|
2006-2007’yi ve 45 Yılı Geride Bırakırken
Bakanlık ve Belediyeler, tiyatrolarda taş taş üstünde bırakmamak için uğraşıyorlar Seçkin Selvi
Tiyatro etkinliklerinin 2006-07 dönemine perde indirdik. İlk oyun eleştirim 1962’de Yön Dergisinde yayınlandığına göre ben de bu uğraşta 45 yılı doldurmuş oluyorum. Tiyatro adına, sanat adına, ülke adına kimi zaman umutlarla, kimi zaman karamsarlıkla geçen bir 45 yıl. Tıpkı 2006-07 döneminin bir yönden iyimserlik, bir başka yönden karamsarlık taşıması gibi. Bazı yıllar pek talihsiz olur; ya tiyatrolar iyi oyun bulamazlar, ya oyun bulurlar ama oyuncu kadroları elvermez, ya da oyunlar iyi yönetilip iyi oynanmaz. Bu yıl, bu açıdan iyimserliğe kucak açan bir dönem oldu. Özel tiyatrolarda da, ödenekli tiyatrolarda çok iyi oyunlar izledik. Dahası, yeni oluşumlar pıtrak gibi tomurcuklandı.
Neleri, kimleri alkışladık Karen Blixen’den Kenan Işık’ın oyunlaştırıp yönettiği “Ölümsüz Öykü”, rejisinden sahne tasarımına, ışık düzeninden oyunculuğa tiyatronun tüm ögeleriyle kusursuz bir çalışmaydı. Bir de Tomris İncer oyun boyu oturmak yerine ayağa kalksaydı ödül bile alırdı! Bunun dışında İBB Şehir Tiyatrolarının belleklerde iz bırakan öteki oyunları, Yıldıray Şahinler’in sahneye koyduğu “Barut Fıçısı” ile Arif Akkaya’nın rejisiyle Hikmet Körmükçü ve Celile Toyon’un doruğa çıkardıkları “İyi Geceler Anne” oldu. 5.kuruluş yıldönümünü kutlayan Semaver Kumpanya’nın “Semaver ve Kumpanya”sı da terazinin iyimser kefesinde ağır basan çalışmalardan biri. Aynı topluluğun çok emek verilmiş “Chamaco”su ise beklediğim kadar doyurucu olmadı. Ama bu doğrudan doğruya, ya genelde Küba tiyatrosunun ya da yazarın az gelişmişliğinden kaynaklanıyordu. Burada tıpkı Romen tiyatro edebiyatının az gelişmişliğine benzer bir durum söz konusu. Özgür Yalım’ın uyarlayıp yönettiği Dostoyevski’nin ünlü yapıtı “Yeraltından Notlar” ile son on yılın en başarılı yazarlarından Martin McDonagh’ın yazıp Ahmet Levendoğlu’nun yönettiği “Inishmaan’ın Sakatı” İstanbul Devlet Tiyatroları’nın yüz ağartan yapımları arasında haklı yerlerini aldılar. Kent Oyuncuları’nın “Anna Kareninası, Oyun Atölyesi’nin “Atinalı Timon”u, Tiyatro Duru’nun geçen dönem sonunda başlayan ve Emre Kınay ile Arif Akkaya’nın omuzladıkları “Kara Sohbet”i, Tiyatro Pera’nın yine Nesrin Kazankaya’nın titiz incelemelerine dayanan “Şerefe Hatıralar”ı, Dostlar Tiyatrosu’nun virtüözlük örneği “Oyun Sonu”, Tuncay Özinel Tiyatrosu’nun alışılagelmiş çizgisinin dışındaki “Yüzleşme”si, İstanbul Halk Tiyatrosu’nun “Can Tarlası”, Altıdan Sonra Tiyatro’nun “Kapıların Dışında” yorumu, en iyiler arasında yer aldılar. Geçtiğimiz yılın en olumlu girişimi olan DOT, “Böcek” ile doğru seçimini bir kez daha kanıtlarken, Laçin Ceylan-Levent Öktem-Nihat İleri üçlüsünün kurduğu ve bu yılın en olumlu girişimi diyebileceğim BiTiyatro’nun “Etna/Bedendeki Kuyu” adlı yapıtında Laçin Ceylan müthiş bir oyunculuk gösterisi sundu. Yılın değil, son yılların en önemli ve olumlu gelişmelerinden biri olan Garajistanbul’un açılması ise sanatın tüm dallarındaki çalışmalara yeni ve özgür bir mekân yarattı. Garajistanbul, Övül-Mustafa Avkıran çiftinin “Ezberi bozmanın, yanyana durmanın zamanı geldi” diyerek giriştikleri çabayla ve Derya Alabora, Mehmet Ali Alabora, Pelin Başaran, Güneş Berberoğlu, Burcu Çavuşoğlu, Ahmet Doğan, Naz Erayda, Özgür Genli, Kemal Gökhan Gürses, Fethi İzan, Erdoğan Kahyaoğlu, Sema, Özgür Şeyben, Vahit Tuna, Berna Uzel, Gülbin Yeşil, Cem Yücel’in işbirliğiyle hayata geçti. Garajistanbul’un açılışını izleyen ilk altı aylık dönemde, Ashura, Kassandra, Ya Seni Bir Daha Rüyasında Hiç Görmezse, Arıza, Bana Islak Mayonuzu Gösterin, Son Dünya, Camadamlar, Shaman World Müzik Günleri, Hariçten Gazel Okumak Yasaktır, Dolap