| Robert Schild 2007-2008 Sezonu Oyun Eleştirileri |
İki tragedya karakteri: “Kassandra”nın anlattıkları ve “Euridike’nin Çığlığı” Robert Schild “Tiyatro... Tiyatro...” – Temmuz 2007
|
| “ Robert Schild "Tiyatro... Tiyatro...” – Kasım 2007 Dot’un “suratımıza patlayan” yeni oyunu “Kürklü Merkür” – ve tiyatro’nun asal görevi... |
Yitirmekte olduğumuz “ötekiler” hakkında: Ashura Robert Schild, Şalom Gazetesi, 2 Mayıs 2007 2004 yılında 14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde ilkgösterimi yapılan 5.Sokak Tiyatrosu’nun bu ilginç oyunu, bugünden başlamak üzere Beyoğlu garajistanbul sahnesinde 6 kez sunulacak. Tüm sanatseverlere içtenlikle önermek istediğim bu oyun hakkında “Tiyatro... Tiyatro” dergisinin Haziran 2004 sayısında çıkmış olan yazımı aşağıda bilgilerinize sunuyorum... Mustafa Avkıran’ın anne tarafı Yunanistan’dan, babası ise Arabistan kökenli. Övül Avkıran’a gelince, onun baba tarafı Yunanistan’a, anne tarafı Makedonya’ya dayanıyor. – Siz ise, Türkiye’nin her hangi bir kalabalık meydanında şöyle bir etrafınıza baktığınızda, gelip geçenler arasında Arap esmerlerini, Orta Asya çekik gözlülerini, Balkan sarışınlarını görürsünüz kolaylıkla – kısmetiniz yaver giderse, ataları Sudan’lı bir siyahiye bile rastlamanız mümkün – bir zamanlar üç kıtaya yayılmış dev bir imparatorluğun, hemen tümü dindaş ve bugün aynı dili konuşan torunları... “Aşura”, Arap dilinde “10” demektir. Aşure günü ise, hicri taviminin ilk ayı olan Muharrem’in 10.günü olup, Musevi takvimindeki ilk ay olan Tişri’nin 10.günü “Yom Kippur” gibi, özel bir anlam taşır. Nasıl ki o gün Museviler için bir kefaret günüyse, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği Hicri 10 Muharrem, özellikle Şiiler için bir tayizet günüdür. Gene İslam yorumuna göre, İbrahim Peygamber’in Nemrut’un ateşinden kurtulduğu ve Nuh Peygamber’in gemisinin Cudi Dağına konduğu gündür, Aşura günü. Diğer bir rivayete göre ise Nuh ve ailesi, gemide bulunan tüm gıda artıklarını katıp pişirdikleri bir tatlı ile, tufandan kurtulmuş olmalarını kutlamışlardı... “Ötekiler” için bir taziye Mustafa Avkıran’ın kurguladığı ve koreografiyi de üstlenmiş Övül Avkıran ile birlikte yönettiği, 5. Sokak Tiyatrosu’nun Festival’de ilkgösterimi yapılan “ashura”, Anadolu topraklarının bir “aşure”sidir: İlkçağ paganizminin üzerine kurulmuş üç semavi dinin, Osmanlı’nın getirdiği çeşit çeşit ırkların ve onu aşkın dillerin konuşulduğu toprağın öyküsü. – (nedense) İbranice(?), Pontus dili, Rumca, Lazca, Ermenice, Süryanice, Kıptice, Zazaca, Sefaradça, Kürtçe, Arapça ve Türkçe dillerinin. “ashura, benim hikâyemdir...” diyor Mustafa Avkıran, “...içine katarak oluşturduğum bu yapı, karıştıkça zenginleşen ve içindeki her malzemenin gerçek tadını hissedebileceğim bir yoldur; yeni bir yol, yeniden çıkılan bir yol.” Düşünce asla yeni değildir – bkz. sayısız “mozaik nostaljisi” yayınlarına, veya Yelda’nın “İstanbul’da, Diyarbakır’da Azalırken” başlıklı incelemesine (Belge Yayınları, 1996), veya gene 5.Sokak’ın “Neos Cosmos” oyununa – ne var ki, konsept ilginç: Avkıran, bu yeni yapımını bir yandan anneannesine adarken, “ötekiler