Robert Schild 2007-2008 Sezonu Oyun Eleştirileri


             İki tragedya karakteri:
            “Kassandra”nın anlattıkları ve “Euridike’nin Çığlığı”
                 Robert Schild “Tiyatro... Tiyatro...” – Temmuz 2007


Dergimizin son sayısında, biri en büyük (İstanbul Devlet Tiyatrosu), diğeri en küçük (Deneme Tiyatrosu) sahnelerimizde sergilenen iki “yerli” tragedyaya değinerek, Özen Yula’nın Ayşenil Şamlıoğlu’nun yönetimindeki “Dünyanın Ortasında Bir Yer”i ile Tarık Günersel / Özkan Schulze ikilisinin “Nero ve Agripına”sı arasındaki yaklaşım/yorum/yönetim farklılıklarını irdelemeye çalışmıştım. Yazar ve yönetmenin yaklaşımları nasıl olursa olsun, bir sahne yapıtında izlenen olaylar bizlere “korku ve acıma duyguları” (Aristoteles: “Poetika”, XIII/2) uyandırdığı müddetçe, “iyi” bir tragedya ile karşı karşıyayız – ve bu tür yapımların hiç bir tiyatro mevsiminde eksik kalmaması gerekir...

Yetmişi aşkın yeni oyunla tiyatronun her türünün temsil edildiği ve gerçekten çok verimli geçmiş 2006/2007 sezonunda, bu kez aynı sahnede (garajistanbul) karşımıza çıkmış iki antik tragedya uyarlaması, ne ilginç bir rastlantıdır ki, “kadın” sorunsalını ele alıyor. Ana fikir olarak kendi içlerinde asli bir benzerlik taşımakla birlikte, bazı önemli karşıtlıkları da göze çarpar. Oyunlar ayrı ayrı izlendiğinde o denli belirgin biçimde öne çıkmayan bu özellikler, bir süre sonra bazı zevkli geriye bakışlara yol açıyor...

İki acınacak kadın
- Biri, Troya Kralı Priamos’un kızı Kassandra: Nice doğru kehanetlerde bulundu; fısıldadı, konuştu, haykırdı – ama kimseye yaranamadı... Ona bu yetiyi vermiş olan Güneş Tanrısı Apollon’un aşkını karşılıksız bıraktığı için, tarafınca ağzına tükürülüp öyle bir lanetlendi ki, öngördüklerinin hiç birine hiç kimse inanmadı – ve böylece vatanını yerle bir edecek olan savaşın başlamasını ve bitmesini çaresizlik içinde izlemek zorunda kaldı!
- Diğeri, Ege’nin karşı yakasındaki Thebai kenti Kralı Kreon’un eşi Euridike: Yakın çevresinde ve kendi sarayında olup bitenleri dehşet içinde yaşadı; onları izledi sadece, hiç bir dışavurum göstermedi ve hep sustu – peki o kimlere yarandı?! Kreon’un acımasızlığına set çekemedi, onunla çatışan Antigone’nin kendini asmasına ve bunun üzerine nişanlısı, öz oğlu Haimon’un da kendine kıymasına engel olamadı; en nihayet ise her şeyi kabullenmiş olmanın bir nevi pişmanlığını dört bir yana haykıran “ağıt” çığlığı ile ortaya çıktı...

İki yalnız kadın
- Biri, varlık içinde yokluk yaşıyor: Troya kahramanı şanlı Hektor’un biricik kız kardeşi, güzel tapınak rahibesi Kassandra’ya herkes sırt çeviriyor, ailesi dahil olmak üzere, karamsarlıktan çıkmayan söylemlerinden dolayı... Ardından savaşta tüm yakınlarını yitiriyor, esir düşüyor, Agamemnon’un sarayına köle olarak sürülüyor.
- Diğeri, Sophokles’in “Antigone”sinde doğru dürüst bir role dahi değer görülmeyen Euridike: İkinci sınıf bir insan olarak asıl tragedyanın kıyısında köşesinde dolaşmaktadır sadece – en kayda değer eylemi ise, oyunun sonunda kendisini hançerlemesidir...

İki farklı kadın
- Biri, olayların olmasa da karşımıza çıkarıldığı oyunun tam merkezine yerleştirilmiş – ve bu konumu, “monodrama” (= tek kişilik oyun) dinamikleri gereği ile değil, tüm iletilerin bu acınacak ve yalnız kadının kaderinden hareketle oluşturulmuş olmasındandır. Oyunu tasarlamış ve yazmış olan Mustafa Avkıran ile Gülbin Yeşil, tarihin belki de ilk “medeniyetler çatışması” olan Troya Savaşı’nın öncesini, sürecini ve sonrasını, salt Kassandra’nın gözünden aktarıyorlar bizlere, çaresizliğinin ve yılgınlığının perspektifiyle... Olimpos’daki yüce tanrıların, Troya surları önündeki şanlı kahramanların ve kent düştükten sonra surlarının içinde yakıp yıkan, ırza geçen acımasız askerlerin tüm devinimleri, oyun boyunca karşımızda duran bu ufak-tefek kadının, sözleriyle çizdiği, belirli bir merkezkaç kuvvet ile yayılan daireler ile sarmalıyor bizleri...
- Diğeri, oyunun sonundaki o çarpıcı haykırışına kadar hep izliyor, dinliyor, susuyor – bir kenarda duruyor, gölgeden çıkmıyor hiç, son spot ona yönelene dek...

“Gölge” demişken, her iki oyunda ışık etmeninin de çok farklı biçimde tasarlandığını hatırlatmakta yarar var: “Kassandra”da ışık, oyuncuyu sıkı sıkı izliyor, özellikle üstten gelen spotların yerlere çizdikleri daireler, Kassandra’nın sürekli devinimlerine anlamlı çerçeveler sağlıyor (tasarım: Kemal Yiğitcan). – “Euridike”de ise oyuncular, spotları izlemek durumundalar – onları yöneten ışık’tır, adeta! (Şahika Tekand’ın baş döndürücü tasarımı ve, ilk kez rastladığım “Işık Masasındaki Oyuncular” tanımıyla, Ayşegül Cengiz Akman ile Nilgün Kurtar’ın ustalıklı çalışmalarıyla...)