gibi çeşitli oyun, dans, müzik, gösterilerinin yanı sıra Edebiyat Okumaları programları da düzenlendi. Hep iyilerden, iyimserlik taşıyan oyunlardan söz ettik. Kötü, eksik, yanlış işler yok muydu, kuşkusuz vardı. Ama burada daha çok alkışladıklarımızı yazıyorum; çünkü bu yıl ödül jürilerinde görev almadığım için ne idüğü belirsiz ya da çok belirli oyunlara giderek kendime işkence yapmak zorunda kalmadım. İzlediklerim içinde beğenmediklerimi de anmak istemiyorum. Sonuçta tiyatromuzu yarınlara taşıyacak; aşamaları, atılımları gerçekleştirecek, ödün vermekten kaçınacak, gelecek adına umutlarımızı yeşertecek çalışmalardan ve topluluklardan söz etmek istiyorum.
Neleri, kimleri ıslıkladıkÖte yandan başta Kültür Bakanlığı ve çeşitli Belediyelerin kötü niyeti su götürmeyecek yaklaşımlarından kaynaklanan bir dizi olumsuzluklar yaşandı ve bunun sonucunda ister istemez karamsarlığa düşüldü. Söz konusu olumsuzluklar zamanında gündeme geldikleri için uzun uzadıya üzerinde durmadan, yalnızca anımsatmak istiyorum. Her şeyden önce durumun adını koyalım: Bakanlık ve Belediyeler, tiyatrolarda taş taş üstünde bırakmamak için uğraşıyorlar. Bunu da kimi zaman tiyatro yapılarının fiili yıkımlarıyla, kimi zaman da tiyatroların içini kemirerek yapmaya çalışıyorlar. Bu vandalizm çerçevesinde, Ankara’da Yeni Sahne, İstanbul’da Üsküdar Musahipzade Tiyatrosu yerle bir edildi. Temeli yıllar önce atılan Maslak Kültür ve Kongre Merkezi’nin tamamlanması için hiçbir girişimde bulunulmazken, Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu ile Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılması için de binlerce dereden su taşınmaya başladı. Her şeyden anlayan bir takım yazarların da şakşakladığı bu girişimler, sanatçıların, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının, sanatseverlerin protestolarıyla karşılandı. Bakanlığın suçlayarak görevden aldığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin hakkında Danıştay göreve iade kararı aldığı halde, bu henüz uygulanmadı. Bu arada Bilgin’in uzaklaştırıldığı dönemde iş başına getirilen Mine Acar, koltuğunu meşrulaştırmak için yönetmelikleri bile değiştirmeye kalktı. AKM yönetimine bir İmam Hatip’li, yardımcılığına bir sıkmabaş atandı. Şehir Tiyatroları katma bütçeden çıkarıldı. Kocaeli Şehir Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Yücel Erten, görevden alındı. Tiyatronun bale salonu mescit haline getirildi. Tiyatrolara yönelik bu saldırı yalnızca ödenekli kurumlarla sınırlı kalmadı. Bakanlık, yıllardır özel tiyatrolara yaptığı yardımı, bu iktidarın en büyük özelliği olan pervasızlıkla, kesiverdi. O yetmedi, bu kez İstanbul Belediyesi, Şehir Tiyatroları bilet fiyatlarını 1 YTL, 50 Ykuruş gibi komik ötesi rakamlara indirerek yalnızca tiyatroya saygısızlık etmekle kalmadı; dolaylı olarak fiyat rekabeti yoluyla özel tiyatrolara darbe indirmeye çalıştı. Şehir Tiyatroları’nın gala kokteyllerinde içki yasaklanırken, salonda beyaz tebeşir çizgili lâcilerini çekmiş zevata kebap ikram edilmesinin görgü tanığı oldum. Görgü tanıklığı yaptığım nice görgüsüzlüğün sadece biriydi bu. 12 Mart 1971 darbesinden sonra, ülkemizde en başarıyla uygulanan kültür politikası “tek boyutlu insan” yaratmaya yönelik projeler oldu. 1980’e kadar bu projeler istenilen sonucu vermemiş olmalı ki, 12 Eylül sürecinde İmam Hatip Liselerinin sayısı hızla çoğaltıldı. Evren Paşanın dünya nimetlerine ve zevklerine düşkünlüğü bilindiğine göre, bunu yobazlığından yaptığını sanmıyorum. Olsa olsa daha çok sayıda insanı hasırların üstüne, rahlelerin önüne çökertip bilinçlerini köreltmek amaçlanmıştır diye düşünüyorum. Ama su uyudu, cinin lambasının fitilini ellerine tutanlar uyumadı. Şimdi ise lambadan çıkan cini yerine sokmaya çalışıyoruz.
