sert tütün) sayılabilir – belki de, sadece bu oyuna kıyasla değil..! Okurlarım belki anımsayacaktır, geçtiğimiz mevsimde “yılın tiyatro olayı” düzeyinde gördüğüm DOT, ülkemiz için oldukça yeni sayılan, İngiliz kökenli “In-Yer-Face-Theatre” türünde oyunlar sergiliyor – ve 2005/2006 mevsiminde izlediğimiz dört oyunu salt bu türdeydi – “izleyicilerin suratlarına” patlayan birer tokatmış gibi şiddet, aşağılama ve sahnede sergilenen cinselliği içeren bir tiyatro biçiminde...

 

Bu kez, gördüğümüz diğer oyunları gibi İngiliz yazarlarından değil de, A.B.D.’de Pulitzer Tiyatro ödülü’ne aday gösterilmiş Oklahoma’lı aktör/yazar Tracy Letts’in kalemindendir, “Bug/Böcek”. İzleyicilerin oturduğu her iki tarafın camlar ile ayrılmış dikdörtgen bir motel odasında geçiyor oyunun her iki perdesi. Silahlı soygun yüzünden hapse girmiş ve şartlı olarak salıverilmiş eski kocası Goss’dan gizlenmek için bu motel odasına sığınmış Agnes’in Lezbiyen arkadaşı R.C.’nin beraberinde gelen gizemli genç Peter’in derisinin altında, gerçekten böcekler mi var? Dahası, bu “afit”lerin (aphididae = yaprak biti) yumurta keseleri, Körfez Savaşı’na katılmış Peter’e bir ordu hastanesinde askeri doktorlar mı zerketmiş? Bunlar, önce A.B.D. yurttaşlarına, ardından tüm insalara yayılacak, bu gezegende yaşayan herkesi denemtim altında tutacak, gizli bir gücün yarattığı bir salgın mı yoksa..? Çocuğu bir süpermarkette kaybolmuş, uyuşturucu bağımlısı Agnes, önce acıyıp odasında yerde yatmasına izin verdiği, çok geçmeden aşık olduğu Peter’in her yanına yayılmış, derken ona da bulaşan bu mikroskopik böcekleri kendisi de gerçekten hissediyor mu? Danıştığı arkadaşı, hiç bir şey görmüyor – yoksa R.C. de mi bu komplonun bir parçasıdır?

 

Oyunun ilk 15-20 dakikası aslında bir polisiye öykü gibi gelişiyor: Daha izleyiciler yer alırken çalmaya başlayan telefon, odaya giren Agnes’in birkaç kez yanıt vermesi, ancak öbür yandaki sessizlik, derken R.C.’nin bir yabancı erkek ile odaya gelmesi. “In-Yer-Face” öğeleri, eski kocası geldiğinde belirmeye başlar, özellikle Agnes’in ciddi biçimde hırpalandığı ilk dövüş sahnesiyle... Diğer bölümler ise, bu türün tüm gereklerini gerine getiriyor – edep sınırlarının çok aşağılarında seyreden bir dil ve sahnedeki beş kişinin ikili/üçlü kavga sahnelerindeki tükürme, kan dökme sınırına varacak aşırı şiddetin yanısıra uyuşturucu kullanımı ve sevişme sahneleri gibi.

 

Tüm bu görsel aşırılıkların arkasında bir öykü ve iletiler de yok değil, kuşkusuz – her tarafımızı sarmış makinalar, okul eğitimine güvenmeyen bir babanın oğlunun asıl bilgilerini TV’den edinmesi gibi ironik saptamalar; savaşın anlamsızlığı ve yozlaştırıcı etkisi; beri yandan travmaları da yenmeye çalışan aşkın gücü (“başkalarıyla anlamsız şeyler konuşmaktansa, seninle böcek konuşmayı yeğlerim…”) gibi; öte yandan, çeşitli simgeler de uçuşuyor – oda tavanındaki ses kayıt aygıtı (bug) ile böcek (bug); tavandaki havalandırma pervanesi ile sık sık duyulan helikopter sesleri gibi...

 

Ankara Devlet Tiyatrosu çıkışlı Tülay Günal (Agnes) ve özellikle Serhat Kılıç (Goss), ancak ilk kez izlediğim Alper Kul (Peter) da iki saati bulan bu zor ve de zorlu oyunda göz doldurup, yeni tiyatro sezonunun ses getirecek birer ikonları oldular bile..! Murat Daltaban’ın yönetimi kara komedi öğesini arka plana itmiş, zaman zaman bir bilim kurgu öyküsünü anımsatan oyunu daha bir toplumsal eleştiri (belki de biraz “politik tiyatro”) düzeyine çıkarmış. Ömer Sarıgedik’in olağanüstü etkili ses tasarımı, gerilimin tırmanmasına çok büyük katkıda bulunuyor; Akın Nalça’nın yarattığı otel odası ise, gerek uygun görselliği, gerekse bir çeşit “özel koreografi” ile kotarılmışa benzeyen dövüş sahneleri için uygunluğu ile göze batıyor ki, bunlar dahil tüm devinimlerin altını çizen Kemal Yiğitcan’ın DOT’da artık alışık olduğumuz yetkin ışık tasarımı da alkışlanmaya değer. Füsun Günersel’in çevirisine gelince, bu oyunda da bazı gereksiz “AmerTürkçe”likler göze batıyor – “seni görmek isterim” veya “affedersin”ler gibi; öte yandan, örneğin “masturbation”u “31 çekmek” gibi, bu türe uygun biçimde çevirmiş olması, ayrı bir cesaret örneğidir! Oyundaki bazı incelikler ayrıca göz dolduruyor – Peter’in kullandığı ağrı kesicinin, A.B.D.’de satıldığı gibi bir plastik kutunun içinde olup, kapağının kendine özgün bir ses ile açılması, veya kişilerin heyecan içinde aynı anda, yani “üst üste” konuşmaları gibi – tıpkı gerçek yaşamdakine uygun...

 

Şalom Gazetesi, 27 Aralık 2006

 

 

Uyumsuz tiyatronun bir başyapıtı...

 

 

 

Geçtiğimiz hafta içinde, “Tiyatro... Tiyatro” Dergisi’nin 2005/2006 sezonu ödülleri dağıtıldı. Dokuz eleştirmenden oluşan jüride yer alırken, benim de oy verdiğim “Aymazoğlu ve Kundakçılar”, Yılın En Başarılı Yapımı seçildi. İzin verirseniz, jüri üyelerinden istenen ve derginin Ocak sayısında da yayımlanacak olan bu konudaki “gerekçeli karar”ımın bir bölümünü sizinle paylaşmak isterim: “... Bana kalırsa, tiyatro her şeyden önce uyarmalıdır – ve bu bağlamda, izleyicilerini sarsmalı, onları uyandırmalıdır. Bu görevi en başta Avrupalılar üstlenmiştir, kâh uyumsuz tiyatroda (...), kâh hemen savaş sonrası Alman ve İsviçreli politik tiyatro yazarlarının yapıtlarında (...). İşte, “Biedermann ve Kundakçılar” oyunu ile her iki grubun kesişmesini sağlamış Max Frisch’in bu (kendi kanımca) başyapıtı, Nazi dönemi öncesi Alman halkının sıradan bir temsilcisinin kabul edilemez körlüğünü oldukça absürd biçimde sergilerken, Genco Erkal bu “aymazlığı” günümüze taşıyarak “turnayı gözünden vurmuş”: “Aymazoğlu ve Kundakçılar”, 2005/2006 sezonunda bana göre “ideal tiyatro olgusu”na en çok yaklaşan yapımdır – özgün konusunun yanı sıra olağanüstü vurucu uyarlamasıyla, iki başkişisinin oyun gücüyle, itfaiyeciler korosunun sözleri/devinimleriyle, müziğiyle, özellikle oyunun ilk ve son sahnelerinde hedeflerini iyi vuran ışık tasarımıyla. Bu oyunu “yılın yapımı” için önerirken, hiç de fazla düşünmem gerekmedi..!

 

Ne yazık ki, bu olağanüstü oyunu Dostlar Tiyatrosu’nun aynı kadrosuyla artık izleyemeyeceğiz... Nedeni ise, oyunun başarısında çok büyük katkısı olmuş Erdem Akakçe’nin bu topluluktan ayrılmış olmasıdır. Ancak – çoğu kez olduğu gibi – kişiler gider, kurumlar kalır... Dostlar’ın yeni oyunu, neredeyse kırk yaşını dolduracak olan bu önemli topluluğun bir diğer kilometre taşı olacağa benziyor.

 

 

Bağımlılık – ve bağlılık...

 

Ionesco ile birlikte uyumsuz tiyatro’nun baş temsilcisi olan Samuel Beckett’in yüzüncü doğum yıldönümünü kutlamak üzere İstanbul Tiyatro Festivali’nde sergilenen “Godot’yu Beklerken” ve “Mutlu Günler”in yanı sıra, yazar ile birlikte çalışmış Pierre Chabert’in Dostlar Tiyatrosu’nda sahneye koyduğu “Oyun Sonu”, daha sonra Peter Brook'un Paris Bouffes du Nord Tiyatrosu'nda turnedeydi – ve şimdi yeniden İstanbul’da..!

 

İrlandalı Beckett ilk oyunlarını, ancak gençliğinde öğrendiği Fransızca dilinde kaleme almıştır –  “En attendant Godot” (1952) ve “en sevdiğim oyunum” olarak tanımladığı “Fin de partie” (1957) gibi. Çoğu yorumcu tarafınca başyapıtları sayılan bu iki oyunun bazı karşıtsal benzerlikleri hemen göze çarpar: “Godot”da beklenilen belirsiz bir kişi/olay ise, burada “son”dur, kuşkusuz... İlk oyun ufukta mehtabın doğduğu ucsuz bucaksız doğada geçerken, şimdi sadece iki küçük penceresi bulunan kapalı bir odanın içindeyiz... Oyunların ortak yönleri ise, ikişer başkişi ve onların gölgesinde ikişer kişinin daha yer alması ve, en önemlisi, aynı sorunları irdelemeleridir: Issız ve yabancılaşmış bir dış dünyanın karşısında insanoğlunun yalnızlığı, umutsuzluğu ve varoluşun anlamsızlığı...

 

“Oyun Sonu”ndaki başkişiler, kör ve felçli olan Hamm ile topallayan uşağı Clov’dur. Hamm tekerlekli sandalyesinden kalkamıyor, Clov ise kemiklerindeki bazı anormallikler nedeniyle oturamıyor. Oyunun odak kişisi olan benmerkezci Hamm, Clov’a tam anlamıyla hakimdir, boynuna asılı duran düdüğünü her çaldığında, Clov koşarak yetişir ve aldığı emirleri hiç karşı çıkmadan yerine getirir. Öte yandan Hamm’ı terk edeceğini sık sık yinelemesine karşın, bunu bir türlü yapamaz – nedeni ise, yiyeceklerin bulunduğu kiler kapısının kilit şifresini ancak Hamm’ın bilmesidir... Buradan anlaşılıyor ki, böylesine karşılıklı bir bağımlılık içinde olan bu iki insan, ayrılamayacak biçimde birbirlerine bağlıdır – eğer Clov Hamm’ı gerçekten bırakıp gidecek olursa, sadece onun ölümüne neden olmayacak, kendisi de dış dünyada yok olacaktır..!

 

Oyundaki diğer iki kişi, Hamm’ın babası Nagg ve annesi Nell’dir. Bu iki yaşlının her iki bacağı bir trafik kazasında kopmuştur ve o günden bu yana, odanın yan tarafında duran iki büyük varil içinde yaşamaktadırlar – Hamm’a (bu kez karşılıksız olarak) bağımlı biçimde...  O ise, yaşlı anne ve babasına karşı da oldukça acımasız davranır, onları susturmak için Clov’a sık sık varil kapaklarını kapatmasını emrettiği gibi.

 

Bu dört kişinin bulunduğu yamuk beton duvarlı ve iki küçük pencereli odanın dışında, anladığımız kadarıyla, büyük bir “hiçlik” uzanıyor... Bu ölü dünya, Hiroshima/Nagasaki’den on iki yıl geçtikten sonra yazılmış oyunda bir nükleer savaşın ardından mı oluştu, yoksa insanoğlunun er veya geç dünyasını yitireceğinin bir öngürüsü müdür, bilinemez; önemli olan, toplu bir “son”un öngününde bulunmamızdır – öte yandan, Clov’un dürbün ile dışarıya baktığı sağ pencereden günün birinde gördüğü tek insan, bazı iyimser yorumcularca İsa = yeniden yaratılış/doğuş olarak tanımlanırken, bu sahne onlar için oyunun odak noktası olarak görülür!

 

 

Yorumlar – ve ustalar...

 

“Oyun Sonu”, hemen her tümcesinde derin göndermeler ve simgeler bulunduran bir yapıttır, örneğin Hamm’ın görmeyen gözlerinin, Clov’un onun için dışarıya baktığı iki pencere olarak gösterilmesi gibi – başkişilerin isimleri hakkında bile çeşitli kurgular yaratılmıştır, Hamm = “homme” (erkek), “hammer” (çekiç) ile Clov = “esclave” (köle), “clou” (çivi) gibi... Bu iki başkişinin birbirlerine zıt durumu ile bundan oluşan karşılıklı bağımlılık, bazı yorumcular tarafınca bölünmüş bir kişiliğin öne çıkarıldığı bir “monodrama” (tek kişilik oyun) olarak da görüyor bu yapıtı! Bu görüşe katılmasak da şurası kesindir ki, “Oyun Sonu” en başta bu ikilemden yaşam almaktadır – sahnede izlediğimiz ana devinim, Clov’un Hamm’ı terk edip etmeyeceği konusunda düğümleniyor...