için yapılan bir taziye” olarak da adlandırıyor, bize bu “aşure”yi sunarken. Kimdir bu ötekiler – veya, kimdi onlar? İlkçağlardan beri önce emperyalizmin, ardından katı milliyetçiliğin ortadan kaldırmaya çalıştığı “yabancı”lar – daha çok monokültürlü Avrupa dillerinde, Latince “extraneus” sözcüğünden türetilmiş “etranger” veya “stranger”lar. Bu son sözcüğün sıfatı olan “strange” , aynı zamanda “acaip/garip” anlamını taşıdığından, değişik yöntemlerle ortadan kaldırılmalıydı, onlar! İşte, “ashura” oyununun program notlarında “Tarih boyunca insan, ‘homojen’ bir toplum yaratmak uğruna ‘öteki’leri sürdü, yok etti” açıklaması yer alıyor. “Birlikte yaşamayı, ‘öteki’ ile barışmayı, karışmayı başaramadı insanoğlu. Ama hep özledi, bütün dinlerin, dillerin, kültürlerin bir araya geldiğini, birbirini anladığı bir dünyayı özledi.” Tiyatro, asla sadece sözel olmamalı... Sahnenin en dibinde bir kapı açılıyor. Kapı aralığından parlayan ışık, gelişigüzel dizilmiş beyaz şişelere uzun gölgeler attırıyor. Dokuz kişi, ellerinde birer iskemle, ağır ağır geliyorlar bize doğru. Kararsız, sanki bir şey arıyorlarmış gibi. Bazıları, müzik aletleri de taşıyor: cümbüş, viyolonsel, klarnet, iki davul. Oturuyorlar. Kısa bir süre sonra, sağdaki kadın doğruluyor. Elleriyle göğsüne vurmaya başlıyor: rap, rap, rap, rap. Derken, Sema’nın berrak sesi: Tanrı’nın İbrahim Peygamber’i sınaması ile ilgili bir İbrani ezgisini söylüyor. Ardından, kâh Harun Ateş’in olağanüstü kontrtenorundan, kâh İhsan Kılavuz ve gene Sema’nın seslerinden, dört özgün beste ve on dokuz halk ezgisi – Arapça ve Türkçe yanısıra, yitirilmekte olan çeşitli Anadolu dillerinde... Nelerden söz ediyor bu şarkılar? Dini konulardan, doğadan, aşktan, kederden ve gurbetten; askerin etini yiyen kargalardan; İzmir’den kovulanlardan; yabancı, ıssız yollarda çınlıyan kervanlardan; tepleri saran dumanlardan... Hemen her ezgide değişik bir konum alıyor, sahnedeki sanatçılar; davulların ritmi, viyolonselin hüznü, klarnetin haykırışı, duvara yansıyan şarkı sözlerinin, yankılanan seslerin altını çiziyor, devinen Övül Avkıranın bedenini sarıp sarmalıyor. Arada bir, duvara bazı tablolar da yansıtılıyor: 1927 ile artık ana dili sorulmayan 1970 nüfüs sayımları arasında, konuşulan Anadolu dillerinin sayısal dökümü. Yüzde dokuz dolaylarında kaldığı beyan edilen Kürtçe’nin yanı sıra, “binde” oranlarından “onbinde”lere ulaşan Abazaca, Arapça, Arnavutça, Boşnakça, Çerkesçe, Çingenece, Ermenice, Gürcüce, Kürtçe, Lazca, Pomakça, Rumca, Sefaradça, Tatarca ve – burada bir yanlışlık olsa gerek – İbranice: bu dil, Anadolu’da ne zaman ana dili olmuştu ki? Derken, Mustafa koşmaya başlıyor – gittikçe hızlanan biçimde, sahnedeki sanatçıların etrafında! Kimden kaçıyor acaba – veya neyi yakalamaya çalışıyor? Sonra yere çömeliyor. Övül, yerdeki şişelerden birkaçını alıyor, arkasına geçip, onları teker teker Mustafa’nın üstüne boşaltıyor, en sonuncusunu da kendi başından aşağıya doğru. Sahnede serpiştirilmiş dolu şişeler, bir zamanların kültür mirasını oluşturan diller mi yoksa? Boşalıyor, akıyor, gidiyor mu bu varlık? – “Aman tükettim, takatim / Mecalim bitti / Yetiş imdadıma, imdat / İmdadıma ya Şah-ı merdan! / Cansız duvarları yürüten sensin / Yetiş imdadıma, imdat / İmdadıma ya Şah-ı merdan!” (son ezgi). İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Zürcher Theater-Spektakel, Rotterdamse Schouwburg ve Utrecht Stadtschouwburg’un bir ortak yapımı olan “ashura”, son olarak izlediğim “Dumrul ile Azrail”den sonra, 5. Sokak Tiyatrosu’nun diğer sarsıcı, güçlü bir yapıtı... Ali Cem Köroğlu’nun sahne tasarımı, yalın olduğu kadar etkileyici; Yüksel Aymaz ise ışığı bazı sahnelerde biraz daha cömertçe kullanabilirdi. Sema ile İhsan Kılavuz’un oluşturduğu sağlam müzik temelinin üstündeki icracılar Murat Bekin, Umut Can Yiğit, Cem Çetinkaya ve Kıvanç Fındıklı göz dolduruyor; Harun Ateş’in ilk kez tanık olduğum kışkırtıcı sesini ise, umarım yakında yeniden duyarız! Tiyatro, asla sadece sözel olmamalıdır. Bize bu yıl, değişik dans tiyatroları yanısıra bu çarpıcı müzik/devinim yapıtını sunan İKSV, anlamlı bir iletiye kanat açmıştır. Buğday, pirinç, nohut, fasulye, şeker ve su ile pişirilip üzerine fındık, badem, ceviz, kuru üzüm ve kayısı ile nar taneleri katılarak gülsuyu, karanfil ve zencefil ile çok katmanlı bir lezzete kavuşturlan aşureler ise, sofralardan hiç eksik olmasın... *** Övül Avkıran, Mustafa Avkıran ve Naz Erayda tarafından Antalya 5. Sokak'ta 27 Mart 1995 yılında kurulan 5. Sokak Tiyatrosu. başlangıçta bir otoparkı gösteri mekanına dönüştürerek müzik, dans, tiyatro, söyleşi gibi etkinliklerle Antalya'da alternatif bir kültür merkezi oluşturdu. Ardından İstanbul'da yaşamayı seçen tiyatro, bugüne dek yaptığı onbeş prodüksiyon ile ulusal ve uluslararası festivallerde yer aldı. Topluluğun sanat yönetmenleri Mustafa ve Övül Avkıran, geliştirdikleri tüm projelerde tiyatroyu oluşturan parçaları yeniden tasarlayıp, öteki sanatlar ve disiplinlerle olan ilişkisini araştırırken bu sanatı oluşturan bilgilerin gücünü kendi deneyimleriyle "Çağdaş Türk Tiyatrosu" tanımı içinde yeniden sorgulamayı seçerler... 2004 yılında 14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde ilk kez sergilenen “ashura”, üç yıldır yurt dışında önemli festivallerde oynamış; seyirci ve eleştirmenler tarafından olağanüstü bir ilgi ile karşılanmıştır. Önümüzdeki yıl Avustralya’dan Kanada’ya davetler alan bu önemli yapım (müzik icracılarında bazı küçük değişikliklerle), şimdi kendi mekanında seyircisiyle buluşuyor. Gösteri gün ve saatleri: 2, 3, 5, 9, 10 ve 11 Mayıs, saat 20’de garajistanbul / Beyoğlu’nda (Tomtom Mahallesi Yeni Çarşı Caddesi, Kaymakam Reşat Bey Sokak 11/A, Galatasaray; Tel: 244 44 99). Biletleri ayrıca www.biletix.com’dan temin edebilirsiniz. Bu olağanüstü çarpıcı ve ilginç oyunu muhakkak görün..! |
|