Dünyada ne Şeyhler var 2007 Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisini bir Şeyh yazdı: Birleşik Arap Emirlikleri Konseyi Üyesi ve Şarja Emiri H.H.Şeyh Dr.Sultan Bin Muhammed el Kasimi. Bu bildirinin bazı bölümlerinden yaptığım alıntılarla bitiriyorum yazımı: “Ey Tiyatro Halkı, biz sanki bir boranda kavrulmuşuz ve sanki eşiğimize kadar sokulan kuşku ve tereddüt toz bulutuna maruz kalmışız da elimiz kolumuz bağlanmış gibiyiz. Aşikâr olan neredeyse tamamen gölgelenmiş, avaz avaz sesimizse bizi birbirimizden ayrı tutmaya kararlı bu curcuna içinde neredeyse hiç duyulmaz olmuş. Aslında, tiyatro gibi sanat biçimlerinde de eşsiz bir şekilde kendini gösteren diyaloga köklü inancımız olmasaydı, bizleri bölüp parçalamak için taş üstünde taş bırakmayan bu boran çoktan silip süpürmüştü hepimizi. İşte bu yüzden, bu boranı körüklemekten yorulmayanların karşısına dikilip onlara meydan okumalıyız. Tiyatro hayattır. Sorumlulukla çınlayan vicdanın dizginleyebileceği o çirkin başlarını pervasızca yükselten bütün o nafile savaşlara ve öğreti farklılıklarından kaynaklı dayatmalara karşı durmak bugünkü kadar boynumuzun borcu hiç olmamıştı.”
|
||
|
Semaver Demlendi
Semaver Kumpanya’nın beşinci yıldönümünde Sait Faik’e selam gönderen bir kutlama oyunu
Semaver ve Kumpanya/Komedi- Sait Faik’in öykülerinden uyarlayan Yavuz Pekman, Yöneten: Işıl Kasapoğlu, Sahne tasarımı: Cem Yılmazır/Nehir Çinkaya, Kostüm Funda Çebi, Müzik:Gevende, Işık tasarımı: Cem Yılmazer, Oynayanlar: Asil Büyüközçelik/ Aylin Çalap/ Burcu Doğan/ Melis Şeşen/ Mete Horozoğlu/ Nadir Sarıbacak/ Nilüfer Alptekin/ Serkan Keskin/ Sibel Altan/ Tansu Biçer
“Bu dönemdeki yeni oluşumların en dinamik ve renkli olanı, hiç kuşkusuz Işıl Kasapoğlu’nun hayata geçirdiği Semaver Kumpanya. Kasapoğlu, bugüne dek tiyatroda pek çok başarılı çalışmaya imzasını atmış bir tiyatro adamı. Ama Semaver Kumpanya, onun Türk tiyatrosuna en büyük katkısı diyebilirim. Sen kalk, varını yoğunu ortaya koyarak eski Çevre Tiyatrosunu minik bir kültür merkezine dönüştür; yetenekli, pırıl pırıl gençleri toplayıp onlara 24 saat içinde yaşayacakları, atölyeleriyle, kitaplığıyla, karavanasıyla eksiksiz bir çalışma ortamı ver; bu her türlü alkışı hak eden bir girişim.” 2002-2003 tiyatro dönemini değerlendiren yazımda böyle demiştim. Göz açıp kapayana dek beş yıl geçivermiş. Semaver Kumpanya yalnızca alkışı hak eden bir girişim olarak kalmayıp oyunlarıyla da alkışları hak ederek beşinci yıldönümünü kutluyor. Bu kutlama için de Sait Faik’in topluluğa adını veren Semaver ve Kumpanya öykülerinden uyarlanmış bir oyun hazırlamışlar. Bu seçimi Işıl Kasapoğlu’nun ağzından dinleyelim: “2002’de birlikte kaynatmak için Semaver’i, Kumpanya’ya çağırdım arkadaşlarımı. Her şeye rağmen tiyatro diyen arkadaşlarım ve ben, beş yıldır süren yolculuğumuzda, Sait Faik’e bir selam göndermek istedik. Tiyatroyu, tiyatro sevgisini, tiyatro yapmaya oylan inancımızı, Sait Faik’in Kumpanya’sının