 

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ile Dostlar Tiyatrosu’nun ortak bir yapımı olan “Oyun Sonu”, Beckett’in yakın dostu ve yazarın birçok oyununu yönetmiş, ayrıca 1981’de Beckett’in de desteğiyle Paris’te Hamm rolünü üstlenmiş Pierre Chabert tarafınca yönetiliyor. Oyunun yeni çevirisi Genco Erkal’a ait. Avigdor Arikha’nın yalın dekoruna diyecek bir şey yok; ne var ki, özellikle Nell’in sahnenin arkasından variline girip çıkmasının görülmesinin önünü almalıdır, Dostlar’ın teknik ekibi. Barbara Hut’un, özellikle Clov’un Buster Keaton’vari görünümünün altını çok iyi çizen giysileri kusursuz; Genevieve Soubirou’nun ışık tasarımı ise, klostrofobik oda havasını iyi yansıtıyor.

 

Sahne sanatçılarına gelince, Festival gösterimlerinde Erdem Akakçe’nin üstlendiği Nagg rolünü ondan devralmış Hikmet Karagöz görevini yerine getirirken, Meral Çetinkaya’nın içindeki oyunculuk ateşi, Nell’in kısacık canlandırılmasının dışına fışkırmaya çalışıyor adeta..! Genco Erkal, her zamanki sağlam oyun gücünü bu kez sadece kısıtlı el harekteleri ve – gözlerin bile olamadığı! – yüz anlatımının yanı sıra, sözleri ile sergileme durumunda; ne var ki, bunun üstesinden de başarılı biçimde geliyor, büyük usta – özellikle oyunun hemen başında Hamm’ın uykudan uyanış sahnesine dikkat! Oyunun yıldızı ise hiç kuşkusuz, Bülent Emin Yarar’dır. 2004/2005 sezonunda “Çayhane”deki başarımıyla “Tiyatro... Tiyatro” Dergisi En Başarılı Erkek Oyuncu Ödülü’nü almış olan sanatçı, bu kez de olağanüstü sahne devinimi, rolüne uygun çarpık bakışları ve özellikle içindeki bağımlılık/başkaldırıcılık ikilemini büyük bir inandırıcılıkla dışa vurmasını bilmiş...

 

Yıllardır politik tiyatro ile özdeşleştirdiğim Dostar Tiyatrosu, bu yazının girişinde sözünü ettiğim Max Frisch’in “Biedermann”ını “Aymazoğlu ve Kundakçılar” olarak uyarladığında, siyasi ile uyumsuz (absürd) tiyatronun bir kesişmesini sunarken, bu türe de el sallamıştı – ve ne mutlu bizlere ki, şu sıralarda uyumsuz tiyatronun başyapıtlarından biri ile karşımızda. Bu güzel olanağı değerlendirmeden etmeyin, sevgili tiyatroseverler..!

 

 

Şalom Gazetesi, 10 Ocak 2007

 

 

“İstanbul 1955”e uzanalım...

 

 

Bugünmüş gibi anımsıyorum, 1968 Alman Lisesi son sınıfındayken bir söyleşi için okulumuza gelen ünlü Alman politik tiyatro yazarı Heinar Kipphardt, “Edebiyat dalları arasında en etkileyici olanı, hiç kuşkusuz tiyatrodur...” diye savlamıştı – “ve bunlar arasında, politik tiyatro!” Sahne sanatlarına karşı aşkımı, atom bombasının yaratıcılarından J.Robert Oppenheimer ve Yahudi Soykırımı mimarlarından Adolf Eichmann hakkındaki oyunlarıyla bizleri derinden sarsmış olan bu yazara borçluyum – ve özellikle bu tür “uyarıcı” oyunlara karşı özel...

 

Ülkemizdeki politik veya “belgesel” tiyatro bayrağını 1960’lı yıllarda açmış olan Dostlar ve AST’ye, son yıllarda ise Mahir Günşıray’ın Oyunevi’nin ardından Tiyatro Pera da katılmıştır. Devlet Tiyatrosu kökenli Nesrin Kazankaya’nın kurduğu yetkin tiyatro lisesinin yanı sıra  yönetmen ve bazı oyunların yazarı olarak emek verdiği alçak gönüllü sahnede, Ariel Dorfman’ın Şili türü diktatörlüğü gözler önüne seren “Ölüm ve Kız”ından, Bosna’daki etnik faşizmi işleyen “Dobrinja’da Düğün”e kadar birkaç ilginç politik oyun izleyebildik. Oysa ki, Kazankaya “Hiç bir oyunumda direkt olarak politik olayları anlatmıyorum...” diyor, Metin Boran’a Evrensel Gazetesi için verdiği bir söyleşide; “İnsan yaşamının öznelliği üzerinden giderek, kendiliğinden çaresiz ve kaçınılmaz olarak sosyo-politik durumlara ulaşıyoruz...”

 

Yeni yazdığı ve yönettiği “Şerefe Hatıralar” oyununda da öyle: “Ezici müdahaleler olmadan bir arada yaşayabilecek kimliklerin parçalanmasının nedeni, farklı düşünceler değil, farklı düşüncelere tahammül edemeyen siyaset anlayışıdır...” (program kitapçığındaki giriş yazısından). Aynen Dobrinja’da olduğu gibi, bir avuç insanın, siyasi/toplumsal gelişmeler karşısında çabalamaları, savaşmaları ve – kırılmaları, çökmelerine tanık oluyoruz.

 

 

Bir dönüm yılı...

 

Tiyatro Pera’nın satranç tahtasında bu kez altı taş var – üçü yüksek derecede simgesel: Kentsoylu/varlıklı Celiloğulları ailesinden, aralarındaki sevgi sanki kardeşlik düzeyini aşan şık/alımlı Sanay ile gazeteci/çevirmen ve “devrimci” (?) Suat’ın yanısıra Sanay’a tapan yakışıklı eşi, yüksek düzeyde bürokrat/iktisatçı Celal. Diğer üç kişi ise, Suat’ın sevgilisi Nedret ile daha sonraki bir dönemde karşımıza çıkan Celiloğulları’nın büyümüş kızları Berin ve ailenin ahçısının “gerçek” devrimci oğulları, meyhaneci  Kemâl... Mekânlar – ailenin Nişantaşı’ndaki lüks apartman dairesi, Ayvalık sahili ve İstanbul’da bir meyhane... Zaman – 1954/55 yılbaşı gecesinden başlamak üzere, o yılın çeşitli dönemleri, bu arada 7 Eylül sabahı ile 1970’lerde bir gün...

 

“Niye 1955?” diyecekseniz – bu yılın, Türkiye demokrasi evrimininde belki de bir dönüm noktasını oluşturduğu için... Tek parti dönemini kapatan 1950 yılındaki demokratik bir seçim ile Demokrat Parti’nin hükümeti oluşturmasının ardından, demokrasi kurallarına uyulmadığı söylenen bir sonraki seçim ile 1955’de yeniden iktidar olur ve bu yıldan başlamak üzere demokratik geleneklerin ayaklar altına alınması sonucu, gene beş yıl sonra, demokrasiye yakışmayan bir yoldan Demokrat Parti tarihe karışır – öte yandan, 1960’da halka verilen son derece demokratik anayasadan yeterince yararlanılamayacak ve 1970’ların çehresini oluşturan, gene demokrasi kurallarına uymayan gelişmeler olacaktır.

 

Kişilere geri dönecek olursak: Saygın Celiloğulları ailesine damat olan yetenekli ve ağzı iyi laf yapan, o “devrin adamı” Celal, ailenin birikmiş varlığının rantlarıyla geçinen şair ruhlu Suat ile pek geçinemiyor – yabancı yatırımları “gerçek bir devrim” olarak adlandıran bürokrat ile özgürlükçü gazetecinin düşünceleri birbirlerinden çok uzak... Ne var ki, ayrıntıları bir yana, nedeni dahi oyun boyunca bir türlü ortaya çıkmayan hükümet karşıtı bir yazısı/söylemi/eylemi (?) üzerine Celal, kayınbiraderinin İstanbul’dan kaçmasına yardımcı olur, Sanay’ın ısrarıyla.  Suat’ı bundan böyle Ayvalık’ta sürgünde görüyoruz – ve orada girdiği derin depresyondan onu sevgilisi Nedret dahi kurtaramıyor. Kardeşinin ayrılmasından sonra Sanay eşinden gittikçe uzaklaşır, Fransa’da okumaya başlamış kızları Berinin yanına gider, Celal ise devlet hizmetindeki işinden ayrılır – aile dağılmıştır...

 

 

İç içe gelişen iki dönem, iki öykü...

 

Oyunun yazarı Nesrin Kazankaya ile dramaturg Şafak Eruyar, Türkiye’nin o yıllarda içinde bulunduğu geçiş dönemini ustalıklı biçimde yakalamasını bilmişlerdir. Her mahallede bir milyoner yaratacak, ABD güdümlü (“planlı”) kalkınma politikası ile ona çarpan 6/7 Eylül olayları, Beyaz Rus/Yahudi gazeteci Erol Güney’in bir yazısı nedeniyle sınır dışı edilmesi, “Stalin bataklığında gömülen şair” (Nazım Hikmet) ile “ormanda sırından vurulan yazar”a (Sabahattin Ali) göndermeler, derken üniveriste gençliğinin hükümete başkaldırma hazırlıkları – tümünün önünde ise smokinli ve şampanyalı yılbaşı partisi, Cole Porter’in “I Love Paris” ezgileri veya tango nağmeleriyle Suat/Sanay/Celal’in dans sahneleri – ve arada bir, 15-20 yıl sonralarına atlamalar: Berrin Fransa’dan yeni dönmüştür – bavulu elinde, soluğu Kemâl’in küçük meyhanesinde bulur, orada geçmişi anımsamak için... Orada öğreniyor ki, babasının ahçısının oğlu, çocukluk arkadaşı (belki de ilk aşkı), altmışlı yılları yetmişlere bağlayan dönemin devrimcisi hapis yatmış, sancılı günler geçirmiştir.

 

İç içe gelişen iki dönem, iki öykü; bunlara “flashback” mi diyelim, yoksa –1955 yılı olaylarının daha ayrıntılı biçimde işlenmesiyle– “ileriye dönüşler” mi, önemli değil – önemli olan, sahnenin sol arka planında duran yarı saydam cam pano ve Yüksel Aymaz’ın çok başarılı ışık tasarımıyla bu iki dönemin çok başarılı biçimde gözler önüne getirilmesidir. Tiyatro Pera’nın kendine özgü, izleyiciler ile aynı düzeyde olan alçak gönüllü sahnesi, Şirin Dağtekin’in minimalist, ancak çok işlevsel sahne tasarımı ile en uygun biçimde kullanılmış. İki rol üstlenen Tiyatro Pera mezunu (şimdi eğitmeni) Başak Meşe, 1970’lerin Berin’i olarak, 1955’lerin Nedret’inden daha başarılı, kanımca. Diğer iki başoyuncuyu ilk kez izledim; Muhammet Uzuner Celal olarak temiz bir oyun çıkarıyor,  Mehmet Aslan ise –biraz da Suat’ın daha duygusal özyapısı nedeniyle olsa gerek– izleyici ile daha çok yakınlaşabiliyor. Oyunun temel direği, perde akasından olduğu gibi, bizzat sahnenin üstünde de hiç kuşkusuz Nesrin Kazankaya’dır – “Dobrinja”da Ayşe Lebriz ile arasında paylaştırdığım alkışlarımı, bence bu oyunun odağını oluşturan devinimleriyle en başta kendisine yönelttim...

 

“Şerefe Hatıralar”ı muhakkak izlemelisiniz – kimileriniz anılarınızı tazelemek, o dönemi yaşamamış olanlar ise bu döneme bir pencere açmak için – ancak en başta, mükemmel bir şekilde hazırlanmış program kitapçığında belirtildiği gibi “bir arada yaşayabilmek” yeteneğini yitirmemek için...

 

 

Şalom Gazetesi, 10 Ocak 2007

 

 

 

“Azınlık”ları çoğaltmak…

 

 

 

Tüm kötümser yorumlara karşın, kentimizdeki sahne yaşamı başdöndürücü bir hızla gelişiyor, sevgili tiyatroseverler… Yeni oyunların art arda devreye girmesi bir yana, ortak çalışmalar başlatılıyor, yeni gösteri yerleri açılıyor, galalar sürüyor – biz de bunlara zor yetişiyoruz!

 

 

“Istakozun çığlığı” gibi…

 

Profilo Kültür Merkezi’nde dört yıldır değişik türde oyunlar sergileyen Tiyatro Kedi ile oldukça yakın bir ilişkimiz oluştu. “Yakın” derken, “özel” değil – topluluğun yöneticileri İpek ve Hakan Altıner ile tiyatrolarının dışında, bazı gala fuayelerindeki kısa sohbetlerimizi saymayacak olursak, hiç beraber olmadık, ancak tüm oyunlarını gördüm ve hemen hepsini değişik medya ortamlarında eleştirdim, olumlu ve olumsuz biçimde… Bu tiyatro hakkında son olarak “Tiyatro.. Tiyatro..” dergisinde yayımlanan oldukça ayrıntılı genel bir değerlendirmem üzerine, yapımcı İpek Altıner “size son zamanlarda oyun beğendiremiyoruz – Dilek Hanım ile birlikte kotardığımız yeni yapımımızı bakalım nasıl bulacaksınız?!”  diye takılmıştı.