Dört oyun, tekmili birden…! Robert Schild Şalom Gazetesi, 28 Mart 2007 Tiyatro sezonunun bitmesine çok çok iki ay kaldı – ve bu nedenle, elimizi/ayağımızı biraz çabuk tutmamız/tutmanız gerekiyor: Eleştirileri bugün “dörde katlarken” (ve bu köşede ilk kez “yıldız” uygulamasına girerek), sizlere üçünü kesinlikle önereceğim dört oyuna yer vermek istiyorum, bu hafta… Biliyorum, İstanbul Film Festivali de başlıyor – ancak siz, siz olun ve bu oyunların en az ikisini (henüz izlemediyseniz) görün, sezon bitmeden…! Her gün önümüze çıkan yeni yeni sahne etkinlikleri, dinletiler, film gösterileri, söyleşiler, paneller ve sergileriyle her köşesinden sanat fışkıran kentimizde tiyatronun gittikçe hızlanarak “kapımıza” geldiğini kuşkusuz izliyorsunuzdur, değerli “perde”severler… Kendi salonları olmayan toplulukların çeşitli semt sahnelerini dolaştığı gibi, özellikle Rumeli yakasında yerleşik olanlar, karşı yakada gittikçe çoğalan gösteri mekânlarına sık sık konuk oluyor. Bu bağlamda Moda’daki Oyun Atölyesi Tiyatrosu güzel bir başlangıç yapmıştı; Kadıköy Belediyesi’nin katkılarıyla kurulmuş Caddebostan Kültür Merkezi de nice önemli oyunu sunuyor o yörede oturan sanatseverlere. Öte yandan, Kocamustafapaşa’dan Beyoğlu’na kadar uzanan çeşitli tiyatroların oyunlarını Enka’nın Maslak Salonu’nda izleyebildik, neredeyse “terlik ile” gittiğimiz Akatlar Kültür Merkezi’nde Genco Erkal’ı selamladık – veya, oldukça dar sıra aralıklarıyla son derece rahatsız bulduğum Kenter Tiyatrosu’ndan İş-Sanat’ın rahat salonuna bile sığınabildik..! -------------------------------------------------------------------- Bu “Karenina” başka bir “Anna” (êêêê) -------------------------------------------------------------------- Büyük beklentilerle gittik, Kenterler’in “Anna Karenina”sına – ve hemen belirtmek isterim: umduğumuzu bulduk! Ne var ki, şunu belirtmekte yarar var, bu oyunu irdelerken: Bana kalırsa, tiyatroya iki amaçla gidilir – “hoş bir seyirlik” için, ve/veya ilginç bir(kaç) ileti almak için… İlk amacın içinde kahkahalarla gülmek (yani daha çok “sözel tiyatro”beklentisi) olabileceği gibi, onun yerine “görsel tiyatro” (visual theatre) izleme arzusunu da taşıyabilir izleyici – veya sadece sahnedeki özyapıların başarılı bir şekilde sunulduğu iyi bir oyunculuğu sarmalayan yetkin dekor, giysi ve ışık tasarımıyla “dört dörtlük” bir sahne yapıtını izlemek… İşte, Tolstoy’un bu ölümsüz eseri günümüz için hiç bir yeni ileti içermezken, çağdaş İngiliz tiyatro yazarı Helen Edmundson’un son derece başarılı uyarlamasını en az eşit derecede ustalıklı biçimde yönetmesini bilmiş olan Mehmet Birkiye, yukarıda sözünü ettiğim olağanüstü keyif veren bir “seyirlik” sunuyor bizlere… Boyutu bin sayfa dolaylarında olan bir romanı, gösterimi iki saati geçmeyecek bir oyuna dönüştürürken, Edmundson özellikle Anna’nın Konstantin Levin ile diyaloglarını ön plana almış ve bu yoldan sahnedeki gelişmelerin iki yönden algılanmasını sağlamış: izleyicilerin kendi gördüklerinin yanı sıra, Anna ve arkadaşının yorumları aracılığıyla… Bu oldukça basit, ancak dramaturjik açıdan çok etkin yöntem aracılığı ile oyunda sürekli bir akıcılık sağlanmaktadır ki, sahnedeki tüm diğer olaylar, Anna-Levin’in odakdaki iki ayrı dünya / iki ayrı gönül macerasının koşutluğunda gelişmektedir. Bugüne dek birçok çalışmasını izlediğim Mehmet Birkiye, kendi kanımca bu oyun ile en başarılı örneğini veriyor, özellikle Barış Dinçel’in minimalist olduğu kadar çok etkileyici sahne tasarımı ile el ele yürüyerek. 