ağzından, Semaver’inin buharında anlatalım istedik. Hep yeniyi ve farklıyı arayan bizler, tiyatroyu bugüne taşıyan aktörlere de “Semaver ve Kumpanya/Komedi” ile sevgilerimizi yollayalım istedik. İyi de ettik...” Gerçekten de iyi etmişler. Yavuz Pekman, öykülerdeki kişileri birleştirerek, kimi rolleri büyüterek, araya eski ve yeni kumpanyaların oynadığı çeşitli oyunlardan bölümler harmanlayarak Sait Faik tadını yitirmeden bir uyarlama yapmış. Işıl Kasapoğlu da o tada tat ekleyip demleyerek sahneye çıkarmış. “Semaver ve Kumpanya/Komedi”, topluluğun bugüne kadar oynadığı oyunlardan biçimsel bir farklılık gösteriyor. Daha önceki oyunların hemen hepsi sahne üzerinde müthiş bir hareketliliğe dayanırken, bu oyun (kaçınılmaz olarak) konuya ağırlık veren dramatik, hatta trajikomik bir biçimde sunuluyor. İşin şaşırtıcı yanı, bu tarza pek alışık, belki de yatkın olmayan genç kadronun böyle bir dönem oyununu bu kadar başarıyla canlandırması. Yaşlı makyajı ya da yaşlı tonlamaları gibi gereksiz yöntemlere başvurmadan, kendi yaşlarında oynayarak de pekâlâ inandırıcı oluyorlar. Üstelik sahnedeki kumpanya ekibinin gençliklerinden beri para denkleştirip turneye çıkma konusunda aynı tutkuyu sürdürdüklerini bildiğimiz için, oyuncuların yaşı hiç mi hiç sorun olmuyor. Yavuz Pekman, kurguya değişik oyun bölümleri katarken, oyuncuların oyunculuk hünerlerini gösterebilecekleri parçalar seçerek hem onların işini kolaylaştırmış, hem de oyuna renk ve güldürü ögesi katmış. Kumpanya’nın müdürü Halit’te Asil Büyüközçelik, her rolün altından kalkan büyük aktör Saffet’de Serkan Keskin, kıdemli oyunculardan Remzi’de Tansu Biçer, Salih’te Mete Horozoğlu ve Zabel’de Nilüfer Alptekin’in başarılarına, ekibin yeni “star”ı Sitare’de Burcu Doğan, darbukacı Gönül’de Sibel Altan, nota bilmez trompetçi Hümeyra’da Melis Şeşen, sahne hevesi yüzünden annesini bile gözü görmeyen Ali’de Nadir Sarıbacak ve anne rolünde Aylin Çalap’ın başarılı yorumları güç katıyor. Cem Yılmazer/Nehir Çinkaya ikilisinin “iki kalas-bir heves” sahne tasarımı, Funda Çebi’nin giysileri de oyunun yorumuna uyum gösteriyor. Bu yüz ağartan çalışma ve beşinci yıldönümü için sahneye çıkan, çıkmayan tüm Semaver Kumpanya ekibini kutluyor, nice beş yıllara diyorum. |
||
|
Yüz(süz)leşme
“Yüzleşme” bellekleri tazeleyen, ezberleri bozan yapısıyla dinsel sömürü kurbanlarına ağıt yakıyor
Yüzleşme- Yazan: Tuncay Özinel, Yöneten: Tuncay Özinel-Ali Yaylı, Müzik: Baha Boduroğlu, Dekor: Fuat Hendek, Kostüm: Fatoş Narin, Oynayanlar: Arda Esen/ Tuncay Özinel/ Ali Yaylı/ Cengiz Samsun/ Deniz Özbay/ Tomris Karakartal/ Sibel Nançin/ Eray Işık/ Esme Duman- Kerem Keskin/ Ajda Gürsoy