Devinim’e gelince – “Kassandra”da, baleden yetişme Övül Avkıran sürekli bir sahne dinamizmi gösterirken (koreografi kendisine ait), “Euridike” Şahika Tekand, buradaki yönetiminin felsefesine uygun olarak, tüm oyun boyunca statik biçimde duruyor, eşi Kreon’un sağında – sizce acaba hangi drama anlayışı daha “dramatik”tir..?

Metin: “Kassandra”da tane-tane, didaktik ve simgesel; bildiklerimize bilmediklerimizi katıyor ve kadının zayıflığını, yalnızlığını ve çaresizliğini karşımıza çıkarırken, ezilmişliğini sorguluyor, başkaldırı olasılıklarını irdeliyor = çağdaş kadın düşüncelerine dört bin yıl öncesinden göz kırpmaya çalışıyor. – “Euridike”de ise kadın ağıt yakıyor; ne var ki, oyunun tümünde olduğu gibi, sanki ışık huzmeleri ile yarışırcasına okunan metnin önemli bir bölümü anlaşılmıyor..! Bu yazımızın temelinde yatan Euridike’nin söylediklerini bir an için bir yana bırakıp, özellikle Kreon ve Antigone gibi diğer başkişilerin, ayrıca gözlem/yorum/uyarılarda bulunan (bulunması gereken!?) Koro’nun sözlerini anımsamaya çalışacak olursak, bunların da pek anlaşılır olmadığı ortadaydı, ne yazık ki...

Sahne ve giysi tasarımı: “Kassandra”da (acaba niye?) uygulanan suni sis dumanları, bazı izleyicileri rahatsız ettiği gibi, şart mıydı?! Bu oyunda başka bir dekor yoktu, gereği de yoktu, bence... Bazı eleştirmenlerin beğenmediği çağdaş görünümlü gömlek, bere ve özellikle beyaz lastik ayakkabılarına benim ise diyecek hiç bir şeyim olamaz! Zira burada önemli olan, Övül Avkıran’ın Kassandra “gibi yapması”dır kanımca, Brecht’sel anlamda; o halde burada özellikle “yabancılaştırıcı” lastik ayakkabılarını alkışlıyorum, naçizen... – “Euridike”de ise, Thebai kral sarayını soyut biçimde gösteren metal çubuk konstrüksiyonu (tasarım: Esat Tekand) yerinde ve yeterliydi. Giysilere gelince, oyunun karanlık ortamında gerek dört başkişinin, gerek yirmi Koro üyesinin giydikleri bence hiç de önemli değildi, zira söylediklerine “kulak uydurmaktan” görselliğe önem ver(ebil)en var mıydı ki..!?

Grek mitolojisi ve antik tiyatronun bu iki kadın karakterine adanmış iki oyun hakkındaki irdelemelerimin sonunda, birazcık abartmak sakıncasına karşın, düşüncelerimi şöyle bağlamak istiyorum: “Kassandra”, bir saat süren söylemleri ve devinimleri ile – Homeros’a göre – yıllar süren ve yüzlerce (belki binlerce?) asker ve sivilin ölmesine yol açan bir savaşın (tüm savaşların...) gereksizliğini/acımasızlığını haykırırken, sahneyi tam anlamıyla dolduruyor; bir kadın olarak, hemcinslerinin zafiyetini de ortaya koyarak... “Euridike” ise, İsmail Tunalı’nın aktardığı gibi Aristophanes’e göre en mükemmel ve en üstün tragedya ozanı olan Sophokles’in “Oidipus” ve “Antigone” öykülerinin bir nevi tamamlayıcı “dolgu malzemesi” olarak çıkıyor karşımıza, Şahika Tekand’ın ona adadığı uyarlamasında – ve burada “Sofokles nerede?” diye sorasım geliyor yine (Temmuz 2006 “Tiyatro... Tiyatro”daki kısa değerlendirmemin başlığı...). Gönül ister ki, bu iki oyun önümüzdeki tiyatro sezonunda yeniden sergilenir ve tiyatroseverler kendi karşılaştırmalarını yapabilir...

 


Robert Schild "Tiyatro... Tiyatro...” – Kasım 2007


Dot’un “suratımıza patlayan” yeni oyunu “Kürklü Merkür”

– ve tiyatro’nun asal görevi...



Kenter Tiyatrosu, Semaver Kumpanya – dahası, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda bile örnekleri sahnelenmiş olmakla birlikte, İngiltere’den yurdumuza gelmiş olan “In-Yer-Face” tiyatrosu (INYF) ile özdeşleşmiş görünen DOT, bu türün en yeni, belki de en “sert” örneği ile yeni sezonu açtı...

Tiyatro kuramcısı Alex Sierz’in “... etik kuralları sorgulayan, tabuları alt-üst eden, yasak olanları ortaya çıkaran ve rahatsızlıklar yaratan; ... oyuncuları sahnede soyunan, aşk yapan, mastürbasyonda bulunan, tüküren veya kusan...” kısacası: “insanoğlunun yapabileceğini, ancak yapmasını/en azından bizim görmek istemediğimizi gözlerimizin/düşgücümüzün önüne seren...” tanımlamalarıyla tiyatro literatürüne dahil ettiği bu türün en bilinen yazarları Sarah Kane, Mark Ravenhill veya Martin McDonagh’ın doksanlı yılların ortalarında yarattıkları patlamadan daha dört yıl önce ilk IYFT yapıtını vermiş olan Philip Ridley’in 2005’de ilkgösterimi yapılan “Kürklü Merkür”, bu türe alışmış olması gereken İngiltere tiyatro camiasında büyük çalkantılara yol açmıştı. Bir yandan “Daily Telegraph” gazetesinde yazarın “kendi sapkın düşgücüyle doyuma ulaştığı” savlanıyor, Ridley’in yayınevi olan Faber & Faber “Mercury Fur”ü basmayacağını belirtirken, oyunun kendisi büyük ilgi görüyor ve kısa sürede ABD, Avustralya, Japonya’da, ayrıca Paris, Roma ile Prag gibi Avrupa kentlerinde sahnelenmeye başlanıyor. Bizde ise, neredeyse on beş yıllık bir gecikme ile tanımaya başladığımız IYFT, Murat Daltaban ve ekibinin yürekli girişimleri sonucu, en yeni yapıtlarından biriyle varlığını sürdürüyor...