 

Dilek Türker ise, kendi tiyatrosunda (“Ayna”) yıllardır izlediğim ve bu sayfada da sık sık irdelediğim çeşitli tek kişilik oyunları ile çok değer verdiğim bir sanatçıdır. Sarah Bernard’ın iç dünyasını sergileyeceği bu rolünü merakla bekliyordum…

 

Kanada’da oldukça sevilen, 2002 yılında “Walter Carsen Sahne Sanatları Ödülü” sahibi John Murrell’in “Sarah”, Fransa’da ise Fanny Ardant’ın başrolünde “Le cri de la langouste” alt başlığını taşıyan oyunu, Esin Talu Çelikkan’ın çevirisiyle bizde “Yaşam Bir Oyun” adıyla sahneleniyor. Olağanüstü yetenekte bir oyuncu, usta bir bir heykeltraş, tartışmalı bir yazar, kısacası sıra dışı bir kişi olan, tüm dünyanın bildiği adıyla “Tanrıça Sarah”, Dilek Türker’in yıllardır beklediği bir rol olsa gerek… İki perdelik bu oyun, “Tosca”yı canlandırırken geçirdiği bir kaza yüzünden sağ alt bacağı kesilmiş olan 77 yaşındaki Sarah Bernardt’ın Güney Fransa kıyısındaki evinin terasında geçen bir gün ile ardındaki geceyi kapsıyor. Yıllardır yanından hiç ayrılmayan sekreteri Georges Pitou’ya (Erol Keskin) anılarını yazdırırken, sanatçının yaşamına damgasını vuran annesi, başrahibe Sofie, organizatör Garett, bacağını kesen cerrah, yazar Oscar Wilde gibi kişiler birer birer  geçmişin gölgesinden sıyrılıp bu terasa geliyorlar. Yakıcı Akdeniz güneşi batana dek ve gece sabaha dönmeden maceralı, renkli ve gizemli geçmişindeki yolculuğuna katılıyoruz, Henriette Rosine Bernard olarak 1844’de Yahudi bir anneden doğma, 70 yaşında bacağından olan ve 79 yaşında ölmeden bir yıl öncesine dek sahneden çekilmeyen bu tiyatro dehasının….

 

Tiyatro Ayna ve Kedi’nin bir işbirliği olan bu yapımda Dilek Türker, tüm oyunlarının çevre ve giysi tasarımının yaratıcısı, sahnelerimizin bu konudaki ustası ve “hocası” Osman Şengezer’i beraberinde getirmiş – ve çok “iyi” de yapmış; gerek aşırı renk ve biraz da “kitsch”e kaçan dekorlar, gerekse sanatçının kostümleri, tam da yerine oturuyor… Yönetimi üstlenen Hakan Altıner, metni bazı yerlerde oldukça durağanlaşan oyunu sağlam bir biçimde götürüyor; bugüne dek tek kişi olarak sahnede görmeye alışık olduğumuz Dilek Türker’i gene odağa alırken, tiyatromuzun büyük isimlerinden Erol Keskin üstadı uygun bir “gölge” olarak tasarlamış, onu da arada bir öne almaya çalışarak – Oscar Wilde rolünde, veya Sarah’nın “ebedi” aşığı görünümünde… Ne var ki, son olarak Tiyatrokare’nin “Salı Ziyaretleri”nde ayakta alkışladığımız üstad, izlediğimiz prömiyere yeterince hazırlanmamışa benziyor. Bu nedenle oyunu ileride bir kez daha izlemeyi düşünüyorum; sizlere de en erken olarak 18 Şubat veya, belki daha da iyisi, 7, 8 ile yeniden gösterime gireceği 22 veya 31 Mart tarihlerini öneririm.

 

Ancak hangi gün olursa olsun – bu oyunu kaçırmayın – salt Dilek Türker’i sahnede görmek için olsa bile..! Yaşlanmış, yıpranmış, önemli uzuvlarının birini yitirmiş olmasına karşın halen “ayakta” kalmaya çabalayan ve yalnız bırakılma korkusu içinde kalmış bir sanatçının haykırışlarını, kaynar suya atılmış “ıstakozun çığlığı”nı olağanüstü biçimde dışa vuran bir sanatçıyı izlemek için…

 

 

Haydi, yatağa..!

 

Geçtiğimiz hafta içinde bir galaya daha katıldık – son günlerde tüm tiyatroseverlerin gündeminde olan, Galatasaray Lisesi’nin sağındaki sokakta bulunan büyük garajın altındaki “garajistanbul”da. 5. Sokak Tiyatrosu’nun kurucuları ve oradaki yapımları ile büyük beğeni kazanmış Övül ve Mustafa Avkıran’ın yarattıkları bu çok amaçlı sanat ortamı (veya “hangar”ı), kendi deyimleriyle “…Türkiye’de farklı disiplinlerdeki çağdaş sanat kültürü birikimini seyirci ile buluşturmayı, yeni bir seyir ve seyirci kültürü yaratmayı hedefliyor”. 47 sanatçının biraraya geldiği bu ortak girişim sonucu, Mayıs sonuna dek yer alacak gösteri programı belirlendi. Sahne yapımlarıyla Naz Erayda, Emre Koyuncuoğlu, Şahika Tekand-Studio Oyuncuları, Ve Diğer Şeyler Topluluğu, Tiyatrotem ve 5.Sokak Tiyatrosu karşımıza çıkacak, dans gösterilerinde ise Devinim Tiyatrosu, Noland ve TalDans gibi toplulukları izleyeceğiz.  Cumartesi geceleri müzik – Kardeş Türküler, Sema, Feryal Öney ve Shaman World Music Production; her ayın son Cumartesi geceleri ise edebiyat okumalarına ayrılmış: Murathan Mungan’ı 27 Ocak’ta dinledik, önümüzdeki iki ayda ise  Elif Şafak ve Oruç Aruoba sırada.

 

Son yıllarda yaratıcılığı ile gittikçe öne çıkan tiyatrocu/dansçı Emre Koyuncuoğlu’nun tasarladığı/yönettiği “Arıza”, kendi belirlemesine göre “ikili ilşkiler üzerine ironik bir deneme”. On bir kişinin yer aldığı sahne, iki kişilik bir yatak… Çoğu kez yaşamımızın temelinin atıldığı (dolayısıyla “arıza”nın başladığı), küçümsenmeyecek bir bölümünün geçtiği ve –olağan koşullar altında– sona erdiği yer…  İşte bu sınırlı alanda çeşitli karşılaşmalara tanık oluyoruz, genellikle “karşı cinsten”. Bunların önemli bir bölümü, dans ağırlıklıdır – “yatay biçimde”! Kimi estetik, kimi ironik, bazıları sempatik, birkaçı “dandik” (= sahte, düşük nitelikli, kötü; bknz. H.Aktunç: Türkiye’nin Büyük Argo Sözlüğü; 1.baskı, 1998). Koyuncuoğlu’nun dans ekolü ne yazık ki ağır basıyor, aslında çok verimli olan bu konuda (ah, neredesiniz, Schnitzler/Schwab/Günşıray’ın “Reigen/Döne Döne”leri..!). Kısıtlı sözel bölümlerde Genco Erkal ekolünden büyük sanatçı Erdem Akakçe ile ilk kez izleyip topluca beğendiğimiz İzmit Şehir Tiyatrosu kökenli Betül Çobanoğlu öne çıkıp, bir eleştirmen ağabeyimin “sam üstünde dakdağan!” olarak adlandırdığı bu gösteriyi kurtarmaya çalışıyorlar…

 

garajistanbul’un kuruluş bildirisinden (“manifestosu”ndan) birkaç tümce: “Zamanı geldi…  Bir tasarım kültürü, bir seyir ve seyirci kültürü yaratmanın ve bunu sürekli kılmanın zamanı geldi… Bildiklerimize, biriktirdiklerimize inanarak, çoğaltarak, dönüştürerek oluşturduğumuz bir gücümüz var artık. -İstanbul’un göbeğinde, günde üç milyon insanın yürüdüğü Beyoğlu’nda, Anadolu kültüründen beslenip kendi kültürünü yaratacak, dünyadaki herkesin kolayca ulaşabileceği, buluşabileceği bir muhabbet alanımız var. - Varolan işleri görünür ve sürekli kılmak için garajistanbul var artık…”

 

Sarah Bernardt ise, kendisine hiç de has olmayan değişik bir alçak gönüllülükle şöyle söylemiş: “Tüm yaşamımın tek amacı ‘isteklerimin doğrultusunda gitmek’ oldu. Aslında hayat, çok uzun yaşayanlarımız için bile çok kısa. Bu kısacık yaşamda bizler; bizi bilen, değerimizi anlayan, bizleri yargılayabilen, affedebilen ‘azınlık’ için yaşamalıyız.”

 

Bu dev sanatçının yöneldiği “azınlık”tan, garajistanbul’un sözünü ettiği “herkes”e ulaşabilmek ne derece kolaydır, bilemem – kısa gündeki umudum, bu yeni sahnede nitelikli oyunlar görebilmektir…

 

Şalom Gazetesi, 7 Şubat 2007

 

 

Bu akşam “Antilop” mu, “Pişirilmiş Koca” mı yersiniz?

 

 

 

 

Konusunda Türkiye’nin tek dergisi olan “Tiyatro… Tiyatro”nun, artık gelenekselleşmiş yıllık Tiyatro Ödülleri Seçici Kurul Üyeleri’ne ilettiği 2 Şubat tarihli son oyun istesi, yirmi biri ödenekli, yirmi ikisi özel tiyatrolar tarafınca sahnelenmiş toplam kırk üç yapım içeriyordu… Hiç kuşku yoktur ki, sezonun ilerlemesiyle bu sayı altmışı geçecektir. Oy verecek eleştirmenlerin, adil bir seçim yapabilmeleri için, bu oyunların en az üçte ikisini izlemeleri gerekir. Şu ana kadar görebildiklerim ancak yirmiyi buluyor – yani, daha işim çok..! Öte yandan, izlediğim oyunların tümünü sizlere burada sunabilmek için ne yerimiz, ne de benim vaktim var, sevgili tiyatroseverler! Kaldı ki, 1000 sözcüğü aşmamasını çalıştığım bu yazılarda iki oyundan fazlasını irdelemenin anlamı yoktur, yapımların “hakkını verecek” olursak… İşte bugün iki oyun daha:

 

 

Sahnede görünmeyen aktörler

 

2005/2006 sezonunda bir telif hakkı darboğazı yüzünden yeni oyun çıkaramamış olan Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu’nda bugüne dek alışık olduğumuz Tilbe Saran ve Cüneyt Türel’i de içeren üçlü kadrodan bu yıl sadece Türel kalmış! Sahne arkasındaki yaratıcı ekip ise değişmedi: Çeviri Zeynep Avcı’dan; sahne tasarımı Duygu Sağıroğlu’na, giysi tasarımı Canan Göknil’e, müzik Joel Simon’a ait; yönetmen ise, her zaman olduğu gibi, Işıl Kasapoğlu… Oyunun yazarı, polisiye romanlarıyla dünya çapında ün salmış, yaşamını Mozambik’de sürdüren İsveçli Henning Mankell. “Antiloplar” başlığına karşın, Afrika’nın belirlenmeyen bir ülkesinde geçen oyunun konusu salt insanlara ait.

 

Bana kalırsa oyunun en ilginç yanı, temel kişilerinin –isimleri Eisenhower, Stalin, Dolby veya Stereo olan siyahi yerlilerin– sahnede hiç görünmemeleridir! Kapı açılır, içeri gelirler - ancak görünmezler; onlara konuşulur - ancak yanıt vermezler; tekme/tokat yerler - ancak  karşı çıkmazlar… İşte bu simgeden hareketle, uzun yıllar boyunca Afrika’nın kalkınma projelerine tanık olmuş yazar, yardım / yararlanma / sömürü döngüsünü işliyor. Büyük bir kurumun yetkilileri olarak, uzun bir süre Afrika’nın kurak bir bölgesinde kuyu açmak için bulunmuş evli bir çift, oldukça başarısız geçmiş bu dönemin son gününde, işlerini, yerlerini ve –tabii ki– emirlerinde çalışacak olanları devredecekleri haleflerini bekliyorlar. Bu bekleyiş boyunca, 14 yıldır yaşadıklarının bir muhasebesini yaparlar, kendi aralarında – özellikle yerlilere karşı tutumlarını irdeleyerek… “Onlara yardım etmekle kendimize yardım ediyoruz…” gibi itiraflarda bulunuyorlar bu arada; kendilerini onlarla karşılaştırırken, kadın kocasına “senin bir aylığın, onun otuz aylığı kadardır, ancak gene de iyi kazanıyor,” derken, sonuçta “onların kaybedecek bir seyleri yok – bizim ise var…” gibi yargılara varıyorlar. Geçmişi değerlendirmeleri, bugüne dek sergiledikleri tutumları ve halen içinde bulundukları korkuları gittikçe büyüyen tartışmalara yol açarken, yedi kilitli kapıları vurulur nihayet: buradan ayrılmalarını sağlayacak yeni görevli, gelmiştir! Oyunun bundan sonraki bölümü, Afrika deneyimli ve onlardan yaşlı, başta çok daha sakin ve adil gibi görünen halefleri ile görüşmelerini/tartışmalarını içeriyor – “…ya yaşamalarına yardım edeceğiz, ya da ölmelerine – her ikisini aynı anda yapamayız..!” türünden…

 

Zeynep Avcı, oyunu bir yıl önce Paris’te gördüğünde, Anadolu’daki bazı oluşumlar ile bir takım koşutluklar bulduğu için Aksanat’a getirmiş-miş... Sahnede daha önce bir kaç kez izlediğim ve özellikle Açık Tiyatro’nun “Katil Uşak” oyununda (2003/2004) çok başarılı bulduğum Lale Mansur, “Antiloplar”ı gördüğüm ilk haftalasında, rolüne henüz ısınmamıştı – umarım, şimdi daha iyidir! “Fernando Krapp” oyununda “…ustaların yanında birazcık gölgede kalıyor…” dediğim (Şalom, 24/12/2003) Bekir Aksoy’un bu kez benzer bir özrü kalmıyor; oyunun ilk yarısında, devinimin motorunu kendisinin oluşturması gerekiyor – ve, ne yazık ki, bunu başaramıyor, genç oyuncu… Sahnedeki parlamaları abartılı, haykırışları yeterince inandırıcı değildi, ve buradaki aşırılıklar, Lale Mansur’da beslediğim “zaman ile düzelir” umudunu vermiyordu bana… Dahası, birinci perde sona ermeden kapıda beliriveren Cüneyt Türel ile – içimden geleni niye belirtmiyeyim ki – birden “sahne güneşi” doğuveriyor! Bu ne biçim sakin, içten, doğal, zaman zaman ironik ve sonlara doğru patlayıp, gaddarlığa varan bir oyun performansıdır, yav..? Konusuyla bana aslında hiç bir yeni ileti getirmeyen, “bu oyunu niye koydular?” ve “bu oyuna niye geldim ki?” kaygılarımı anında ortadan kaldıran, bundan öte: peşimizden sürüklediğimiz iki arkadaşımızın yüzlerine daha sonra rahatça bakabileceğimizi sağlayan bir armağandı, Türel’in bize sunduğu oyunculuk – ve o bile yetti..!