Tuncay Özinel, “Hz. Muhammed karikatürlerine, Osmanlı’ya barbar diyenlere ve emperyalizme sanatsal bir cevap” vermeyi aklına koyup ciddi bir araştırma-inceleme sürecinden sonra “Yüzleşme” oyununu yazmış. Bu oyunu, birbuçuk yıllık hayalinin gerçekleşmesi olarak tanımlayan Özinel, o süreci şöyle anlatıyor: “Bu hayal, internetten ulaşan bir Amerikan ilköğretim okulunun fotoğrafıyla başladı. Sınıftaki yazı tahtasında şu yazı vardı: DEMOKRASİ=KAPİTALİZM=İYİ İSLAM=TERÖRİZM=KÖTÜ Elbette biz batının aydınlık yüzüne karşı değiliz. Ama batının bir de karanlık yüzü var. Biz o karanlık yüzü açığa çıkarmak için hazırladık bu oyunu.” Oyunda bütün çağların Kilise iktidarını simgeleyen papa ile çarmıhtaki İsa yüzleşiyor. Daha doğrusu papa, Haçlı Seferlerinden Engizisyona, anti-Semitist ırkçılıktan günümüze uzanan savaş ticaretine ve Müslümanlıkla terörü özdeşleştirmeye kadar Kilise’nin dini alet ederek işlediği suç ve günahları haklı göstermek için İsa’ya gerekçeler sunuyor. Her seferinde de gerçek, papanın ve gerekçesinin yüzüne şamar gibi iniyor. O nedenle de, seyrettiğimiz süreç bir “yüzleşme” değil, olsa olsa Kilise’yi temsil eden papanın “yüzsüzleşmesi”ni aktarıyor. Papalık her devirde bir doktrin, bir inanç adına değil, dünyanın en büyük sermayedarlarından biri olarak kendi çıkarlarını ve baskıcı gücünü ayakta tutabilmek için sözümona Tanrı, peygamber, din uğruna insanlara zulmetmiş. Bu zulüm günümüzde de farklı yerlerde, çeşitli biçimlerde sürdürülüyor. Kitlelerin karşısında Tanrının, dinin arkasına gizlenenler, kendi küçük ve fazlasıyla “dünyevî” çıkarları adına yalan söylemekten cinayet işlemeye kadar vardırıyorlar işi. Bu katakullinin anlaşılmaması, foyalarının meydana dökülmemesi için halkın bilinçlenmesini hurafelerle engelliyor, sonra istedikleri gibi at oynatıyorlar. Özinel minik episodlardan kurulmuş olan oyunu müzik ve koreografiyle destekleyerek işitsel/görsel bir zenginlik katmış. Baha Boduroğlu’nun müzik düzenlemesi, mesaj aktarmadaki işlevselliğinin yanı sıra Ajda Gürsoy’un duru sesiyle de estetik boyutu yakalıyor. Fuat Hendek’in sahne tasarımı, hem farklı yerlerde geçen episodlar için sanal bir uzam sağlıyor, hem de Çiğdem Tunç’un düzenlediği başarılı koreografik yapıya alan kazandırıyor. Fatoş Narin’in tasarladığı giysiler, yalın çizgileri ve uyumlu renkleriyle hiç yadırgatmadan farklı dönemler için inandırıcı oluyor. Özinel, deneyimli sanatçı Ali Yaylı’nın dışında oyuncu kadrosunu gençlerden oluşturmuş. Oyuna hevesle hazırlandıkları, üstlendikleri çeşitli rolleri severek oynadıkları belli olan gençler, uyumlu bir ekip oyunculuğu çıkarmayı da başarıyorlar. Ali Yaylı, oyunun ortak yönetmeni olmasının dışında, başta Hitler olmak üzere canlandırdığı kişilerdeki tavrı ve duruşuyla Papa ile ikili dengeyi sağlayan, genç oyunculara da yol gösteren bir sanatçı. Papayı oynayan Tuncay Özinel, papalar kadar yüzsüzleşemediğinden olsa gerek İsa’nın yanında ayakta durarak oynuyor. Hani aslında İsa’yı da hiçe saydığını, yalnızca bir araç olarak gördüğünü vurgulamak için şöyle tahtına kurulup oynasa daha iyi olurdu gibi geliyor. Tuncay Özinel, kurduğu hayali başarıyla gerçeğe dönüştürerek mevsimin izlenmesi gerekli oyunlarından birini ortaya çıkarmış. |
||
|
Spektaküler Bir Gösteri
Ali Taygun çıkmazı çözmüş...