Kağıt atıkları ile dolu, kullanılmayan bir apartman dairesindeyiz (bunlar acaba çöpü mü simgeliyor – ve öyleyse, neden sadece kâğıt atıkları?!). Elliot ve erkek kardeşi Darren, değişik ve özel bir parti hazırlığı içindeler; yan daire komşusu Naz da onlara katılıyor... Gençlerin dialoglarından, kardeşlerin mutlu bir çocukluk dönemi geçirdiklerini, ancak nedenleri karanlıkta kalan bir terör olayı sonucu ailenin parçalandığını öğreniyoruz. Ne var ki, geçmişi pek anımsamıyorlar; aynı şekilde Naz’ın dünyası da, içinde bulundukları ortamı pek aşamıyor... Tarih bilgisi ise hiç yok – piramit veya firavun gibi sözcükleri hiç duymamış! Aralarında tek okumuş olanı, Elliot’dur – o ise, İkinci Dünya Savaşı’nın Marilyn Monroe için birbirleriyle kapışan John F.Kennedy ile Adolf Hitler’in arasında koptuğunu biliyor ve bu bilgilerini, zaman zaman bazı mitolojik öykü parçacıklarını da kardeşi ve arkadaşıyla paylaşıyor... Arka planda ise hep o korkunç, kâbusvari, bir mahşeri andıran olaylar: “... Çıkmaz sokağa doğru gidiyorum. Bir at. Hayır, zebra bu. Nasıl gelmiş buraya? Küçük çocuklar kovalaya kovalaya köşeye sıkıştırıp bıçaklıyorlar hayvanı... Her yeri alev almış. Ben diğer tarafa koşuyorum... Zar zor ayakta duruyor, sendeliyorum. Her şey puslu, dönüyor...” İki yıl önce gene Dot’da izlediğimiz, Caryl Churchill’in “Çok Uzaklarda” oyununda sürekli olarak sözü edilen düşman ordular ve aynı kefeye konan çeşitli havyvan kümeleri akla geliyor – öte yandan, “zebra”, yazarın esinlendiği Ruanda katliamına bir çağrıştırmayı mı simgeliyor acaba?

Şurası kesindir ki, Philip Ridley’in gençlere anlattırdığı olaylar, oyunun ortamına yönelik bir hazırlık oluşturmakta: ancak terörün, kıyıcılığın gölgesinde gelişmiş bir dünyada, tanık olacağımız türde bir parti düzenlenebilir! Bu özel “parti”nin amacı, varlıklı olduğu kadar sapkın dürtülere sahip bir kişinin, Londra’nın bu metruk apartman dairesinde kendisine bir çeşit “kurban” olarak sunulacak genç bir oğlan ile cinsel ilişkiye girmesini sağlamaktır... İşte, kötülüklerin rehber olduğu bir dünyada, eğlencenin bu türü cazip hale gelmiş ve “prim” yapmakta – ve geçimlerini bu yoldan sağlamakta olan Elliot ve kardeşi, elebaşıları “Sfenks”in doğrultusunda, komşu Naz ve Elliot’un sevgilisi, travesti Lola’nın yardımıyla, kurban edilecek çocuğu “hazırlıyor”, çeşitli işkencelerden geçiriyor ve Parti Konuğu’na “sunuyorlar”.

Kötülüğün bizi sarmaladığı bir dünyada, sapkınlıktan başka ne beklenebilir ki? Terör ekersen, işkence biçersin... Sevgi yok olduğunda, çıkar ilişkileri ağırlık kazanır... Aile ortamı, huzur ve sevgi çok gerilerde kalmıştır artık – oyunun ortalarına doğru beliren kör “Düşes” (= kardeşlerin katliamdan kurtulmayı başarmış anneleri), çocuklarını hatırlamayacaktır bile. Ve işte anılar yitirildiğinde, onların yerini ancak uyuşturucular ile sağlanabilecek düşler alabilecektir – oyundaki gençlerin yuttukları renk renk “kelebekler”in simgelediği gibi...

Murat Daltaban, oyundaki başdöndürücü dinamizmi büyük bir ustalık ile tasarlamış, makinalı tüfek atışları gibi gelen replikleri tek tek yüklemiş genç oyuncularına. Sürekli yinelenen “belden aşağı” sözcükler yormuyor mu izleyicileri? Belirli bir süre sonra, onları duymuyorsunuz artık, devinimlere kaptırıyorsunuz kendinizi. Geriye dönüşler ve buradaki efektler yeterince çarpıcı ve belirgin mi? Bence hayır – ışık ve ses de daha güçlü biçimde “suratımıza patlamalı”.

Engin Altan Düzyatan (“Anna Karenina”/Kenterler: Vronsky) ve Cemil Büyükdöğerli’nin (“Mutlu Günler”/Beşiktaş BT: Willie) dışında hiç birini sahnede görmediğim genç oyuncuların tümü, daha üçüncü sergilenişinde izlediğimiz oyunda, olduğunca başarılı ve rollerine hakim görünüyorlar. Kendi kanımca en rahat canlandırmayı Cemil Büyükdöğerli (Parti Konuğu) gerçekleştiriyor – öte yandan bu karakteri biraz daha “entel” veya “üst düzey yönetici”, yani gündelik yaşamında bir “Dr.Jekyll” olup, tanık olduğumuz parti boyunca “Mr.Hyde”leşen biri olarak çizmemiş midir Philip Ridley acaba..?