 

 

“Yeniden pişirilmiş” bir oyun…

 

Her oyunda çarpıcı bir ileti aramayacaksak bile, en azından konunun “demode” olmamasını yeğleriz… Bu özelliğe neden parmak bastığımı, az sonra anlayacaksınız!

 

“Kocamı öldürmeye karar verdiğim gün, beni terk ettiği gündü.” Bu (veya çok benzer bir söylem), Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu’nun Kenterler sahnesindeki (“Nathalie”den sonra) ikinci oyununun ilk repliğidir. – Efendim, Kenneth ve Hilary on dokuz yıl evliydi. Tüm bu dönem boyunca, üstün mutfak yetenekleriyle kocasının hiç dinmeyen iştahına mükemmel bir şekilde karşılık vermiş olan Hilary, Kenneth’i eninde sonunda yitirir. Kime karşı mı? Eşinde (artık?) kalmamış olan cinselliği cömertçe sergileyen, ancak daha sonra mutfakta büyük bir “hiç” olduğu anlaşılan genç Laura’ya… Ne var ki, Kenneth bu “seks bombası” ile evlenmiş bulunuyor artık – çareyi ise, eski eşine “mutfak kaçamakları” yapmakta bulacaktır…

 

İngiliz oyuncu/yazar Debbie Isitt’in 1990’da kaleme aldığı ve London Royal Court Theatre ile Edinburg Fringe Festival’da gösterilen “Kocasını Pişiren Kadın”, Hilary’nin Kenneth ve Laura’yı evliliklerinin üçüncü yıldönümünde akşam yemeğine ağırlamasıyla başlar ve çeşitli geri dönüşlerle, yukarıda dört kısa tümce ile özetlediğim öyküyü iki uzun perde boyunca önümüze serer. Nedir ana konu? “Ah, şu erkekler”in iki yavan tutkusunun irdelenmesi: seks ve gırtlak! Ancak: Erkekler, dikkat – “macho”luğunuzun sonunda tencereyi boylayacak olan sizler olmayasınız..!

 

1990’ların başlarında ağır basan feminizm akımının doruğunda, genç bir kadının yazdığı ve (Laura rolünde) oynadığı bu türden eleştirel bir güldürü, hiç kuşkusuz büyük beğeni kazanacaktı… 2002 yılında Londra New Ambassadors Theatre’de ise aynı oyun, tüm ülkede sevilen iki TV yıldızının kadın rollerini üstlenmesine rağmen ancak iki buçuk ay dayanabildi, çoğu eleştirmenler tarafınca “demode” olarak nitelendirilmesinin ardından…

 

Ve şimdi görünüz ki, Londra’da yapılamayanı İstanbul sanatçıları gerçekleştiriyor – eskimiş bir “malı” albenili bir “ambalaja” sokarak! En başta yönetmen Özen Yula: Kendi sahne yapıtları bildiğim kadarıyla komediden oldukça uzak olan bu üretken yazarımız, oyunu son derece hızlı bir tempoya sokuyor –  iki kaşık sessiz sinema, bir bardak mim tiyatrosu, tümü ise “grotesk” bir ateşte pişirilmiş. Özellikle J.Brel’in “Ma Titine” şarkısının eşliğinde Kenneth’in “fast motion” işe gitme – işten gelme – yemek yeme – işe gitme – işten gelme… devinimleri, yatak sahnesi, kickbox dövüşü veya Star Wars canlandırması, hoş birer seyirlik oluşturuyor. İki ustanın, Barış Dinçel’in (özgün oyunda da yer alan) düğün pastası biçimindeki sahne tasarımını Yakup Çartık’ın ışığı desteklerken, aşırı (ancak hiç de rahatsız etmeyen) giysiler için Serdar Başbuğ’a da koskocaman bir bravo!

 

Oyunculara gelince – en başta Erdem Akakçe’nin bu başdöndürücü hıza uyması bir yana, oyunun hemen başındaki olağanüstü başarılı Elvis Presley tiplemesi ve kaba-saba bir “macho”yu canlandırması, oyunun diğer bir temel direğidir… Kentimiz tiyatroseverlerine yabancı sayılmayan, öte yandan beyaz perde ve TV dizilerinden de bilinen Şenay Gürler, Laura olarak göz dolduruyor. Diğer “temel direk”, Hilary rolündeki Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Devrim Yakut’dur, hiç kuşkusuz – sağlam monologları ve tatlı-sert çıkışlarıyla…

 

Özetle – Özen Yula, daha geleneksel bir reji ile günümüzde artık “beş para etmeyecek” bu oyunu kurtarmasını bilmiştir; ne var ki (bana sık sık Semaver Tiyatro’nun “Süleyman ve Öbürsüler”ini anımsatan) grotesk yorum oranı zaman zaman yorucu da olmuyor değil ve oyunun sonunda kimi izleyiciye “oh, bitti” bile dedirtebiliyor..!

 

“Tiyatro... Tiyatro...” – Kasım 2006

 

 

Beşinci Sezonunda Perdelerini Açarken

Kulağıma Değişik Tehlike Çanları Çaldıran

Tiyatro Kedi

Robert Schild

 

 

 

2002/2003 tiyatro sezonunda, oldukça yeni bir mekânda yeni bir topluluk, yeni bir oyun ile sahne yaşamımızın içine bomba gibi düştü! Her zevke yönelen dükkânları ve restoran/caféleri ile İstanbul’un en güzel sinema salonlarıyla, özellikle hafta sonları kalabalıklaşan Mecidiyeköy Profilo Alışveriş Merkezi’nin büyük tiyatro salonuna daha önce taşınmış olan Tiyatro İstanbul’dan sonra, biraz daha küçük olan ikinci sahnesinde Tiyatro Kedi çıktı karşımıza… Yılların tiyatrocusu Hakan Altıner ile eşi İpek Kadılar Altıner’in kurduğu bu iddialı kumpanya, gene iddialı bir gerilim oyunu olan Ölümüne Suçlu ile Kasım 2002’de “perde!” dediler.

 

Richard Harris'in yazdığı ve Hakan Altıner'in sahneye koyduğu bu oyunda, evli olan sevgilisiyle birlikte bir haftasonu kaçamağına çıkarken, erkeğin direksiyon başında kalp krizi geçirip ölmesiyle yaşamı bir kâbusa dönen Julia, bir yandan ona yardımcı olmaya çalışan kuralcı bir psikologun, beri yandan ise garip bir tutkuyla bağlı bahçıvanının, ancak en başta ölen sevgilisinin karısının etrafına ördükleri duvarlardan kurtulmaya çalışmaktadır… İlginç konusu, yetkin yönetimi ve en başta Ayda Aksel ile Arsen Gürzap’ın sahne başarımları oyuna gerek izleyici, gerekse eleştirmenlerin ilgi ve desteğini kazandırdı; ayrıca Aksel’e “Afife Jale, her iki sanatçıya ise “Sadri Alışık 2003 en iyi kadın oyuncu” ödüllerini getirdi.

 

Oyunun bunca tutulmasının yanı sıra, Tiyatro Kedi genel anlamda da “doğru yolda”ydı... 18 Aralık 2002 tarihli bir yazımda (Şalom Gazetesi), bu iki yönü şöyle değerlendirmiştim: “İlki: Oyun ve sanatçı seçimi, bence tam yerindedir; bayağılıktan uzak olmakla birlikte, ilgiyle izlenebilen ve üstelik belirli bir ileti içeren, nitelikli biçimde kotarılmış bir yapım. İkincisi: Gerek kent içindeki tanıtım çalışmaları (zevkli bir afiş ve reklamlar), gerekse basına dağıttıkları ve görsel ile yazılı malzeme içeren CD ile tiyatroyu halka ve medyaya etkin biçimde taşırken, onu yaşatmak için de önemli bir katkıda bulunuyorlar.

 

Peki, kimlerdi bu yenilikçi ve başarılı tiyatroyu yapanlar? Bir yandan hukuk öğrenimi görmüş, ayrıca İstanbul Belediyesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden yetişme; İBBŞT’deki rejisörlük görevi süresince birçok oyun yönetmiş, ayrıca Akatlar Kültür Merkezi'nde Genel Sanat Yönetmenliği döneminde Tiyatro Bakış’ın bazı yapımlarını orada sahneye koymuş olan Hakan Altıner, oyunlarının hemen tümünü yönettiği, bazılarında ise rol aldığı Tiyatro Kedi’nin sanatsal “babası”dır, topluluğun “ana-erkil” yönetimini ise İpek Kadılar Altıner tamamlıyor, kanımca… Turizm İşletmeciliği eğitimi almış ve yönetim danışmanı olarak çalışmış, bu konuda çeşitli seminerler yürütmüş olan İpek Hanım, daha sonra bazı TV yarışmaları yönetmiş ve sahne yaşamına Akatlar Kültür Merkezi'nde Genel Koordinatör olarak atılmıştı… Anladığım kadarıyla, her ikisinin birlikteliği orada başlıyor ve Kedi “kıvılcımı”nın parlamasının ardından İpek Altıner, topluluğun tüm oyunlarının yapımcılığını üstleniyor, değişik müzik/show programlarının prodüktörlüğünü de yapmasının yanı sıra...

 

Yüksek gelir gruplarının girip çıktığı bir mekândaki pırıl pırıl tiyatro salonunu doldurmasını bilmiş Kedi’ciler, ikinci oyunları olarak bu kez de güçlü isim Nedret Güvenç ile birlikte Ebru Cündübeyoğlu’nun izleyicileri çekeceğinden emin oldukları, bol koşuşturmacalı bir fars denerler – ve görürler ki, Yalandan Kim Ölmüş de tutuyor! Böylece, bir sonraki tiyatro sezonunda birkaç değişik projeye aynı anda el atmaya manen ve de maddedeten hazırdılar artık …

 

2003/2004 sezonunu, nitelikli güldürü tiyatrosunun çağdaş bir temsilcisinin oyunu ile açtı, Tiyatro Kedi. İsrailli Ephraim Kishon’un, ülkemizde daha önce (yanılmıyorsam, Devlet Tiyatrosu’nda) sahnelenip büyük beğeni kazanmış Tarlakuşuydu Juliet oyunu, bir çeşit “banko” olacaktı – ve gerçekten de büyük ilgi gördü. Bu kez Şükrü Türen’in yönettiği oyunda Suat Sungur gibi deneyimli bir güldürü ustasının yanında iki genç oyuncuya önemli bir fırsat veriliyordu. Gerçekten de, aynı anda üç rol üstenen Yeşim Alıç bu oyundaki başarımıyla “2004 Afife Jale Komedi Dalında En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü aldı, Atılgan Gümüş ise Tiyatro Kedi’deki başarılı kariyerine böylece başlamış oldu. Tarlakuşu ile tiyatroya yenilikçi bir uygulama da getirdi Kedi’ciler: aynı mekânda sürdürülen “Yaz Tiyatrosu”nu – ne var ki, her sanatsever tarafınca alkışlanması gereken bu cesur adım, pek yankı bulamadığından bir daha yinelenmedi.