18.Yüzyıl Rus üst kentsoyluluğu ile kırsal yaşam, postmodern bir tiyatro yorumuyla daha başarılı bir biçimde verilemezdi ki, burada Canan Göknil’in zengin giysi seçkisi de önemli katkılarda bulunuyor. Oyunculara gelince – Kenter’lerde gene yıllardır büyük beğeni ile izlediğim ve galiba ilk kez büyük bir başrolü üstlenmiş olan Yeşim Koçak, Levin olarak “Inishmore’lu Yüzbaşı” rolündeki başarısını yineleyen Hakan Gerçek – ve tabii ki, ustalıklarını gene kanıtlayan Cüneyt Türel (Anna’nın kocası Vronski) ile dört küçük rok üstlenen Yıldız Kenter… “Anna Karenina”, sezonun en başarılı oyunu değildir kuşkusuz – ancak reji açısından başa güreşenlerin en başındadır; kesinlikle görmelisiniz – Kenter Tiyatrosu’nda olduğu gibi, 19 ve 20 Nisan akşamları İş-Sanat’ta da izlenilebilir. ------------------------------------------------------------------------------- “Tak Tak Takıntı”: Güldürmenin “kolay”(?) yolları… (ê) ------------------------------------------------------------------------------- İş-Sanat’ın o güzelim koskocaman sahnesini üç yıldır mekân edinmiş Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nun yeni oyunu olan “Tak Tak Takıntı”, bir güldürüdür – 2000 yılında “Kobay” ile zirvesine ulaşmış olan bu topluluk, artık sadece bu yoldan yürüyor, anlaşılan… Daha kariyerinin en başlarında Kishon’un ”Nikâh Kâğıdı”nda alkışladığım, daha sonra Korhan Abay ile birlikte sergilediği “Çılgınlar Kulübü” ile ünlenen ve en son “Kobay” oyunundaki başarımıyla bu köşede “…sahne ustalığını tanımlayacak sözcükler bulmak, gerçekten güç...” yorumunu getirdiğim Ali Poyrazoğlu, iyi bir tiyatrocu olmasının yanı sıra, başarılı bir “müteşebbis”dir aynı zamanda. Oyunu gördüğüm akşam, 800 kişilik salon tıka basa doluydu! Peki, bunu nasıl başarıyor, Poyrazoğlu? Kitleleri güldürmek aslında hiç de güç değildir – bunun için bazı “kısa yollar” da var. Bunların en başında, “öteki” ile dalga geçmektir, kuşkusuz – örneğin “deli”ler ile, veya Tükçeyi değişik bir şive ile konuşan “azınlıklar”la; bu arada “komik isimler” de komik (?) olsa gerek… Kahkaha “garantisi”ni sağlayan diğer bir yöntem ise, özellikle belden aşağı küfürlerdir. Bunlar kendi kanımca güldürü dürtülerinin en niteliksiz olanlarıdır (onların biraz üstünde, “karışıklık” öğelerini görebiliyoruz – ülkemizde pek sevilen ve son yıllarda özellikle Tiyatro İstanbul’un yeğlediği İngiliz/Fransız salon komedilerinde rastlandığı gibi…). İşte, ne yazıktır ki, Ali Poyrazoğlu’nun “Tak Tak Takıntı”daki başarısı, yukarıda sıraladığım üç “kısa yol”a dayanıyor, kendi görüşüme göre. “Yazıktır” diyorum – zira tiyatroculuk mesleğini çağımızın oyuncu profiline göre uygulama zorunda kalıyor Poyrazoğlu – tiyatro’dan ödün vererek, salt ayakta kalmak için… Fransa’nın çok sevilen kabare oyuncusu, son yıllarda yazarlığa da soyunmuş Laurent Baffie’den uyarladığı oyunda, bir psikyatrın bekleme odasında karşılaşan ve çeşitli takıntıları olan hastaların bu “çatlaklıkları”, aralarında sürekli olarak “belden aşağı küfür eden” ve her vesile ile bakire olduğunu yineleyip istavroz çıkaran, taş parlatma ustası olan babasına Kemal Atatürk tarafından “Taşaklayan” soyadı verilmiş bir “Ermeni madam”ın sözleri ve devinimleri