“Bu tür oyunlara gerek var mıdır?” – “Bunca vahşeti, sapkınlığı sahnede görmesek de olmaz mı?” – “Bulvar gazetelerinde okuduklarımız, TV’de izlediklerimiz yetmiyor mu bize?” Sık sık duyulan bu sorulara yanıtlarımız “var!”, “olmaz!” ve “yetmez!” şeklinde olmalıdır, kuşkusuz... Zira, tiyatroya salt “hoşca vakit geçirmek” için gitmiyorsak, sahne yaşamın bir aynası, dahası: irdelenmesine yönelik bir ortam olacaksa, gerçek yaşamdaki aşağılıkları, vahşeti ve sapkınlıkları tüm çıplaklığı ile izleyicilerin gözlerinin içine içine sokup suratlarına birer tokat gibi patlatarak çözümlemeye çalışmıyorsa, tiyatro görevini yerine getirmemiş olur!..


 




Yitirmekte olduğumuz “ötekiler” hakkında: Ashura
Robert Schild, Şalom Gazetesi, 2 Mayıs 2007

2004 yılında 14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde ilkgösterimi yapılan 5.Sokak Tiyatrosu’nun bu ilginç oyunu, bugünden başlamak üzere Beyoğlu garajistanbul sahnesinde 6 kez sunulacak. Tüm sanatseverlere içtenlikle önermek istediğim bu oyun hakkında “Tiyatro... Tiyatro” dergisinin Haziran 2004 sayısında çıkmış olan yazımı aşağıda bilgilerinize sunuyorum...


Mustafa Avkıran’ın anne tarafı Yunanistan’dan, babası ise Arabistan kökenli. Övül Avkıran’a gelince, onun baba tarafı Yunanistan’a, anne tarafı Makedonya’ya dayanıyor. – Siz ise, Türkiye’nin her hangi bir kalabalık meydanında şöyle bir etrafınıza baktığınızda, gelip geçenler arasında Arap esmerlerini, Orta Asya çekik gözlülerini, Balkan sarışınlarını görürsünüz kolaylıkla – kısmetiniz yaver giderse, ataları Sudan’lı bir siyahiye bile rastlamanız mümkün – bir zamanlar üç kıtaya yayılmış dev bir imparatorluğun, hemen tümü dindaş ve bugün aynı dili konuşan torunları...

“Aşura”, Arap dilinde “10” demektir. Aşure günü ise, hicri taviminin ilk ayı olan Muharrem’in 10.günü olup, Musevi takvimindeki ilk ay olan Tişri’nin 10.günü “Yom Kippur” gibi, özel bir anlam taşır. Nasıl ki o gün Museviler için bir kefaret günüyse, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği Hicri 10 Muharrem, özellikle Şiiler için bir tayizet günüdür. Gene İslam yorumuna göre, İbrahim Peygamber’in Nemrut’un ateşinden kurtulduğu ve Nuh Peygamber’in gemisinin Cudi Dağına konduğu gündür, Aşura günü. Diğer bir rivayete göre ise Nuh ve ailesi, gemide bulunan tüm gıda artıklarını katıp pişirdikleri bir tatlı ile, tufandan kurtulmuş olmalarını kutlamışlardı...


“Ötekiler” için bir taziye

Mustafa Avkıran’ın kurguladığı ve koreografiyi de üstlenmiş Övül Avkıran ile birlikte yönettiği, 5. Sokak Tiyatrosu’nun Festival’de ilkgösterimi yapılan “ashura”, Anadolu topraklarının bir “aşure”sidir: İlkçağ paganizminin üzerine kurulmuş üç semavi dinin, Osmanlı’nın getirdiği çeşit çeşit ırkların ve onu aşkın dillerin konuşulduğu toprağın öyküsü. – (nedense) İbranice(?), Pontus dili, Rumca, Lazca, Ermenice, Süryanice, Kıptice, Zazaca, Sefaradça, Kürtçe, Arapça ve Türkçe dillerinin.

“ashura, benim hikâyemdir...” diyor Mustafa Avkıran, “...içine katarak oluşturduğum bu yapı, karıştıkça zenginleşen ve içindeki her malzemenin gerçek tadını hissedebileceğim bir yoldur; yeni bir yol, yeniden çıkılan bir yol.” Düşünce asla yeni değildir – bkz. sayısız “mozaik nostaljisi” yayınlarına, veya Yelda’nın “İstanbul’da, Diyarbakır’da Azalırken” başlıklı incelemesine (Belge Yayınları, 1996), veya gene 5.Sokak’ın “Neos Cosmos” oyununa – ne var ki, konsept ilginç: Avkıran, bu yeni yapımını bir yandan anneannesine adarken, “ötekiler için yapılan bir taziye” olarak da adlandırıyor, bize bu “aşure”yi sunarken.

Kimdir bu ötekiler – veya, kimdi onlar? İlkçağlardan beri önce emperyalizmin, ardından katı milliyetçiliğin ortadan kaldırmaya çalıştığı “yabancı”lar – daha çok monokültürlü Avrupa dillerinde, Latince “extraneus” sözcüğünden türetilmiş “etranger” veya “stranger”lar. Bu son sözcüğün sıfatı olan “strange” , aynı zamanda “acaip/garip” anlamını taşıdığından, değişik yöntemlerle ortadan kaldırılmalıydı, onlar! İşte, “ashura” oyununun program notlarında “Tarih boyunca insan, ‘homojen’ bir toplum yaratmak uğruna ‘öteki’leri sürdü, yok etti” açıklaması yer alıyor. “Birlikte yaşamayı, ‘öteki’ ile barışmayı, karışmayı başaramadı insanoğlu. Ama hep özledi, bütün dinlerin, dillerin, kültürlerin bir araya geldiğini, birbirini anladığı bir dünyayı özledi.”


Tiyatro, asla sadece sözel olmamalı...