 

Sıra artık “yarı-klasik” bir oyuna gelmişti: İngiliz dram sanatının “olmazsa olmaz”larından, her tiyatrocu için bir çeşit “okul oyunu”  sayılabilecek Bir Komiser Geldi. Döneminin sosyalist düşünceli yazarlarından J.B.Priestley’in, erken 20. yüzyıl İngiliz toplumu sınıf farklılıklarını da irdelediği bu psikolojik gerilim etüdü ile Tiyatro Kedi, sanki benzer türdeki Ölümüne Suçlu oyunundan sağladığı gelirler ile Hakan Altıner’in bir vesileyle sözünü ettiği “tiyatro gibi tiyatro yapmak” ülküsünü yerine getiriyordu..! Üstad Semih Sergen ile beş genç oyuncunun kotardıkları oyun, diğerlerine kıyasla daha az sahnelenmiş olmakla birlikte, bu topluluğun önemli bir kilometre taşıydı, kanımca…

 

Ocak 2004’de ilk gösterimi yapılan Komiser’in hemen ardından, Şubat ayında “flaş” bir oyundaha “patladı”: Tarık Günersel’in kaleminden gelme Yarım Bardak Su. 1950’li yıllarda bir yandan çok partili demokrasiye geçme sancılarının yaşandığı, beri yandan SSCB gözdağının karşısında kendisini ABD’nin etki alanına bırakıp Kore’de savaşan Türkiye’de, kitleleri ardından sürükleyen bir başbakan ile sanatının zirvesindeki bir piyano sanatçısının aşkına tanık oluyorduk… Oyunda adları hiç geçmeyen Adnan Menderes’i Can Gürzap, gerçekte bir opera sanatçısı olan Ayhan Aydan’ı Ayda Aksel canlandırıyordu: basında heyecan, gişede izdiham..! Oyun zevkle izleniyor, Aksel’in başarılı performansı, ona bu tiyatrodaki üçüncü ödülünü (2004 İsmet Küntay) getiriyordu – ne var ki, ülkenin en tartışmalı (olup, nedense pek tartışılmayan!) politikacısının yükseliş ve düşüşünü konu edinen bir “siyasi tiyatro” yapıtının, bu dönemi salt yasak bir aşk ilişkisinin gölgesinde (neredeyse “röntgençi” biçimde!) irdelemesi, o denli gerekli miydi?

 

Mart ayında Altıner’ler yeni bir sahne açıyor. Artık adı Profilo Kültür Merkezi olan mekânda, Tiyatro İstanbul ile Tiyatro Kedi sahnelerinin arasında yer alan, önceleri “Oda”, daha sonra “Kabare Tiyatrosu” olarak kullanılacak yüz kişiye yakın oturma kapasiteli üçüncü salonda ilk olarak, Tiyatro Bakış’ın daha 1999 yılında Hakan Altıner’in yönetiminde sahnelemiş olduğu, Nedret Güvenç ve Toron Karacaoğlu’nun oynadığı, ABD’li A.R.Gurney’in romantik komedisi Aşk Mektupları sergilendi. Aynı sahnede daha sonra gösterime giren “Kedi Komedi Club” ise, iyi niyetle başlatılan Aşk Gibi müzikli skeçin arkasını getiremedi...

 

Kedi’nin “büyük” oyunları ise dört nala gidiyordu! Örnek olarak Nisan 2004 programına baktığımızda, İstanbul’un iki yakasındaki çeşitli sahnelerde toplam otuz altı gösterinin yer aldığını görüyoruz; on sekiz kez Yarım Bardak Su, yedi kez Tarlakuşuydu Juliet, altı kez Aşk Mektupları, dört kez Bir Komiser Geldi ve bir kez Ölümüne Suçlu – böyle bir yoğunluğa, günümüzde sadece ödenekli tiyatrolarda rastlanabilir..!

 

2004/2005 sezonuna Tiyatro Kedi değişik bir oyun uyarlamasıyla girdi. Bu kez kalemi ele alan İpek Altıner, Aléxandre Dumas-fils’in çok bilinen Kamelyalı Kadın romanını bir müzikal senaryosuna çevirmiş, şarkıları Cenk Taşkan’a ısmarlamış ve alçak gönüllü bir “süper prodüksiyon” yaratmaya soyulmuştu… Bana kalırsa, bu projenin en iyi yanı, deneyimli Deniz Türkali ve Kartal Kaan’ın yanındaki tüm oyuncuların, yaz aylarında düzenlemiş bir yarışmaya katılan iki yüz seksen genç konservatuar yeni mezunu veya son sınıf öğrencileri arasından seçilmesiydi. İşte, tiyatro sanatını ölümsüzleştirmek için atılabilecek en yüce ve birçok topluluğa örnek olacak simgesel bir atılım..!

 

Aynı sezonun ilerleyen aylarında, William Gibson’un bir zamanlar çok beğeni kazanmış olan bir aşk / dostluk / dayanışma irdelemesi sahnelenmeye başlandı. Salıncakta İki Kişi oyunu, acaba genç tiyatroseverlere 1950 tiyatrosundan bir örnek göstermek için mi sahneleniyordu, o kuşağın izleyicilerine bir nostaljik yaklaşım mıydı - yoksa Can Gürzap ve Nurseli İdiz ile, bu oyuncuları sevenlere el mi sallıyordu, bilemedim... Oyunu görmek isteyenler için: halen ayda bir kaç kez sergilenmektedir.

 

Kamelyalı Kadın’ın göreceli başarısı, 2005/2006 sezonunda aynı yazar/besteci/yönetmen ekibini, gene aynı gençleri de sahneye çıkararak bir “CazMüzikal” olarak tanımlanan Casablanca filminin uyarlamasına özendirdi. Aralarına kimi caz standardının da sıkıştırıldığı bu kolaj, aradan bir yıl geçtikten sonra, belki de “niye gerek vardı ki?” sorusunu çağrıştırabilir...  Yoksa, o sıralarda tiyatronline.com sitesinde yayımlanan ve kısa bir polemik başlatmış olan bir eleştirimde, oyundaki “aşk, bazen vazgeçmektir...” repliğine bir gönderme olarak “Tiyatro’ya karşı gerçek aşk, sorgulayıcı / sarsıcı / düşgücünü zorlayıcı yapıtlardan bazen vazgeçmek de demektir...” türündeki uzlaştırıcı yorumum acaba daha mı doğrudur..?

 

Aynı yıl, “soluk kesici bir gerilim” anonsu üzerine büyük umutlarla beklenen Kuklacı, özellikle Zafer Ergin’in başarılı oyununa rağmen pek beğenilmedi – dahası, önceden bildirilmiş olmasına karşın, Kasım/Aralık 2006 programında yer almadı...

 

Tiyatro Kedi, acaba bu sezona niye orta halli bir Amerikan romantik komedi ile başlamayı uygun gördü? Neredeyse otuz yıl önce yazılmış Omuzumdaki Melek’te, Türkçe’ye çevrildiğinde pek anlamı kalmayan bazı ABD kökenli espriler bir yana, konu edinmiş üçgen ilişkide, sözde melek olgusundan başka olağanüstü hiç bir özellik yok, oysa... Sempatik görünmeye çalışan (ve bunu aslında başaran) genç Teoman Kumbaracıbaşı’ndan öte, “kıdemli Kedi” Ayda Aksel bile bu oyunu kurtaramıyor... Sevgili İpek/Hakan Altıner’e sormadım, ancak gerçekten merak ediyorum: ilk iki yıllarında sergiledikleri türden güçlü bir oyunu ne zaman koyacaklar acaba..?

 

Tiyatro Kedi’nin, sahne sanatlarının ülkemizde sevdirilmesine ve yaşatılmasına sağladığı katkılarını, hemen hemen tüm oyunlarına değişik medya ortamlarında yazmış olduğum eleştirilerde sürekli olarak alkışlamışımdır... Her şeyden önce, genç yetenekleri Türk tiyatrosuna kazandırmaları, ayrıca çok izleyici çeken birtakım sıradan oyunların yarattığı maddi kaynaklarla bazı nitelikli yapımları sahneleme yoluna gitmeleri, tiyatro alanında yaptıkları önemli hizmetlerdir. Burada Hakan Altıner’in fikir babalığı kadar, İpek Kadılar Altıner’in de organizasyon yeteneği ve dinamizminin önemli olduğunu varsaymaktayım. Bu bağlamda, daha birkaç hafta önce izleyicilerine yönelik ayrıntılı bir anket sunarak arzu ve tercihlerini öğrenmeye gitmeleri, çok olumlu bir atılımdır. Bu çalışmanın en kısa sürede nitelikli bir oyuna yol açacağını umarım... Bundan dört yıl önce tiyatro dünyamıza iyi bir giriş yapmış olan bu yenilikçi topluluk, zaman içinde kendini aşındırmamalı, popüler kültür cangılına fazla yaklaşmadan “tiyatro gibi tiyatro”dan ödün vermemeli!

 

“Tiyatro... Tiyatro...” – Ocak 2007

 

Robert Schild

İsrail’de tiyatro “ciddi iş”tir..!

 

 

 

Tel Aviv’de taksiye biniyor, “Çek, Gesher Tiyatrosuna!” diyorsunuz... Şöför, kalın Rus aksanıyla “Aaa – ‘Momik’i mi görmeye?” diye soruyor ve ekliyor: “Eminim beğeneceksiniz – her halükârda, geçen yıl sahneledikleri ‘Vişne Bahçesi’nden çok daha başarılı!”

 

Büyük bir özel tiyatronun yöneticisinin bu anlattıkları her ne kadar bir fıkra gibiyse de, İsrail’de tiyatro, TV’den sonra en popüler eğlence türüdür. Yedi milyonluk bu ülkede yılda dört milyonu aşkın bilet satılmakta. Tiyatroseverlerin yılda ortalama dört oyun gördüklerini düşünecek olursak, ülkede takribi olarak bir milyon tiyatro izleyicisi olduğunu varsayabiliriz. İsrail’de her yıl 150 dolayında yeni oyun sahneleniyor, tiyatro okullarının halka açık olan, ayrıca festivallerde sergilenen yapımlar dahil olmak üzere... Art arda beş sezon izleyici çekebilen bazı başarılı oyunlar 300 - 500 kez “perde!” diyebiliyor. Yıllık bir tiyatro abonmanınız yoksa, yer bulmak için biletinizi çok önceden almalısınız. Bilet ederleri 110 NIS’e (takr. 40 YTL) kadar yükselebilmekle birlikte, çeşitli halk kesimlerine 20 NIS’e (takr. 7 YTL) varan indirimli fiyatlar da uygulanıyor. Devlet yardımı, tiyatro bütçelerinin %20 ile %40 oranları arasında değişir.

 

Otuza yakın profesyonel tiyatronun buluduğu İsrail’de, geçtiğimiz ay boyunca Kültür ve Dışişleri Bakanlıklarının önderliğinde ikinci “Tiyatro Tanıtım” günleri düzenlendi. Etkinliğin amacı, ülke çapındaki yapımları dünyanın çeşitli festival ve tiyatro yöneticilerine tanıtarak, “ihracatını” sağlamak... Belli başlı 15 tiyatroda dört gün içinde toplam 23 oyunun sergilendiği bu şenliğe konuk olurken, büyük çabalar ve en “yetkin programlama” yöntemlerine başvurmamıza rağmen, “sadece” 16 oyun izlerken, bazı dostlarımızın yerindeki önerilerine uymakla, İsrail tiyatrosu hakkında oldukça kapsamlı bilgiler edinebildik...

 

İsrail’in tiyatro geleneği, Rus Yahudiliğine dayanmaktadır. Daha Çarlık döneminde büyük bir gelişme göstermiş olan Yidiş dilindeki tiyatronun en önemli topluluğu olan “Habima” (İbranice, “sahne” anlamındadır) Moskova’daki kuruluşundan 12 yıl sonra Filistin topraklarına göç eden Rus Yahudilerince 1928 yılında Tel Aviv’e taşınır. 1958’den bu yana “İsrail Milli Tiyatrosu” olarak da anılan ve halen iki sahnesinde faaliyet gösteren Habima’ya bir çeşit “Batı Avrupa tepkisi” olarak Alman göçmenlerince 1944’de kurulan Cameri Tiyatrosu, Alman sahne ekolündeki “Kammer” (= oda) sözcüğünden türetilmiş oda tiyatrosu (“Kammerspiele”) türünü başlatır. Dört ayrı sahnesiyle bugün İsrail’in en önemli tiyatrosu konumuna ulaşmış Cameri, özellikle yerel yazarların oyunlarıyla ülkenin kamuoyunu derinden sarsmasını başarmış ve bu yoldan çeşitli düşünce akımlarını da dolaylı olarak etkilemesini bilmiştir. İsrail’in üçüncü büyük repertuar tiyatrosu, iki sahnesi bulunan ve daha çok ticari yapımlara göz kırpan Beith Lessin Tiyatrosu’dur. Demirperde’nin yıkılmasıyla ise İsrail’de yeni bir Rus “perde”si açılır: Yakın çalışma arkadaşlarıyla ülkeye göç eden SSCB’nin önde gelen yönetmenlerinden Yevgeni Arie, 1991 yılında Gesher (= Köprü) Tiyatrosu’nu kurmasının hemen ardından ülke içinde olduğu gibi uluslararası çapta da büyük ilgi ve beğeni kazanır. Tel Aviv’de konuşlanmış ülkenin bu en büyük dört topluluğu ile birlikte Kudüs (Khan = Han), Haifa ve Beer Sheva sahneleri, İsrail’in belli başlı repertuar tiyatrolarını oluşturur. Bunların dışında, gene çoğunluğu Tel Aviv’de bulunan yirmiyi aşkın bağımsız küçük tiyatro, ayrıca her yıl düzenlenip büyük yankılar uyandıran Akko Tiyatro Festivali, ülkenin sahne yaşamına değişik renkler katmaktadır.