Leyla ile Mecnun- Fuzulî’den hareketle yazan: İskender Pala, Yöneten: Ali Taygun, Müzik: Yalçın Tura, Dekor-Kostüm tasarımı: Ali Cem Köroğlu, Işık tasarımı: Önder Baykul, Oynayanlar: Metin Çoban/ Ergün Işıldar/ Nazlı Deniz Boran/ Tülay Uyar/ Serap Göğüş/ Gökçe Eskılıç/Ece Yönt/ Özgül Sağdıç/ Berna Anıl/ Yasemin Güvenç/ Sibel Mutlu/ Özge O’Neill/ Nurdan Kalınağa/Zeynep Özyağcılar/ Senem Oluz/ Caner Akın/ Bilal Doğan/ Mete Taşın/ Burak Demir/ Barış Aydın/ Emrah Bozkurt/ Özgürefe Özyeşilpınar/ Murat Taşkent/ Murat Kalfagil/Mustafa Tutuş/ Toron Karacaoğlu/ Tolga Coşkun/ Alp Köksal/ Mehmet Tıknaz/ Zuhal Yunga/ Güzin Özyağcılar/ Berna Adıgüzel/ Tankut Yıldız/ Ersin Umulu/ Barış Çağatay Çakıroğlu/ Göksel Arslan/ Okan Patırer, Meddahlar/ Dansçılar/ Koro/ Orkestra.
Yazıya başlarken, öncelikle yukarda Meddahlar, Dansçılar, Koro ve Orkestra olarak andığım gruplar içinde adı geçmeyen yaklaşık kırk kişiden özür diliyorum. Hepsinin tek tek adlarını yazmayışım, yerimin sınırlı olmasından kaynaklanıyor. Yüze yakın sanatçının görev üstlendiği prodüksiyonda böyle bir gruplaşma yapmak kaçınılmaz oldu. Her birinin emeğini saygıyla selamlıyorum. Leyla ile Mecnun bildik hikâye. İskender Pala, Fuzulî’nin mesnevisini, dilini tamamen günümüze uyarlamadan sahne yapıtı olarak işlemiş. Bunun nedenini de, benzer trajik aşkları konu edinmiş bir başka büyük şairin, Shakespeare’in eserlerinin günümüzde de yazıldığı dönemin diliyle okunmaya devam ettiğini, hiçbir İngilizin “Shakespeare’in dilini anlamıyorum, okuyamıyorum,” demediğini örnek göstererek açıklıyor ve Mesnevî’yi anlamamaktan yakınanlara şu soruyu sormalarını öğütlüyor: Fuzulî’yi anlayamıyorum; acaba onda mı bir fazlalık var, bende mi bir eksiklik?” İskender Pala, bu savı öne sürerken, yalnızca yazılı metni düşünmüş olsa gerek. Shakespeare’in yapıtlarındaki dramatik özelliği gözardı etmiş. Yazılı metnin dili okuyucuyu zorlayınca üzerinden bir ya da birkaç kez geçme olanağı var. Oysa sahnede söylenilen sözün anlaşılması, oyuncunun ağzından seyircinin kulağına ulaşan ses hızı süresinde gerçekleşmek zorunda. Leyla ile Mecnun çarpıcı bir dramatik yapıdan yoksun olduğu için, dil sorun yaratabilir. Ali Taygun oyun broşüründeki (malum “öteki” ile barış içinde bir arada yaşama bölümüne malum nedenlerle katılmadığım) şiirsel yazısında Leyla ile Mecnun’un müzikli oyun olma sürecini dile getiriyor. Bunun hayli zor bir süreç olduğu da yazıda sözü edilen aşamalardan anlaşılıyor. Yine de Taygun, Leyla’yı, Mecnun’u katlayıp çoğaltarak spektaküler bir gösteri oluşturmuş. İyi de etmiş; aksi halde kolayına bitmek bilmeyen, sıkıcı bir “Türkî Operet” olmaktan öteye geçemeyecek kurguya hareket katmış. Söz, şan, dans bölümleri farklı oyunculara oynatılırken, her bölüm de kendi içinde çoğullaştırılmış. Örneğin şan bölümünde Leyla’yı beş soprano, söz bölümünde ise sekiz genç oyuncu canlandırıyor. Mecnun için de aynı durum geçerli. Tabii koroyu da unutmamak gerek. Buna Yalçın Tura’nın müziğini, halk oyunlarından kılıç-kalkana, semahtan baleye çeşitli danslardan harmanlanmış hareket ritmini katıp kalabalık geçitlerle de destekleyince uzun olmakla birlikte seyredilebilir bir yapım ortaya çıkmış. Şan ve dans bölümlerini bir yana bırakırsak, Toron Karacaoğlu, Güzin Özyağcılar, Ergün Işıldar, Metin Çoban gibi deneyimli sanatçıların dışındaki oyuncu kadrosu gençlerden oluşuyor. Genç oyunculara böyle bir sahne deneyimi olanağının verilmiş olması olumlu. Bu kadar kalabalık bir grupta sivrilip öne çıkma fırsatı her zaman kolayına ele geçmez. Leyla ile Mecnun’da bu fırsatı en iyi değerlendiren, gerek fiziği gerekse sahne üzerindeki varlığı ile kendini kanıtlayan Zeynep Özyağcılar oluyor.