Sahnenin en dibinde bir kapı açılıyor. Kapı aralığından parlayan ışık, gelişigüzel dizilmiş beyaz şişelere uzun gölgeler attırıyor. Dokuz kişi, ellerinde birer iskemle, ağır ağır geliyorlar bize doğru. Kararsız, sanki bir şey arıyorlarmış gibi. Bazıları, müzik aletleri de taşıyor: cümbüş, viyolonsel, klarnet, iki davul. Oturuyorlar. Kısa bir süre sonra, sağdaki kadın doğruluyor. Elleriyle göğsüne vurmaya başlıyor: rap, rap, rap, rap. Derken, Sema’nın berrak sesi: Tanrı’nın İbrahim Peygamber’i sınaması ile ilgili bir İbrani ezgisini söylüyor. Ardından, kâh Harun Ateş’in olağanüstü kontrtenorundan, kâh İhsan Kılavuz ve gene Sema’nın seslerinden, dört özgün beste ve on dokuz halk ezgisi – Arapça ve Türkçe yanısıra, yitirilmekte olan çeşitli Anadolu dillerinde... Nelerden söz ediyor bu şarkılar? Dini konulardan, doğadan, aşktan, kederden ve gurbetten; askerin etini yiyen kargalardan; İzmir’den kovulanlardan; yabancı, ıssız yollarda çınlıyan kervanlardan; tepleri saran dumanlardan...

Hemen her ezgide değişik bir konum alıyor, sahnedeki sanatçılar; davulların ritmi, viyolonselin hüznü, klarnetin haykırışı, duvara yansıyan şarkı sözlerinin, yankılanan seslerin altını çiziyor, devinen Övül Avkıranın bedenini sarıp sarmalıyor. Arada bir, duvara bazı tablolar da yansıtılıyor: 1927 ile artık ana dili sorulmayan 1970 nüfüs sayımları arasında, konuşulan Anadolu dillerinin sayısal dökümü. Yüzde dokuz dolaylarında kaldığı beyan edilen Kürtçe’nin yanı sıra, “binde” oranlarından “onbinde”lere ulaşan Abazaca, Arapça, Arnavutça, Boşnakça, Çerkesçe, Çingenece, Ermenice, Gürcüce, Kürtçe, Lazca, Pomakça, Rumca, Sefaradça, Tatarca ve – burada bir yanlışlık olsa gerek – İbranice: bu dil, Anadolu’da ne zaman ana dili olmuştu ki?

Derken, Mustafa koşmaya başlıyor – gittikçe hızlanan biçimde, sahnedeki sanatçıların etrafında! Kimden kaçıyor acaba – veya neyi yakalamaya çalışıyor? Sonra yere çömeliyor. Övül, yerdeki şişelerden birkaçını alıyor, arkasına geçip, onları teker teker Mustafa’nın üstüne boşaltıyor, en sonuncusunu da kendi başından aşağıya doğru. Sahnede serpiştirilmiş dolu şişeler, bir zamanların kültür mirasını oluşturan diller mi yoksa? Boşalıyor, akıyor, gidiyor mu bu varlık? – “Aman tükettim, takatim / Mecalim bitti / Yetiş imdadıma, imdat / İmdadıma ya Şah-ı merdan! / Cansız duvarları yürüten sensin / Yetiş imdadıma, imdat / İmdadıma ya Şah-ı merdan!” (son ezgi).

İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Zürcher Theater-Spektakel, Rotterdamse Schouwburg ve Utrecht Stadtschouwburg’un bir ortak yapımı olan “ashura”, son olarak izlediğim “Dumrul ile Azrail”den sonra, 5. Sokak Tiyatrosu’nun diğer sarsıcı, güçlü bir yapıtı... Ali Cem Köroğlu’nun sahne tasarımı, yalın olduğu kadar etkileyici; Yüksel Aymaz ise ışığı bazı sahnelerde biraz daha cömertçe kullanabilirdi. Sema ile İhsan Kılavuz’un oluşturduğu sağlam müzik temelinin üstündeki icracılar Murat Bekin, Umut Can Yiğit, Cem Çetinkaya ve Kıvanç Fındıklı göz dolduruyor; Harun Ateş’in ilk kez tanık olduğum kışkırtıcı sesini ise, umarım yakında yeniden duyarız!

Tiyatro, asla sadece sözel olmamalıdır. Bize bu yıl, değişik dans tiyatroları yanısıra bu çarpıcı müzik/devinim yapıtını sunan İKSV, anlamlı bir iletiye kanat açmıştır. Buğday, pirinç, nohut, fasulye, şeker ve su ile pişirilip üzerine fındık, badem, ceviz, kuru üzüm ve kayısı ile nar taneleri katılarak gülsuyu, karanfil ve zencefil ile çok katmanlı bir lezzete kavuşturlan aşureler ise, sofralardan hiç eksik olmasın...

***

Övül Avkıran, Mustafa Avkıran ve Naz Erayda tarafından Antalya 5. Sokak'ta 27 Mart 1995 yılında kurulan 5. Sokak Tiyatrosu. başlangıçta bir otoparkı gösteri mekanına dönüştürerek müzik, dans, tiyatro, söyleşi gibi etkinliklerle Antalya'da alternatif bir kültür merkezi oluşturdu. Ardından İstanbul'da yaşamayı seçen tiyatro, bugüne dek yaptığı onbeş prodüksiyon ile ulusal ve uluslararası festivallerde yer aldı. Topluluğun sanat yönetmenleri Mustafa ve Övül Avkıran, geliştirdikleri tüm projelerde tiyatroyu oluşturan parçaları yeniden tasarlayıp, öteki sanatlar ve disiplinlerle olan ilişkisini araştırırken bu sanatı oluşturan bilgilerin gücünü kendi deneyimleriyle "Çağdaş Türk Tiyatrosu" tanımı içinde yeniden sorgulamayı seçerler...