 

 

Siyasi tiyatro ve toplumsal irdeleme

 

3 - 6 Aralık tarihleri arasında yer alan “2006 İsrail Tiyatrosu Tanıtım Günleri”, bazı siyasi tiyatro gösterileriyle başladı. Filistinli oyuncu/yazar Taher Necip’in kaleminden gelen “In Spitting Distance” (“Tükürük Mesafesinde”), İsrail’de yaşayan Filistinlilerin ikilemini konu ediniyor. Halif Natur’un canlandırdığı Filistinli bir sanatçı, İsrail pasaportuyla Avrupa’da seyahat ederken, özellikle havalimanlarında yaşadığı ayrımcılıktan hareketle, bazı durumlarda salt “insan” olmanın ne denli güç olduğunu, çarpıcı biçimde gözlerimizin önüne sermekte... 2006 Teatroneto Festivali’nde ödül alan bu tek kişilik oyun, Peter Brook’un Bouffes du Nord şenliğinde de sergilenecek. – Cameri Tiyatrosu’nda izlediğimiz, genç İsrailli yönetmen/yazar Yael Ronen’in “Plonter” (“Yumak”) oyunu, aynı konuya çeşitli İsrailli ve Filistinli aileler düzeyinde değiniyor. Kâh iç içe yaşayan, kâh sınırın her iki tarafında birbirleriyle savaşmak durumunda olan bu iki halk grubunun bir yandan ortak, diğer yandan karşılıklı sorunlarını içeren bu “Yumağın” iki ipi, İsrailli ve Filistinli sanatçılarının ana dilleridir; biri sahnede konuşulurken, diğeri üst yazılardan takip edilebiliyor. Zaman zaman acı güldürü türüne de dönüşebilen bu oyundan sonra görüştüğümüz gençler, kimi ailelerde “düşmanın dili” olarak algılanan Arapça ve İbranice’nin kulağa “aslında çok hoş gelebileceğini” belirtirken, “karşı taraf ile” niye bir anlaşma zemininin bulunamayacağını da sorguluyorlar... – Gene Yael Ronen ile bazı çalışma arkadaşlarınca bir çeşit tiyatro atölyesinde yaratılmış ve bu kez salt İsrailli gençler ortamında yer alan, Beer Sheva Tiyatrosu’nun sunduğu “The Guide to the Good Life” (“İyi Yaşamın Kılavuzu”), şaşkın olduğu kadar, kısmen yitik bir kuşağın portresini çizmeye çalışıyor. Savaşın gölgesinde doğup terörün kucağında büyümüş olan bu gençler, bu sıradışı ortamda olağan bir yaşam sürdürmek için çabalarken, yaşlarına özgü sorunlardan öte, bambaşka çekincelerle boğuşmak zorundadırlar. Yael Ronen’in bu iki oyununu karşılaştırdığımda, ikincisinin daha gerçekçi olduğunu gördüm – ve bunu çok da doğal buluyorum: İsrailli bir yazar, Filistin halkının iç dünyasını nereye kadar “okuyabilir” ki..?

 

Gesher, Beith Lessin ve Khan sahnelerinde izlediğimiz üç oyun, İsrail’in toplumsal yapısını, sanki tarihsel biçimde irdeliyor... Ülkenin sevilen yazarlarından David Grossman’ın bir anı/romanından uyarlanmış “Momik”, 1950’lerin Kudüs’ünde geçiyor. Dokuz yaşındaki Momik, Polonya’daki bir Alman kampından kaçmayı başarmış dedesinin nezdinde, anne ve babasının sık sık andıkları ve korkulu rüyalarına halen konuk olan “Nazi Canavarı”nı sorgulamaya çalışıyor. Tam olarak ne tür bir “yaratık” olduğunu kestiremediği bu canavarı, “öbür taraftan” İsrail’e sığınabilmiş büyükleri bizzat görebilmiştir, anlaşılan... Gerek simgesel anlatımı, gerek sahne ve giysi tasarımları, ancak en başta Momik’i canlandıran küçük oyuncu ile dört dörtlük bir yapım! – Beith Lessin’de izlediğimiz “Apples From the Desert” (“Çölden Elmalar”), son yılların başarılı oyun yazarı Savion Livrecht’in bir romantik komedisi gibi görünse de, çok benzeri Türkiye’de de görülen geleneksel / ilerici aile yaşamı ikilemini konu ediniyor. Olay, dini bir ailede yetişmiş ve özellikle babası tarafınca büyük baskı altında tutulan genç bir kızın, çok daha serbest biçimde yaşamaya alışmış sevgilisi ile baba ocağını terkedip, ülkenin güneyinde bulunan bir kibbutz’a yerleşmesi üzerinde kurulu. Öğrendiğimiz kadarıyla İsrail’in çok sevilen sanatçılarının canlandardırdığı anne ve (güldürü öğesi ağır basan) hala’nın üzerine kurulmuş, yerel izleyicilerin büyük keyif aldıkları, oldukça hafif bir oyun... – Kudüs’ün bence en güzel salonuna sahip Khan Tiyatrosu’nda ise, kendi kanımca “postmodern” bir müzikal komedi izledik. Bana birazcık Haldun Taner’in kabare türündeki oyunlarını anımsatan “The Winners” (“Kazananlar”), gene Rus asıllı bir yazar/yönetmen olan Michael Gurevitch tarafınca yaratılmış. Oyun, izleyici sayısı gittikçe düşen bir tiyatro topluluğunun, salonunu doldurmak için tasarladığı bir “İsrail Müzikali”nin hazırlanması sırasında, işte bu müzikalin sahneleri ile onu yaratan tiyatronun yönetim kurulu toplantılarının içiçe girmesi üzerine kurulu. Güzel bir fikir, yerinde (olduğunu sandığımız) taşlamalar, devingen sahne tasarımı değişimleri, başarılı bir oyunculuk – ve: büyük alkış..!

 

 

Deneysel oyunlar ve iddialı yapımlar

 

Büyük repertuar tiyatrolarının yanında, İsrail’in deneysel sahneleri de zengin bir çeşitlilik arzediyor... Son yıllarda büyük ilgi görmüş iki bayan yönetmenin iki oyunu, “fringe” olarak bilinen bu tiyatronun birer parlak örneğidir. Ruth Kanner, İsrailli yazar S.Yitzar’ın deniz ile ilgili iki öyküsünü çarpıcı biçimde sahnelemiş: “At Sea” adıyla sunulan bu öykülerden izleyebildiğimiz ikincisi, bir yüzücünün Akdeniz’de dalgalara yenik düşüp boğulması ile ilgili. İnsanın doğa ile boğuşması, denizde yüzen kadının gittikçe ağırlaşan devinimleri, ses ve ışık efektleri, minimalist bir müzik ve doğayı simgeleyen dört kişilik bir koro aracılığı ile olağanüstü estetik biçimde canlandırılmış. – Naomi Yoeli ise, tasarlayıp odağında yer aldığı “Aunt Frieda” oyunu ile izleyicileri 1920’lerin Viyanası ile 1950’lerin Kudüsü arasında mekik dokutuyor. Akko kalesinin kubbeli bir salonunu sanal bir müzeye dönüştüren Yoeli, Avrupa’dan Kutsal Topraklar’a göç edip orada önde gelen bir kadın terzisi olarak ünlenen Frieda Teyze rolünü üstleniyor. Üç yardımcısı ile birlikte izleyicileri bu müzenin çeşitli odalarında dolaştırıp, onların da katılımıyla valsların yapıldığı, moda defilelerinin düzenlendiği bu değişik oyun, 2006 Akko Fringe Festivali büyük ödülünü almış. – Aynı kalenin içinde, bu kez yarı akrobatik / yarı erotik bir gösteri izledik: Smadar Yaaron’un tasarlayıp rol aldığı “Married To A Star”, Yahudi toplumunun en önemli simgesi olan David’in altı köşeli yıldızıyla evlenen bir kadının öyküsüdür.  Bu birliktelikten ise, İsrail devleti doğacaktır! Yükseklerden inen yıldıza kenetlenen Yaaron, bir yandan trapez sanatçılarını aratmayan hareketleri, beri yandan ülkesi hakkında anlattıklarıyla izleyicileri büyülemesini biliyor...

 

Peki, ya büyük prodüksyonlar? En başta, Cameri Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Omri Nitzan tarafınca sahneye konmuş “Hamlet”e değinmeliyiz. Oyun, dikdörtgen bir salonun, her dört tarafında bulunan sahnelerde dönüşümlü olarak gelişmekte... Ortalarda yer alan ve 360 derece dönebilen koltuklarda oturup, bedeniniz ile bakış açınızı sahnelerdeki devinimlere göre çeviriyorsunuz. Diğer bir deyişle, bizzat oyunun odağındasınız – ve günümüzün giysileriyle bugüne uyarlanmış olaylar, sizin toplumunuzda yaşanıyor! İlkgösterimi yapılan Ocak 2005’den bu yana 400 kez perde kaldırmış, son yılların en başarılı Hamlet yorumu ile en yetkin Hamlet’i (Itay Tiran), çeşitli ülkelerde büyük beğeni kazanıyor ve sürekli olarak değişik Shakespeare festivallerine davet edilmektedir.– Aynı tiyatroda izlenebilen “Requiem” (“Ağıt”), bu yılın başında İstanbul ve Ankara DT sahnelerinde de birer gösteri ile konuk olmuştu. İsrail Tiyatrosu’nun büyük yazar ve yönetmeni Hanokh Levin’in, üç Çekov öyküsünden harmanladığı, simgeler ile dopdolu bir şiiri andıran, hüzünlü olduğu kadar, dudaklarda bir tebessüm ile izlenebilecek bir masal-oyun... – Şenliğin açılış oyunu ise, gene Cameri Tiyatrosu’nda ülkenin önde gelen yazarlarından Aharon Appelfeld’in “Badenheim 1939” başlıklı romanından uyarlanmış, aynı isimli müzikli sahne yapımıydı. Yahudi soykırımı başlamışken, bu karayazgının kendileri için geçerli olmadığını varsayıp, Badenheim kaplıcalarında tatillerini geçiren kentsoylu bir grup insanın eninde sonunda yük vagonlarına bindirilip doğudaki ölüm kamplarına gönderilmesini izliyoruz, ağzımız açık... Sadece bir anlatıcının sesine – ve tabii sahnenin arka planında yer alan otuz kişiye yakın bir orkestranın özgün müziğine – kulak verdiğimiz, diğer oyuncuların salt mim sanatını sergiledikleri bu çarpıcı oyun, insanoğlunun binyıllar boyunca kurtulamadığı “körlüğü”nü seriyor gözlerimizin önüne...

 

Tiyatro ise, daha iyi görmemizi sağlar – yeter ki, kapısını görüp oradan içeriye girelim, bir milyon İsraillinin yaptığı gibi...

 

 

 

“Tiyatro... Tiyatro...” – Mart 2007

 

Martin McDonagh ile Ahmet Levendoğlu’nun başarılı “tokalaşması”:

Inishmaan’ın Sakatı

Robert Schild

 

 

Genç İrlandalı yazar Martin McDonagh (doğuşu 1970), kentimiz tiyatroseverlerine yabancı sayılmaz... Altı yıl önce ilk kez İDT’nda karşımıza çıkıp ardından beş yıl boyunca gösterimde kalan Galway/Connemara Üçlemesi’nin ilk oyunu “Leenane’nın Güzellik Kraliçesi”, birçok ödül ve büyük beğeni kazanmıştı. Üç yıl önce ise Kenter Tiyatrosu’nda izlediğimiz Aran Adaları Üçlemesi’nin ikinci oyunu olan “Inishmore’lu Yüzbaşı” da aynı olumlu yankıları getirdi. İşte bu bağlamda, aynı üçlemenin ilk oyunu olan “Inishmaan’ın Sakatı”nı büyük bir merakla bekliyordum – özellikle İngiliz tiyatro kuramcısı Aleks Sierz’in, bu oyunu görmesinin ardından onu “zayıf” bulması ve yazarın “meteor-vari yükselişinin yavaşladığını” belirtmiş olması nedeniyle... (In-Yer-Face Theatre; British Drama Today; London, 2000; s. 225)

 

Inishmore ve Inishmaan, İrlanda’nın orta-batı kıyısının hemen açıklarında bulunan üç küçük adanın ikisidir (üçüncüsü ise, “Inisheer’in Ölüm Perileri” oyununun geçtiği adadır).

 

McDonagh, “Inishmore’lu Yüzbaşı”nda öne koyduğu bedensel şiddete karşın, “Inishmaa’nın Sakatı”nda ruhsal çatışmalara yer veriyor. Oyunun konusu, gerçek bir olaydan esinlenmiştir: 1934 yılında bu takımadalarındaki yaşamı konu edinen ve halen türünün başyapıtları arasında sayılan “Man of Aran” başlıklı belgesel filmi çekmek üzere, ABD’li Robert Flaherty yönetimindeki bir ekip Inishmore’a gelir. “Inishmaan’ın Sakatı” ise, bu çalışmalara özenen ve kendi adalarından çekim yapılan adaya gidip, ekibin bir parçası olmaya çabalayan üç gencin öyküsünü anlatıyor... Bunların arasında, çok küçük yaşta öksüz kalmış ve iki “teyze”si tarafınca büyütülen yarı-kötürüm Billy, küçük bir bakkaliye işleten bu iki yaşlı kadının dışında, köyün diğer sakinleri tarafınca genellikle hor görülüp buna üzüldüğü bilinse de, “Sakat Billy” olarak adlandırılır. Diğer iki genç, çocuksu tavırlarıyla Amerikan şekerlemeleri ve bir teleskop özlemiyle tutuşan, aslen zararsız Bartley ile çekiciliğini küçük maddi çıkarlar için kullanmaktan kaçınmayan, acımasız olduğu kadarıyla düşüncesiz ablası Helen’dir. Oyunun diğer rekli bir kişiliği, köyün “profesyonel” dedikoducusu Johnnypatenmike, sağdan-soldan topladığı önemli (örn. film ekibinin gelmesi) veya önemsiz (bir ördeğin, bir kedi ile kapışması!) bilgileri gene sağa-sola taşıyarak, karşılığında “ayni” ödemelerin peşindedir. Oyunun önemli bir gerilim noktasını oluşturan, Billy’nin öksüz kalışının gerçek nedeni de kendisinde saklı olan bu yarı sevimli-yarı itici kişinin, bir an önce mirasına konmak için yaşlı annesine sarhoş oluncaya dek içki içirmesi de, sahnedeki devinimlere ayrı bir renk katıyor. Tüm bu değişik özyapılar arasında, yazar için belki de en “İrlandalı” kişi, mertliği ile göze çarpan balıkçı Babybobby’dir; Johnnypatenmike’ın oportünist davranışlarına karşı çıkması, öte yandan “teknesine bir sakatı almak uğursuzluk getirir” deyişine karşın Billy’yi gene de Inishmore’a götürmeyi kabullenmesi, kaba davranışlarının altında “iyi bir yürek” sahibi olduğunu gösteriyor...