sizleri güldürecek ise, bu oyunu sakın kaçırmayın..! --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- “Kendine Ait Oda, No: 104” – yenilikçi Türk tiyatrosunun son numarası..! (êêêê) --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Salı akşamı, saat sekizi geçiyor. Taksim Meydanı’ndan Sıraselviler’e giriyorsunuz, şöyle 150 metre kadar ilerledikten sonra, sağ kolda bir otel – adı “Lush” (= “bolluk”)… Alt katta birazcık “losh” (!), ama gerçekten hoş bir café-restoran. Birkaç basamak çıktığınızda, sizi resepsiyonda karşılayıp “check-in”inizi yapıyorlar; Osmanlı giysili bir uşak sizi ilk kata refakat edip 104 numaralı “Sedirli Oda”ya buyur ediyor. Toplam yirmi kişi kadarsınız, odayı çevreleyen divan ve sedirlerde yer alan. Işıklar bir an için kararıyor – ve odanın kapısı açılıp, elinde bir bavul, genç bir kız giriyor içeri: Bir iş kadını mıdır, yorgun bir günün ardından otel odasındaki “özel”liğne sığınan? Konuşmaya başlıyor – sıkıntılarını, özlemlerini, umutlarını paylaşıyor sizlerle. Ardından yeniden bavulunu açıyor, birkaç parça giysi, bazı eski dergiler, kitaplar çıkarıyor – değişik bir kişiliğe bürünüyor… Bir meddah gibi, Türkiye’nin değişik kadın yaşamlarını sunuyor art arda, nefeslerini tutan azami yirmi iki izleyiciye. Derken soyunuyor, yandaki banyoda dişlerini fırçalayıp yatağa yatıyor, düşlere dalıyor… “Lush Tiyatro”nun haftada sadece bir gün, ortasında küçük bir boş alan ve üst tarafında bir iç balkonu bulunan, aynı adlı otelin en pahalı odasında sunduğu “Kendine Ait Oda, No: 104” başlıklı oyununu izliyoruz. Türk Tiyatrosu’nun yenilikçi ismi Emre Koyuncuoğlu, bu oda için özel olarak kaleme aldı ve yönetti; Semaver Tiyatro’dan tanıdığımız Güliz Gençoğlu sahneliyor. Mekân tasarımı, her biri ayrı bir stilde donatılmış otelin 22 odasını yaratmış mimar Elif Özdemir’e ait. Otel odaları her daim mahremiyeti ve yalnızlığı simgelemiştir dünya yazınında. Bu ortamı tiyatroya da uygulayanlar olmuştur, kuşkusuz – ne var ki, izleyicilerin bizzat odanın içinde oturduklarına yeni yeni rastlanıyor, Türkiye’de ise bununla bir “ilk”e tanık oluyoruz… İzleyicilerin oyuncu ile neredeyse burun buruna geldikleri, bazılarının kendilerini birer “röntgenci” olarak hissedip rahatsız oldukları, diğerlerinin ise odanın her bir köşesini dolduran genç oyuncuyu şaşkınlıkla izledikleri oluyor, kırk dakika süren bu değişik gösteri sırasınca. Osmanlı stilinde döşenmiş olmakla birlikte, günümüz otel konuklarının tüm çağdaş gereksinimlerini sunan bu odada bir yandan geleneksel alışkanlıklar ile yoğrulmuş, beri yandan günümüzün bir kadınını canlandıran Güliz Gençoğlu ile Emre Koyuncuoğlu’nun bu başarılı bireşimini değişik bir “sahne” ortamında izleyebilmek, yeni yeni arayışlar içinde olan günümüz Türk tiyatrosunda yepyeni bir soluk estiriyor – gidin, görün..! (0212 243 95 95 – www.lushtiyatro.com) ----------------------------------------------------------------------------------- “Kapıların Dışında” – içeri girmeden etmeyin… (êêêêê) ----------------------------------------------------------------------------------- Geçtiğimiz yıllarda Beyoğlu Mayasanat Sahnesi’nde özellikle