2004 yılında 14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde ilk kez sergilenen “ashura”, üç yıldır yurt dışında önemli festivallerde oynamış; seyirci ve eleştirmenler tarafından olağanüstü bir ilgi ile karşılanmıştır. Önümüzdeki yıl Avustralya’dan Kanada’ya davetler alan bu önemli yapım (müzik icracılarında bazı küçük değişikliklerle), şimdi kendi mekanında seyircisiyle buluşuyor. Gösteri gün ve saatleri: 2, 3, 5, 9, 10 ve 11 Mayıs, saat 20’de garajistanbul / Beyoğlu’nda (Tomtom Mahallesi Yeni Çarşı Caddesi, Kaymakam Reşat Bey Sokak 11/A, Galatasaray; Tel: 244 44 99). Biletleri ayrıca www.biletix.com’dan temin edebilirsiniz.

Bu olağanüstü çarpıcı ve ilginç oyunu muhakkak görün..!



 

  

 

Dört oyun, tekmili birden…!

 Robert Schild

Şalom Gazetesi, 28 Mart 2007

 Tiyatro sezonunun bitmesine çok çok iki ay kaldı – ve bu nedenle, elimizi/ayağımızı biraz çabuk tutmamız/tutmanız gerekiyor: Eleştirileri bugün “dörde katlarken” (ve bu köşede ilk kez “yıldız” uygulamasına girerek), sizlere üçünü kesinlikle önereceğim dört oyuna yer vermek istiyorum, bu hafta… Biliyorum, İstanbul Film Festivali de başlıyor – ancak siz, siz olun ve bu oyunların en az ikisini (henüz izlemediyseniz) görün, sezon bitmeden…!

   Her gün önümüze çıkan yeni yeni sahne etkinlikleri, dinletiler, film gösterileri, söyleşiler, paneller ve sergileriyle her köşesinden sanat fışkıran kentimizde tiyatronun gittikçe hızlanarak “kapımıza” geldiğini kuşkusuz izliyorsunuzdur, değerli “perde”severler… Kendi salonları olmayan toplulukların çeşitli semt sahnelerini dolaştığı gibi, özellikle Rumeli yakasında yerleşik olanlar, karşı yakada gittikçe çoğalan gösteri mekânlarına sık sık konuk oluyor. Bu bağlamda Moda’daki Oyun Atölyesi Tiyatrosu güzel bir başlangıç yapmıştı; Kadıköy Belediyesi’nin katkılarıyla kurulmuş Caddebostan Kültür Merkezi de nice önemli oyunu sunuyor o yörede oturan sanatseverlere. Öte yandan, Kocamustafapaşa’dan Beyoğlu’na kadar uzanan çeşitli tiyatroların oyunlarını Enka’nın Maslak Salonu’nda izleyebildik, neredeyse “terlik ile” gittiğimiz Akatlar Kültür Merkezi’nde Genco Erkal’ı selamladık – veya, oldukça dar sıra aralıklarıyla son derece rahatsız bulduğum Kenter Tiyatrosu’ndan İş-Sanat’ın rahat salonuna bile sığınabildik..!

 --------------------------------------------------------------------

Bu “Karenina” başka bir “Anna” (êêêê)

--------------------------------------------------------------------

 Büyük beklentilerle gittik, Kenterler’in “Anna Karenina”sına – ve hemen belirtmek isterim: umduğumuzu bulduk! Ne var ki, şunu belirtmekte yarar var, bu oyunu irdelerken: Bana kalırsa, tiyatroya iki amaçla gidilir – “hoş bir seyirlik” için, ve/veya ilginç bir(kaç) ileti almak için… İlk amacın içinde kahkahalarla gülmek (yani daha çok “sözel tiyatro”beklentisi) olabileceği gibi, onun yerine “görsel tiyatro” (visual theatre) izleme arzusunu da taşıyabilir izleyici – veya sadece sahnedeki özyapıların başarılı bir şekilde sunulduğu iyi bir oyunculuğu sarmalayan yetkin dekor, giysi ve ışık tasarımıyla “dört dörtlük” bir sahne yapıtını izlemek… İşte, Tolstoy’un bu ölümsüz eseri günümüz için hiç bir yeni ileti içermezken, çağdaş İngiliz tiyatro yazarı Helen Edmundson’un son derece başarılı uyarlamasını en az eşit derecede ustalıklı biçimde yönetmesini bilmiş olan Mehmet Birkiye, yukarıda sözünü ettiğim olağanüstü keyif veren bir “seyirlik” sunuyor bizlere…

 Boyutu bin sayfa dolaylarında olan bir romanı, gösterimi iki saati geçmeyecek bir oyuna dönüştürürken, Edmundson özellikle Anna’nın Konstantin Levin ile diyaloglarını ön plana almış ve bu yoldan sahnedeki gelişmelerin iki yönden algılanmasını sağlamış: izleyicilerin kendi gördüklerinin yanı sıra, Anna ve arkadaşının yorumları aracılığıyla… Bu oldukça basit, ancak dramaturjik açıdan çok etkin yöntem aracılığı ile oyunda sürekli bir akıcılık sağlanmaktadır ki, sahnedeki tüm diğer olaylar, Anna-Levin’in odakdaki iki ayrı dünya / iki ayrı gönül macerasının koşutluğunda gelişmektedir. Bugüne dek birçok çalışmasını izlediğim Mehmet Birkiye, kendi kanımca bu oyun ile en başarılı örneğini veriyor, özellikle Barış Dinçel’in minimalist olduğu kadar çok etkileyici sahne tasarımı ile el ele yürüyerek. 18.Yüzyıl Rus üst kentsoyluluğu ile kırsal yaşam, postmodern bir tiyatro yorumuyla daha başarılı bir biçimde verilemezdi ki, burada Canan Göknil’in zengin giysi seçkisi de önemli katkılarda bulunuyor. Oyunculara gelince – Kenter’lerde gene yıllardır büyük beğeni ile izlediğim ve galiba ilk kez büyük bir başrolü üstlenmiş olan Yeşim Koçak, Levin olarak “Inishmore’lu Yüzbaşı” rolündeki başarısını yineleyen Hakan Gerçek – ve tabii ki, ustalıklarını gene kanıtlayan Cüneyt Türel (Anna’nın kocası Vronski) ile dört küçük rok üstlenen Yıldız Kenter“Anna Karenina”, sezonun en başarılı oyunu değildir kuşkusuz – ancak reji açısından başa güreşenlerin en başındadır; kesinlikle görmelisiniz – Kenter Tiyatrosu’nda olduğu gibi, 19 ve 20 Nisan akşamları İş-Sanat’ta da izlenilebilir.