 

Oyunun doruk noktası, hiç kuşkusuz, “Aran’lı Adam” belgeselinin Inishmaan’da gösterildiğinde, o sıralarda Hollywood’a “kapağı atmış” (?) Billy’nin dışında, yukarıda sözü edilen tüm kişilerin filmi izlerken yaptıkları yorumlardır. Burada, birey-doğa çatışmasını konu edinen filme karşıt olarak, birey-birey çatışmalarını izleyebiliyoruz, bütün açıklığı ile... Oyundaki diğer bir ikilem ise, bu vahşi doğaya karşı savaşmaya donanımlı Aran yerlileri ile, çok daha yumuşak, narin, şair ruhlu ve -tabii ki- bedensel olarak özürlü (= “öteki”) Billy’nin özyapısıdır...

 

Yılların tiyatro kuramcısı, eğitmeni, oyuncusu ve yönetmeni Ahmet Levendoğlu’nun bu karşıtlıkları çarpıcı bir biçimde yakalamaması düşünülemezdi – ne var ki, ona bu çabasında gerçekten birinci sınıf bir oyuncu kadrosu büyük katkılarda bulunuyor... “Nereden buldu?” sorusuna karşın, özellikle genç sanatçıların ayrıntılı ve uzun elemelerin ardından seçildiğini belirtiyor. Gerçekten de, Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden daha yeni mezun olmuş Deniz Gönenç, sadece yürüyüş ve nefes alış şekliyle değil, hayata bakışını ve bu konudaki özlemlerini simgeleyen yüz ifadeleriyle de “Sakat Billy”yi o denli başarılı biçimde yorumluyor ki, bu rol ile profesyonelliğe daha ilk adımını attığına inanmak güç! Aynı şekilde, sahneye ilk profesyonel çıkışını yapan Pelin Gülmez de Helen’in gaddarlığını başarılı bir şekilde öne çıkarıyor. Kardeşi Bartley rolündeki Mertcan Semerci, halen öğrencidir – ve eminim, o da bu ilk gerçek sahne deneyiminde gittikçe ustalaşacaktır... Tümü “mektepli” ve tecrübeli Devlet Tiyatroları sanatçıları Gilman Kahyaoğlu Peremeci (Eileen), Hanife Şahin (Kate) ve Seda Yıldız (Babybobby), oyuna sağlam bir altyapı sağlıyor; gençlerin yanında özellikle öne çıkanlar ise “Johnnypatenmike” Atsız Karaduman ile olağanüstü  bir dışavurum sergileyen ayyaş anne rolündeki büyük sanatçı Sema Çeyrekbaşıoğlu’dur. Ahmet Levendoğlu, uzun bir süre alan oyuncu seçimleriyle bence “bir taş ile iki kuş vurdu” – ilkini bu oyunu başarıya götürecek “bencilliğine” verecek olursak, diğeri hiç kuşkusuz Türk tiyatro ortamına üç yeni genç yetenek kazandırmış olmasıdır – ve buna “özgencilik” değil de, başka ne denir?!

 

Martin McDonagh, gençliğinde babasından edindiği “Gaelce” sözcükler dağarcığı ve olağan dışı tümce kuruluşları (A.Sierz, a.g.e., s. 222) ile oldukça karmaşık diyaloglar yaratıyor... Ahmet Levedoğlu’nun büyük bir titzlikle derlediği program dergisinde belirttiği gibi, yazarın “kendine özgü” dilini Türkçeye çevirmek kolay olmasa gerek. İşte benzer nedenlerle, 2003/2004 dergimiz Tiyatro Ödülleri’nde “en başarılı çevirmen” oyumu “Inishmore”u çeviren Mehmet Ergen’den yana kullanmıştım (ve Ergen ödülü de almıştı). Bu oyunu dilimize kazandıran Ahmet Levendoğlu’nun da işi kolay değildi, kuşkusuz – ne var ki, günlük konuşma dilinde oldukça az kullanılan “tasalanmak” fiiline o denli sık yer vermesi, veya “müthiş yoğun işlerim vardı” gibi pek yapay gibi duran bir tümceyi yeğlemesine anlam veremedim...

 

Oyunun gecikmeli olarak programa alınmasının ana nedeni, DT’nda birçok başarılı sahne tasarımlarına tanık olduğumuz Ali Cem Köroğlu’nun dekorlarının gecikmesiydi... Ancak, beklediğimize kesinlikle değmiş oldu! Oyun başlamadan karşımızda gördüğümüz ve bu vahşi doğayı simgeleyen dev bir kayanın açılıp içinden “teyzeler”in dükkânının çıkması; gene kapatılıp sahnenin dönmesinin ardından yeniden açıldığında başka başka ortamları karşımıza çıkarması, tüm bu değişik iç/dış mekânlarının Önder Arık’ın yetkin ışık tasarımıyla desteklenmesi, bu oyuna ayrı bir seyirlik keyfi veriyor! Sahne değişimlerine eşlik eden yöresel müzikler ve özellikle izleyicileri selamladıktan sonra tüm ekibin büyük bir kıvraklıkla sergilediği bir İrlanda dansı, oyunun yerel havasını olumlu biçimde destekliyor.

 

McDonagh’ın sert içerikli (ve İngiltere’nin oldukça yeni “In-Yer-Face” tiyatro türünün örnekleri arasında görülen) “Leenane” ve “Inishmore” oyunlarına karşın, “Inishmaan’ın Sakatı” neredeyse romantik sayılabilir, ancak en başta insancıl ve toplumsal ayrımcılığa karşı bir ileti taşıyor. Konusuyla Max Frisch’in “Andorra” oyununu andırmıyor değil – ne var ki, orada küçük bir ülkenin sakinleri tarafınca benzer şekilde “öteki” olarak kenara itilen Andri’ye karşın Billy, gelişmeleri gene de kendi lehine çevirebiliyor. Ahmet Levendoğlu, öyküyü bu nedenle mi bir “masal”a benzetir, bilemiyorum ve bu saptamasına da pek katılamıyorum... Ancak şunu savlayabilirim ki, “Inishmaan’ın Sakatı” 2007 yılının en çok konuşulan oyunları arasında yer alacak..!

 

 

 

“Tiyatro... Tiyatro...” – Nisan 2007

 

1947’den 2007’ye dört oyun ile

Bu yıl Alman tiyatrosu revaçta...

Robert Schild

 

 

İstanbul sahnelerinde Alman tiyatro yazınının yapıtlarına pek sık rastlamıyoruz nedense... Geçtiğimiz sezonun birer kilometre taşları sayılan Alman İsviçresi yazarları Max Frisch (Dostlar/“Aymazoğlu ve Kundakçılar” ile Semaver/“Süleyman ve Öbürsüler”) ile Friedrich Dürenmatt’ı (İDT/“Uyarca”) bir yana bırakacak olursak, arada bir oyunlarını izleyebildiğimiz epik tiyatronun babası sayılan Bertolt Brecht ile Tankred Dorst’un son birkaç yıl içinde sergilenmiş iki yapıtı (Dostlar/“Feuerbach” ve Akbank/“F.Krapp”) dışında, çevirileri ve dramaturji çalışmaları ile Sibel Aslan Yeşilay’ın İBŞT (2002), Ankara DT (2006) ile halen sürdürdüğü Bakırköy Belediye Tiyatrosu’ndaki katkılarını burada özellikle anmak isterim.

 Şu sıralarda BBT’nda sergilenmekte olan Kerstin Specht’in “Mutfak Masalı”nı henüz izleyemedim; öte yandan, bu yıl sahnesini kapatmış Maya Sanat’dan Göztepe AFL Sahnesi’ne geçen Altıdan Sonra Tiyatro’nun “Kapıların Dışında” yorumunu kesinlikle kaçırmamaya kararlıydım... Bu iki yapımın dışında, 2006/2007 sezonunun şaşırtıcı zenginlikteki Alman Tiyatrosu dağarının diğer iki oyunu olan “Yuva” (Yeni Kuşak Tiyatro) ve “Etna / Bedendeki Kuyu” (BiTiyatro) da, özellikle yazarlarını tanımak için ele geçmez birer olanaktır...

  

“YUVA”ya dönüş biraz geç olmadı mı?!

 Çağdaş Alman Tiyatrosu’nda “kırsal oyunları” ile ünlenen, ardından “haylaz çocuğu” olarak adından çok söz ettirmesine karşın son yapıtlarıyla sevilgenliğini nedense yitirmiş olan, yetmişe yakın oyunun yazarı, 1946 doğumlu Franz Xaver Kroetz’ün izleyicimiz ile ilk tanışması, İstanbul DT’nun birkaç yıl önce sunduğu “İnsan Meier” yorumuyla olmuştu. Yeni Kuşak Tiyatro ise aramış-taramış, yazarın daha da eski bir oyununu bulmuş! 1974 yılına dayanan “Yuva”yı izlerken, Türk tiyatroseverlerine günümüz yazarlarının çağdaş sahne yapıtlarını sunmayı ilke edinmiş bu topluluğun Kroetz’ün acaba daha güncel, daha yeni bir oyununu niye seçmediğini düşündüm... Küçük bir çocuk sahibi genç bir çiftin geçim sorunları karşısında, kamyon şöförü olan baba daha çok para kazanmak için patronunun ona verdiği gizli görev sonucu, civardaki bir göle zehirli atıklar döker – ve ister misiniz ki, eşinin bundan kısa bir süre sonra aynı göle soktuğu çocukları hastanelik olsun! Bir yandan tüketim dürtüsü karşısında yasak işlere girişen, beri yandan böylesine bir suç işlediğini idrak edip kanun karşısında vicdan azabı ile kahrolan küçük insanların trajedisi...

 

Bana kalırsa hiç bir derinliği olmayan, “yeni kuşak” kesiminin oldukça “eski”lerinde kalmış bir konu – Mehmet Ergen’in sıradan yönetiminde, Aksanat’ın küçük sahnesini gene ustalıkla kullanmasını bilmiş Barış Dinçel’in yetkin dekorlarının arasında Bekir Çiçekdemir ve Evren Kardeş'in ellerinden gelenini yapmalarına karşın, pek tadı-tuzu olmayan bir oyun. Bundan öte, ülkesinin tiyatro yazınında bir “halk tiyatrocusu” diye anılan Alman bir yazarın metninin dilimize İngilizceden çevrilmesi, en basitinden Alman isimlerinin İngilizce (örn. Kurt’un “kört” = Curt?!) olarak telaffuz edilmesi, yapıta ve yazarına karşı bir saygısızlık/özensizlik olarak görülmez mi?

  

“ETNA”: “Kötülüğü asıl olanaklı kılan, seyircidir!”

Sezonun üçüncü Alman oyunu, Nihat İleri, Laçin Ceylan ve Levent Öktem'in, bir repertuar tiyatrosu anlayışıyla yeni kurdukları BiTiyatro’nun ilk yapımı. Türk tiyatroseverlerinin yakından tanıdığı Roberto Ciulli’nin Theater and der Ruhr’da reji asistanlığını da yapmış, oyuncu ve yönetmen Christine Sohn yazdı ve yönetti “Etna / Bedendeki Kuyu”yu. Yazarın ifadesine göre, bu yapıtına bambaşka bir yön kazandırmış olan Laçin Ceylan’ı ilk kez sahnede izledim; Nihat İleri’nin ancak çok kısa birkaç replik ile görünmesiyle, aslında tek kişilik bir oyun kotarıyor Ceylan – ve kendi görüşüme göre, bu yılın en başarılı kadın oyunculuğunun bir örneğini sunuyor... Ahmet Cemal’in çevirisiyle sahnelenen “Etna”, alt başlığında “Kadının kurban değil, fail olduğu oyun” ifadesini taşıyor.  Çocuğu bir cinayete kurban gitmiş olan Sophie, irili-ufaklı, değişik şekildeki bavulların gelişigüzel serpiştirilmiş bir odada geçmişini, şu anda bulunduğu durumu ve geleceği ile hesaplaşıyor, “Benim sorunum kurgulanmış olmak – kendim tarafından..!” diye hayıflanarak... Odadaki her bavul ise, Sophie’nin ikiye bölünmüş kişiliğinin gölgelerinin bulunduğu kuyulardır – adeta birer Pandora’nın kutusu gibi...

 

Bana kalırsa, “Etna”nın en önemli iletisi, oyunun ilk bölümünde Sophie tarafından ortaya atılan “Kötülüğü asıl olanaklı kılan, seyircidir!” savı olsa gerek – veya, tanıtım broşüründe belirtilen “Bir suçun oluşmasını seyretmek, ona iştirak etmekten daha ağır bir suçtur” sorunsalı... Nitekim, 1933 sonrası Alman toplumunun halen içinde taşıdığı “sabıkalı olma duygusu”, bu tümce ile özetlenemez mi, bugüne dek belki yüzlerce oyun/şiir/öyküde dile getirildiği gibi..? Olağanüstü yetkin oyunculuğu bir yana bıraksak dahi, salt bu iletiyi yinelemesiyle, “Etna”yı sezonun önemli ve gerekli bir yapımı olarak görebiliriz.