|
||
|
Siz Yine İstasyonda Trenleri Sayın
Mutluluğun resmini arayanlar için büyük bir düş kırıklığı...
Chamaco – Yazan: Abel Gonzales Melo, Çeviren: Sakıp Murat Yalçın, Yöneten: Orestes Perez Estanquero, Oynayanlar: Ahmet Kaynak/ Mete Horozoğlu/ Fatih Dönmez/ Gökçe Sezer/ Özlem Durmaz/ Serkan Keskin/ Bülent Çolak/ Sarp Aydınoğlu/ Aylin Çalap-İrem Erkaya
Semaver Kumpanya son yılların en yeni, en atılımlı, en atak, en dinamik topluluklarından biri olarak tiyatro dünyamızdaki yerini aldı. Genç seyirci kitlesine, özellikle de tiyatro salonunun bulunduğu semt sakinlerine tiyatroyu sevdirmek gibi bir misyon yüklendiği için olsa gerek, Shakespeare’den Orhan Kemal’e hangi yazarın yapıtını sahneledilerse biçimselliğe fazlaca ağırlık verdiler. Bu çalışmaların kimisi hareketli sahneleriyle renk yaratırken, kimisi de (örneğin Murtaza) trajikomik olması gerekirken, düpedüz komikleşmişti. Yine de tiyatronun bütün ögelerine yer veren bir ekip çalışması olarak olumluydu. Genç topluluk, geçen yıl sahnelediği “Trainspotting” ile belleklerden silinmeyecek bir yapım gerçekleştirdi. “Trainspotting”in böylesine ses getirmesi, sadece in-yer-face akımının vurucu sahneleriyle, cinselliği sakınmadan sergilemesiyle özdeşleşen bir oyun olmasından değildi. Oyunu unutulmaz kılan, çarpıcı görüntülerin, ülkemizde de giderek tırmanan madde bağımlılığı gibi bir felaketle bütünleştirilmesi ve son derece başarıyla oynanmasıydı. Galiba tam burada bir kırılma noktası ortaya çıktı. Topluluk yine sivriliklerle dolu bir metinle buluştu. Üstelik bu oyunun apayrı bir özelliği vardı: Ülkemizde oynanacak ilk Küba oyunuydu; dahası Küba dışında ilk kez Türkiye’de sahneleniyordu. Bu nitelikler de çekici görünmüş olsa gerek. Ne var ki, ilk ağızda çekici gibi gelen özellikler her zaman olumlu sonuç vermeye yetmeyebiliyor. Belki de yazar Abel Gonzales Melo’nun duygu çağının doruğu olan 27 yaşında oluşu, dahası sıcak kanlı, çabuk tepki gösteren insanlarla dolu bir Karayipler ülkesinden gelmesi, “Trainspotting”de gördüğümüz şaşmaz dengenin şirazesini tutturamayışında etkili olmuştur. Oyunun bir talihsizliği de, Sakıp Murat Yalçın’ın çevirisi. Çalakalem mi desem, aceleye getirilmiş mi desem, çevirinin yapıldığı dille Türkçe arasında koşutluk kurma eksikliği mi desem bilemiyorum; ama çevirinin oyuna destek olmak yerine köstek olduğunu belirtmeliyim. Yönetmen, ayrıca konsept kurucu ve de sinematografik sahne dramaturgu olarak da görev üstlenmiş olan Orestes Perez Estanquero’nun da, sahnede koşuşturmalardan oluşan bir kargaşa fırtınası yaratmak dışında modern reji anlayışı bağlamında bir becerisini göremiyoruz. Bu, sinematografik anlatım mı oluyor? Öyleyse, olmasa da olur.