  -------------------------------------------------------------------------------

“Tak Tak Takıntı”: Güldürmenin “kolay”(?) yolları… (ê)

-------------------------------------------------------------------------------

 İş-Sanat’ın o güzelim koskocaman sahnesini üç yıldır mekân edinmiş Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nun yeni oyunu olan “Tak Tak Takıntı”, bir güldürüdür – 2000 yılında “Kobay” ile zirvesine ulaşmış olan bu topluluk, artık sadece bu yoldan yürüyor, anlaşılan… Daha kariyerinin en başlarında Kishon’un ”Nikâh Kâğıdı”nda alkışladığım, daha sonra Korhan Abay ile birlikte sergilediği “Çılgınlar Kulübü” ile ünlenen ve en son “Kobay” oyunundaki başarımıyla bu köşede “…sahne ustalığını tanımlayacak sözcükler bulmak, gerçekten güç...” yorumunu getirdiğim Ali Poyrazoğlu, iyi bir tiyatrocu olmasının yanı sıra, başarılı bir “müteşebbis”dir aynı zamanda. Oyunu gördüğüm akşam, 800 kişilik salon tıka basa doluydu! Peki, bunu nasıl başarıyor, Poyrazoğlu?

 Kitleleri güldürmek aslında hiç de güç değildir – bunun için bazı “kısa yollar” da var. Bunların en başında, “öteki” ile dalga geçmektir, kuşkusuz – örneğin “deli”ler ile, veya Tükçeyi değişik bir şive ile   konuşan “azınlıklar”la; bu arada “komik isimler” de komik (?) olsa gerek… Kahkaha “garantisi”ni sağlayan diğer bir yöntem ise, özellikle belden aşağı küfürlerdir. Bunlar kendi kanımca güldürü dürtülerinin en niteliksiz olanlarıdır (onların biraz üstünde, “karışıklık” öğelerini görebiliyoruz – ülkemizde pek sevilen ve son yıllarda özellikle Tiyatro İstanbul’un yeğlediği İngiliz/Fransız salon komedilerinde rastlandığı gibi…). İşte, ne yazıktır ki, Ali Poyrazoğlu’nun “Tak Tak Takıntı”daki başarısı, yukarıda sıraladığım üç “kısa yol”a dayanıyor, kendi görüşüme göre. “Yazıktır” diyorum – zira tiyatroculuk mesleğini çağımızın oyuncu profiline göre uygulama zorunda kalıyor Poyrazoğlu –  tiyatro’dan ödün vererek, salt ayakta kalmak için… Fransa’nın çok sevilen kabare oyuncusu, son yıllarda yazarlığa da soyunmuş Laurent Baffie’den uyarladığı oyunda, bir psikyatrın bekleme odasında karşılaşan ve çeşitli takıntıları olan hastaların bu “çatlaklıkları”, aralarında sürekli olarak “belden aşağı küfür eden” ve her vesile ile bakire olduğunu yineleyip istavroz çıkaran, taş parlatma ustası olan babasına Kemal Atatürk tarafından “Taşaklayan” soyadı verilmiş bir “Ermeni madam”ın sözleri ve devinimleri sizleri güldürecek ise, bu oyunu sakın kaçırmayın..!

 ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

“Kendine Ait Oda, No: 104” – yenilikçi Türk tiyatrosunun son numarası..! (êêêê)

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 Salı akşamı, saat sekizi geçiyor. Taksim Meydanı’ndan Sıraselviler’e giriyorsunuz, şöyle 150 metre kadar ilerledikten sonra, sağ kolda bir otel – adı “Lush” (= “bolluk”)… Alt katta birazcık “losh” (!), ama gerçekten hoş bir café-restoran. Birkaç basamak çıktığınızda, sizi resepsiyonda karşılayıp “check-in”inizi yapıyorlar; Osmanlı giysili bir uşak sizi ilk kata refakat edip 104 numaralı “Sedirli Oda”ya buyur ediyor. Toplam yirmi kişi kadarsınız, odayı çevreleyen divan ve sedirlerde yer alan. Işıklar bir an için kararıyor – ve odanın kapısı açılıp, elinde bir bavul, genç bir kız giriyor içeri: Bir iş kadını mıdır, yorgun bir günün ardından otel odasındaki “özel”liğne sığınan? Konuşmaya başlıyor – sıkıntılarını, özlemlerini, umutlarını paylaşıyor sizlerle. Ardından yeniden bavulunu açıyor, birkaç parça giysi, bazı eski dergiler, kitaplar çıkarıyor – değişik bir kişiliğe bürünüyor… Bir meddah gibi, Türkiye’nin değişik kadın yaşamlarını sunuyor art arda, nefeslerini tutan azami yirmi iki izleyiciye. Derken soyunuyor, yandaki banyoda dişlerini fırçalayıp yatağa yatıyor, düşlere dalıyor…

 “Lush Tiyatro”nun haftada sadece bir gün, ortasında küçük bir boş alan ve üst tarafında bir iç balkonu bulunan, aynı adlı otelin en pahalı odasında sunduğu “Kendine Ait Oda, No: 104” başlıklı oyununu izliyoruz. Türk Tiyatrosu’nun yenilikçi ismi Emre Koyuncuoğlu, bu oda için özel olarak kaleme aldı ve yönetti; Semaver Tiyatro’dan tanıdığımız Güliz Gençoğlu sahneliyor. Mekân tasarımı, her biri ayrı bir stilde donatılmış otelin 22 odasını yaratmış mimar Elif Özdemir’e ait.