kendi yazdığı, yönettiği ve oynadığı “Bekleme Salonu” ve “OBEB” ile büyük beğeni kazanmış Yiğit Sertdemir’in başında bulunduğu Altıdan Sonra Tiyatro’nun son yapımı olan “Kapıların Dışında” oyununu izlemek için taaa Göztepe Minibüs yolunun bir yan sokağında bulunan AFL Sahnesi’ne gittim… Bunun birazcık öznel bir nedeni yok değil aslında, değerli “perde”severler – ilkgençlik yıllarımda büyük bir beğeni ile okumuş olduğum, 1950’leri bu “kült” oyununu, takdir ettiğim bir topluluk tarafınca nasıl yorumlandığını görmek için sabırsızlanıyordum! Rusya cephesinden dönmesinin ardından, yakalandığı hastalığa iki yıldan fazla dayanamayan genç ozan Wolfgang Borchert, neredeyse ölüm ile yarışırcasına birkaç gün içinde kaleme aldığı bu kısa yapıtı, 1947 yılında radyo oyunu olarak tüm Almanyada yüzbinlerce kişiyi derinden sarstı, ardından kendi ülkesinde neredeyse efsaneleşerek onlarca dile çevrildi ve sayısız dünya sahnelerine konuk oldu. Oyunun başkişisi Beckmann, savaştan evine dönerken, karısının yanında yabancı bir erkek bulur – eski komutanı olan binbaşıyı ziyaret edip onu sorgulamaya çalışırken, kapı dışarı edilir – acıklı durumunu bir kabarede sunmak isterken, bununla izleyici bulamayacağını öğrenir – anne-babasının evine dönmek isterken, onların canlarına kıydıklarını ve evin başkalarının eline geçtiğini görür... Geriye sadece işleri tıkırında olan cenaze işleri müdürü, artık hiç kimsenin inanmadığı yaşlı Tanrı ve canına kıymak için köprüden atladığı, ancak onu kabul etmeyen Elbe nehri kalmıştır... “Kapıların Dışında”, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından belirmiş “yitirilmiş kuşak” akımını andıran, bundan öte tiyatro tarihinin belki de son dışavurumcu yapıtıdır – ve, en önemlisi, 1933-45 dönemi ile bir hesaplaşma, yeni Almanyanın “miladı”nı simgeleyen bir haykırıştır... Yiğit Sertdemir, bu önemli oyunu grotesk tiyatro biçeminde yorumlamayı uygun görmüş – ve iyi de etmiş, bence. Bu uyarlama bir yandan oyunun dışavurumculuğunu desteklerken, izleyiciye birtakım hoş seyirlikler de sunuyor – Beckmann’ı içine almayı reddeden Elbe nehri, şişko cenaze müdürü/ölüm’ün iticiliği, ihtiyar Tanrı’nın zavallılığı, binbaşının kızının özürlülüğü, kabare müdürünün zevzekliği gibi... Ona burada Nihat Kaplangı’nın çok başarılı giysi, Mahmut Özdemir’in keskin ışık ve Seda Balaban’ın maske/kukla tasarımları büyük ölçüde yardımcı oluyor. Behçet Necatigil’in eskimemiş Türkçesi kulağımızı okşarken, Onur Kahraman’ın (kendine?) özgü müziği, son derece uyumsuz geldi bana: şöyle ki, özgün oyunda yer almayan kabare şarkısına çok yerinde bir uygulama ile Borchert’in “O zaman tek bir şey kalır” (veya benzer çevirili) öyküsü yakıştırılmış ise de, bu metne uyarlanan beste, ne yazık ki sınıfta kalıyor... Altıdan Sonra ekibinin kimi kıdemli oyuncuları olan Ebru Gözdaşoğlu ve Seda Özen Yürük’ün yanı sıra Onur Kahraman ve Ömer Erzurumlu’nun önünde, Beckmann’ı çok başarılı biçimde canlandıran Yiğit Sertdemir’e buradan koskocaman bir alkış! Altından Sonra Tiyatro’yu izleyebilmek için, birazcık çaba sarf etmek gerekiyor – ancak: bu çabaya kesinlike değer… (www.altidansonra.com)
|