 

“KAPININ DIŞINDA” – bu başarılı tiyatro kapısından muhakkak girmelisiniz...

Yukarıda kısaca değindiğim oyunlardan çok daha önce yazılmış olmakla birlikte, Alman halk terimi “starker Tobak” (“sert tütün”) olarak tanımlayabildiğim “Kapıların Dışında” ise, beni en çok etkilemiş olanıdır. Rusya cephesinde savaşan, ancak rejim karşıtı olarak tutuklu kaldığı süre içinde ağır bir karaciğer hastalığına yakalanmış Wolfgang Borchert, oyunun 1947 yılındaki ilkgösteriminden bir gün önce, henüz 26 yaşındayken ölmüştü. Nazi döneminin çöküşüyle ilkgençliğinde girdiği kabare ve tiyatro yaşamına dönen Borchert, savaştan hemen sonra yayımlanan kısa öykülerinin yanı sıra, savaşla bir çeşit hesaplaşma olan bu oyunu, sanki ölüm ile yarışıyormuş gibi, birkaç gün içinde kaleme aldı. “Kapıların Dışında” önce radyo oyunu olarak tüm Almanyada yüzbinlerce kişiyi derinden sarstı, ardından kendi ülkesinde neredeyse efsaneleşerek onlarca dile çevrildi ve sayısız dünya sahnelerine konuk oldu.  Savaştan dönen oyunun başkişisi Beckmann karısına dönerken, kendi evinde yabancı bir erkek bulur – eski komutanı olan binbaşıyı ziyaret edip, kendisine yüklediği sorumluluğu geri vermeye çalışırken, sokağa konur – acıklı durumunu bir kabarede sunmayı önerirken, müdürü tarafından bununla izleyici bulamayacağını öğrenir – anne-babasının evine dönmek isterken, onların canlarına kıydıklarını öğrenir, evin ise başkalarının eline geçtiğini görür... Geriye sadece işeri tıkırında olan cenaze işleri müdürü, artık hiç kimsenin inanmadığı yaşlı Tanrı ve canına kıymak için köprüden atladığı, ancak onu kabul etmeyen Elbe nehri kalmıştır...

 

“Kapıların Dışında”, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından belirmiş “yitirilmiş kuşak” akımını andıran, bundan öte tiyatro tarihinin belki de son dışavurumcu yapıtıdır – ve, en önemlisi, 1933-45 dönemi ile bir hesaplaşma, yeni Almanyanın “miladı”nı simgeleyen bir haykırıştır...  

 

Yiğit Sertdemir, bu önemli oyunu grotesk tiyatro biçeminde yorumlamayı uygun görmüş – ve iyi de etmiş, bence. Bu uyarlama bir yandan oyunun dışavurumculuğunu desteklerken, izleyiciye birtakım hoş seyirlikler de sunuyor – Beckmann’ı içine almayı reddeden Elbe nehri, şişko cenaze müdürü/ölüm’ün iticiliği, ihtiyar Tanrı’nın/inancın yok oluşu, binbaşının kızının/savaş sonrası kuşağın özürlülüğü/zavallılığı, kabare müdürünün/sanatın zevzekliği/özdekselliği gibi... Sertdemir’e burada Nihat Kaplangı’nın çok başarılı giysi, Mahmut Özdemir’in keskin ışık ve Seda Balaban’ın maske/kukla tasarımları büyük ölçüde yardımcı oluyor. Behçet Necatigil’in eskimemiş Türkçesi kulağımızı okşarken, Onur Kahramanın (kendine?) özgü müziği, son derece uyumsuz geldi bana: şöyle ki, özgün oyunda yer almayan kabare şarkısına çok yerinde bir uygulama ile Borchert’in “O zaman tek bir şey kalır” (veya benzer çevirili) öyküsü yakıştırılmış ise de, bu metne uyarlanan beste, ne yazık ki sınıfta kalıyor... Altıdan Sonra ekibinin kimi kıdemli oyuncuları olan Ebru Gözdaşoğlu, Seda Özen Yürük’ün yanı sıra Onur Kahraman ve Ömer Erzurumlu’nun önünde, Beckmann’ı çok başarılı biçimde canlandıran Yiğit Sertdemir’e buradan koskocaman bir alkış!

 

Bundan elli yıl önceki bir “kült” oynunu büyük bir cesaret ile yeniden ele alan ve küçük bir mücevher olarak karşımıza getiren Altından Sonra, son yıllarda (“Bekleme Salonu” ve özellikle “OBEB” ile) ülkemizin İYİ tiyatro toplulukları arasına girmiştir – ne var ki, onları izleyebilmek için, birazcık “ulaşım çabası” sarf etmek gerek – ancak: bu çabaya kesinlike değer..!

 

“Tiyatro... Tiyatro...” – Haziran 2007

“Gerçek” tiyatroyu bulmuş Arama Tiyatrosu’nda

Neron ve Agripina

Robert Schild

 

 

Genç bir arkadaşım, geçenlerde İDT’nda Özen Yula’nın yazdığı ve Ayşenil Şamlıoğlu’nun yönettiği “Dünyanın Ortasında Bir Yer”ini görmesinin ardından, kuşku ve şaşkınlık ile bana “sığınmaya” çalıştı..! Ona “Medea”yı çağrıştırmış olan bu oyunu, “yerel bir bir tragedya” olarak mı görmeliydi? Yazar/yönetmenin, o denli kapsamlı iki perde boyunca anlatmak istedikleri nelerdi? Cinsiyetler arası ilişkiler acaba daha sarıcı, kadının başkaldırışı daha güncel biçemde sunulamaz mıydı?  Konuşmalar niye o denli ağdalı, sahnedeki devinimler hangi amaçla “ağır çekim” tempoluydu? Bunca uzun tiradlar sunan koro, izleyicilerin dikkatlerini dağıtmıyor muydu? “Tiyatro”nun işlevi ıskalanmamış mıydı???

 

Oyunu görmüş olmama karşın, başa çıkamadığım sorular – sorular – sorular... Genç tiyatrosever dostumu, bir karşılaştırma yapması için, o sıralarda Arama Tiyatrosu’nda sergilenen Tarık Günersel’in yazdığı ve Özkan Schulze’nin yönettiği “Neron ve Agripina” oyununa yönlendirdim – her ikisi de yerli bir yazarın kaleminden, hanım bir rejisörün yönetiminden çıkmış, arka planda ikişer kişinin bulunduğu, iki başkişinin çatışmasını sergileyen birer tragedya... Nuh’un Gemisi’nden üçüncü kez havalanan güvercin misali, genç arkadaşım şu ana dek beni aramadı – farkları anlamış olsa gerek..!

 

“Dünyanın Ortasında Bir Yer”, olduğunca durağan, gerilimsiz ve “ciddi” biçimde başlıyor, gelişiyor ve sürüyor – “Neron ve Agripina” ise kıpır-kıpır; özellikle (Neron’un hocası) Seneca’nın katıldığı her diyalogda küçük ussal/sözel çatışmalar içerirken, Roma İmparatorluğu bir yana, bugünkü dönem ile de “dalga geçiyor” gibidir... Yula’nın oyununda ağırlık görsel (devinim, sahne ve ışık tasarımı) – Günersel’de sözel tiyatrodadır; keza Şamlıoğlu’nun yorumunda müzik ve şan, Schulze’de ise salt sesli efektler hakimdir...

 

Peki, bu iki “kutup”tan hangisi “tiyatro”ya daha yakın olanıdır acaba? Uzun yıllar önce bir söyleşi yaptığımız Alman politik tiyatro ekolünün baştemsilcilerinden Heinar Kipphardt, “edebiyatın en etkin biçimi, hiç kuşkusuz tiyatro’dur!” diye savlarken, bir yandan bu türün sözel yanına parmak basmış, diğer yandan “ileti” taşıma zorunluluğuna işaret etmişti – ve bu bağlamda, benim gibi Kipphardt’cılar için yukarıdaki sorunun yanıtı apaçık değil mi..?!

 

“Dünyanın Ortasında Bir Yer” dergimizin daha önceki sayılarında irdelendiğinden, bu oyuna ayrıntılı olarak değinmiyorum – değerli arkadaşım Ragıp Ertuğrul’un şu kısa tanımlamasını aktarmak ile yetineceğim: “Oyun, Ateş Çiftliği beyinin, Ahten’e olan aşkını kıskanarak kardeşinin canını alması, Ahten’i elde etmesi üzerine kuruludur. Ahten, bu acıyla kalbini Emre Bey’e kapatır ve günün birinde yasını unutturacak bir erkekle karşılaşır.” (“Tiyatro, Tiyatro”; Sayı 176, Nisan 2007, s. 44-45) “Neron ile Agripina”da ise konu, ana-oğul arasındaki aşkın, genç İmparator Neron’un özerkleşme arzusu ile Agripina’ya karşı nefrete dönüşmesinin üzerine kurulmuştur: Oğlunu dev Roma İmparatorluğu’nun başına geçirme tutkusu için engel tanımayan ihtiraslı anne, amacına ulaştıktan sonra da dizginleri ellerinden bırakmaz. Ne var ki, sadece oğlunun eğitimi için kullanmış olduğu düşünür Seneca değil, asıl eski başköle/şimdiki ordu komutanı Anicetus, Neron ile birlikte Agripina’ya karşı dönüp sonunu hazırlamaya koyulurlar...  

 

Bir yandan insanlık kadar eski bir tutku olan iktidar kavgasının özünde/önünde yer alan ana-oğul ilişkilerini izlerken, Schulze’nin de özendirmesiyle şair Günersel’in yakalamış olduğu bazı ince özdeyişler (Seneca: “Komedi, trajik olana uzaktan bakmaktır...; trajedi, güldüren şeye yakından bakmak...” – Anecitus: “Bütün ülkelerin köleleri, birleşin!”) hoşumuza gitmiyor değil; nice yerinde toplumsal/siyasi taşlamaları ise (Seneca: “İnanç, ilaç gibi gelebilir / dozu kaçarsa fakat neler olur, kim bilir.”) “cuk gibi” oturuyor...

 

Dahası – ki, bunların Günersel/Schulze ikilisi tarafınca kasıtlı/bilinçli kotarılıp kotarılmadığını sormadım – “Neron ve Agripina”, en azından kendi kanımca, apaçık bir Brecht’sel yöntem gütmektedir. Şöyle ki, a) sanatçı ruhlu, deneyimsiz, ancak oyunun sonunda bir caniye dönüşen Neron’u canlandıran Güvenç Selekman; b) güç tutkusu tüm yaşamını şekillendiren Agripina Özkan Schulze; c) bilgelik ve yalakalık arasındaki ince ipin üzerinde yürümeye çalışan Seneca rolündeki üstad Ulvi Alacakaptan ve d) sahibine bağlı köleden, asıl sahiplenen konuma geçen Anecitus Cengiz Güleryüz, çoğu replik ve devinimlerinde dört dörtlük bir yabancılaştırma etkisi sunuyorlar! Ne var ki, bunca mesafeli bir oyun tekniği, ancak metnin yüklü bir ironi ve simgesellik düzeyi ile gerçekleşebilecektir (N: “Ben var mıyım, Seneca?” – S: “Felsefi bir soru mu bu?” – N: “Var mıyım ben?” – S: “Aslan gibi bir gençsiniz.” – N: “Gölgesiyim. Dişi bir aslanın...” veya A: “Bu erkekler dünyasında / yer yok, değil mi, akıllı bir kadına? / Neymiş suçum? Tutku mu? / Yaşayan herkes bundan “suçlu!”). Bu tür replikler, beni oyunculardan bir adım geriye getirerek, oyun metninin kendisinde de bir tür “yabancılaştırma” dürtüsü olduğu varsayımına yönlendiriyor: Bana kalırsa, burada Neron Neron’u oynuyor, Agripina Agripina gibi yapıyor ve özellikle Seneca “bir Seneca karikatürü”nü çiziyor! Ve bu bağlamda, Brecht’in şu kesin yönergesinin uygulanması zor olmasa gerek: “Oyuncu bir an bile kendisinin, bütünüyle canlandırdığı tipe dönüşmesine izin vermemelidir.” (Tiyatro İçin Küçük Organon; çev.: Ahmet Cemal; 2.baskı, 2005, Mitos Boyut Yay.; s.48). Öte yandan, bilmem abartıyor muyum, aynı el kitabının 49.bölümündeki aşağıdaki tümcesindeki isimleri değiştirdiğimde, Brecht’in anlatmaya çalıştıkları, karşımdaki büyük oyuncu ile yaşam kazanıyordu: “Oyuncunun sahnede iki kişi kimliğiyle, hem Alacakaptan, hem de Seneca olarak yer alması, gösteren olarak Alacakaptan’ın, gösterilen Seneca’nın kişiliğinde yitip gitmemesi, başka deyişle, bu oynama biçimine ‘epik’ adını vermiş olan ilke, sonuç olarak gerçek olayın perdelenmediğinden başkaca bir anlam taşımaz. Yani, sahnedeki gerçekten Alacakaptan’dır ve bu Alacakaptan, Seneca’yı nasıl düşündüğünü göstermektedir.” (a.g.e., s.49)

 

“Neron ve Agripina”yı metin, yönetim ve yorum olarak bu düzeye getiren kişilere gelince, şair/yazar Tarık Günersel’i ayrıca tanıtmaya gerek olmadığı kanısındayım (