 Otel odaları her daim mahremiyeti ve yalnızlığı simgelemiştir dünya yazınında. Bu ortamı tiyatroya da uygulayanlar olmuştur, kuşkusuz – ne var ki, izleyicilerin bizzat odanın içinde oturduklarına yeni yeni rastlanıyor, Türkiye’de ise bununla bir “ilk”e tanık oluyoruz… İzleyicilerin oyuncu ile neredeyse burun buruna geldikleri, bazılarının kendilerini birer “röntgenci” olarak hissedip rahatsız oldukları, diğerlerinin ise odanın her bir köşesini dolduran genç oyuncuyu şaşkınlıkla izledikleri oluyor, kırk dakika süren bu değişik gösteri sırasınca. Osmanlı stilinde döşenmiş olmakla birlikte, günümüz otel konuklarının tüm çağdaş gereksinimlerini sunan bu odada bir yandan geleneksel alışkanlıklar ile yoğrulmuş, beri yandan günümüzün bir kadınını canlandıran Güliz Gençoğlu ile Emre Koyuncuoğlu’nun bu başarılı bireşimini değişik bir “sahne” ortamında izleyebilmek, yeni yeni arayışlar içinde olan günümüz Türk tiyatrosunda yepyeni bir soluk estiriyor – gidin, görün..! (0212 243 95 95 – www.lushtiyatro.com)

 -----------------------------------------------------------------------------------

“Kapıların Dışında” – içeri girmeden etmeyin… (êêêêê)

-----------------------------------------------------------------------------------

 Geçtiğimiz yıllarda Beyoğlu Mayasanat Sahnesi’nde özellikle kendi yazdığı, yönettiği ve oynadığı “Bekleme Salonu” ve “OBEB” ile büyük beğeni kazanmış Yiğit Sertdemir’in başında bulunduğu Altıdan Sonra Tiyatro’nun son yapımı olan “Kapıların Dışında” oyununu izlemek için taaa Göztepe Minibüs yolunun bir yan sokağında bulunan AFL Sahnesi’ne gittim… Bunun birazcık öznel bir nedeni yok değil aslında, değerli “perde”severler – ilkgençlik yıllarımda büyük bir beğeni ile okumuş olduğum, 1950’leri bu “kült” oyununu, takdir ettiğim bir topluluk tarafınca nasıl yorumlandığını görmek için sabırsızlanıyordum!  

 Rusya cephesinden dönmesinin ardından, yakalandığı hastalığa iki yıldan fazla dayanamayan genç ozan Wolfgang Borchert, neredeyse ölüm ile yarışırcasına birkaç gün içinde kaleme aldığı bu kısa yapıtı, 1947 yılında radyo oyunu olarak tüm Almanyada yüzbinlerce kişiyi derinden sarstı, ardından kendi ülkesinde neredeyse efsaneleşerek onlarca dile çevrildi ve sayısız dünya sahnelerine konuk oldu.  Oyunun başkişisi Beckmann, savaştan evine dönerken, karısının yanında yabancı bir erkek bulur – eski komutanı olan binbaşıyı ziyaret edip onu sorgulamaya çalışırken, kapı dışarı edilir – acıklı durumunu bir kabarede sunmak isterken, bununla izleyici bulamayacağını öğrenir – anne-babasının evine dönmek isterken, onların canlarına kıydıklarını ve evin başkalarının eline geçtiğini görür... Geriye sadece işleri tıkırında olan cenaze işleri müdürü, artık hiç kimsenin inanmadığı yaşlı Tanrı ve canına kıymak için köprüden atladığı, ancak onu kabul etmeyen Elbe nehri kalmıştır...

 “Kapıların Dışında”, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından belirmiş “yitirilmiş kuşak” akımını andıran, bundan öte tiyatro tarihinin belki de son dışavurumcu yapıtıdır – ve, en önemlisi, 1933-45 dönemi ile bir hesaplaşma, yeni Almanyanın “miladı”nı simgeleyen bir haykırıştır... 

 Yiğit Sertdemir, bu önemli oyunu grotesk tiyatro biçeminde yorumlamayı uygun görmüş – ve iyi de etmiş, bence. Bu uyarlama bir yandan oyunun dışavurumculuğunu desteklerken, izleyiciye birtakım hoş seyirlikler de sunuyor – Beckmann’ı içine almayı reddeden Elbe nehri, şişko cenaze müdürü/ölüm’ün iticiliği, ihtiyar Tanrı’nın zavallılığı, binbaşının kızının özürlülüğü, kabare müdürünün zevzekliği gibi... Ona burada Nihat Kaplangı’nın çok başarılı giysi, Mahmut Özdemir’in keskin ışık ve Seda Balaban’ın maske/kukla tasarımları büyük ölçüde yardımcı oluyor. Behçet Necatigil’in eskimemiş Türkçesi kulağımızı okşarken, Onur Kahramanın (kendine?) özgü müziği, son derece uyumsuz geldi bana: şöyle ki, özgün oyunda yer almayan kabare şarkısına çok yerinde bir uygulama ile Borchert’in “O zaman tek bir şey kalır” (veya benzer çevirili) öyküsü yakıştırılmış ise de, bu metne uyarlanan beste, ne yazık ki sınıfta kalıyor... Altıdan Sonra ekibinin kimi kıdemli oyuncuları olan Ebru Gözdaşoğlu ve Seda Özen Yürük’ün yanı sıra Onur Kahraman ve Ömer Erzurumlu’nun önünde, Beckmann’ı çok başarılı biçimde canlandıran Yiğit Sertdemir’e buradan koskocaman bir alkış!

 Altından Sonra Tiyatro’yu izleyebilmek için, birazcık çaba sarf etmek gerekiyor – ancak: bu çabaya kesinlike değer… (www.altidansonra.com)