Gerek Estanquero, gerekse oyuna emeği geçenler arasında yer alan Aslı Odman, bir şeylerin eksikliğini sezmişler ki, oyun broşüründe uzun uzadıya oyunun ne anlatmak istediğini yazmışlar. Sahnede anlatılsa, anlardık. Ama oyun ne belirtildiği gibi bir yalnızlık teması etrafında dönüyor, ne de yazılardaki deyimiyle “marjinallik halleri” konuya küresel ve sosyal bir boyut getiriyor. Sınıf farklılıkları, paraya sahip olanlarla olmak isteyenlerin aynı kirlenmişlikte buluşmaları, büyük kente gelmiş şaşkın taşralının kullanılışı, ağırlıklı olarak cinsellik çerçevesine oturtuluşunun dışında, şablonlardan farklı bir yaklaşım getirmiyor. Belki de biz “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?” romantizminden geldiğimiz için oyunu yadırgadık. Gerçi yakın zamanda gidip gelenlerden duyduğumuz kadarıyla pek resmi yapılacak bir şey kalmamış; ama yine de Küba, ya da benzer sorunları yaşayan başka ülkeler sahnede gördüğümüz gibi insanların tuttuklarını öptüğü yerler olmasa gerek. Sözünü ettiğim eksikler, olumsuzluklar, aksaklıklar bir yana, Semaver Kumpanya ekibi öylesine canla başla oyun çıkarıyor ki, alkışlamamak elde değil. Sahneye çıkan herkes, büyük bir sorumlulukla, büyük bir ciddiyetle, büyük bir tutkuyla ve bunların doğal sonucu olarak da başarıyla oynuyor. Bu durum, oyundan, yazardan, yönetmenden değil, Semaver Kumpanya’nın çekirdeğinden kaynaklanan bir özellik. Ahmet Kaynak, Mete Horozoğlu, Fatih Dönmez, Gökçe Sezer, Özlem Durmaz, Serkan Keskin, Bülent Çolak, Sarp Aydınoğlu, Aylin Çalap ve İrem Erkaya’dan oluşan ekibi, sırf bu tutarlılık için bile olsa kutlamamız gerek.
|
||
|
Görsel Bir Şiir
Tiyatro tadı almak istiyorsanız bu oyunu sakın kaçırmayın
Ölümsüz Öykü- Yazan: Karen Blixen, Çeviren: Fatih Özgüven, Oyunlaştıran ve Yöneten: Kenan Işık, Dekor Tasarımı: M.Nurullah Tuncer, Kostüm Tasarımı: Canan Göknil, Işık Tasarımı: Fatih Mehmet Haroğlu, Müzik Düzenleme: Ersin Aşar, Oynayanlar: Tomris İncer, Erhan Abir, Eraslan Sağlam, Pelin Budak, Mehmet Atak/ Murat Bavli, Volkan Ayhan, Serkan Bacak, Hamdi Gültekin, Murat Güreç/ Murat Üzen
Bir öykü bu kadar mı duru çevrilir... Bir öykü bu kadar mı kusursuz oyunlaştırılır... Bir öykü/oyun bu kadar mı şiirsel yorumlanır... Bir sahne tasarımı bu kadar mı masalsı gerçek olur... Bir öykücü bu kadar mı iyi oynanır... Yukardaki cümlelerin hepsi tek bir adresi gösteriyor: Ölümsüz Öykü. Aynı anda hem bir öykü dinliyoruz, hem de bir oyun izliyoruz. Üstelik izlediğimiz kurgu, gizemini bozmamak için konusunu açıklamayacağım bir öyküyü gerçeğe dönüştürmek isteyen birinin hikâyesi olduğu için, oyun içinde oyun, hikâye içinde hikâyeden oluşan katmerli bir yapısı var. “Ölümsüz Öykü”, Danimarkalı yazar Karen Blixen’in yapıtı. Blixen’i (yazılarında kullandığı takma adlarıyla İsak Dinesen, Pellegrina, Şehrazad), bir öykü ya da roman yazarı diye tanımlamak yerine, bir “anlatıcı” olarak nitelemek daha doğru görünüyor. Büyülü bir dille, şiirsel bir dille anlatıyor dünyayı ve insanları. Onu Türkçeye çevrilmiş “Yenilmez Köleciler”, “Ehrengard-Küçük Bir Romans” adlı romanlarından ve “Yeni Bir Yüzyıl İçin Gençlere Dünya Edebiyatından Öyküler” ile “İlkgençlik Çağına Öyküler” adlı antolojilerdeki öykülerinden, daha çok da beyaz perdeye aktarılan otobiyografik romanı “Benim Afrikam”dan tanıyoruz. 1968’de “Ölümsüz Öykü”nün de filmi yapılmış. Sinemanın büyük ustası Orson Welles filmi hem yönetmiş, hem de Mr.Clay rolünü üstlenmiş. Virginie’yi ise Jeanne Moreau canlandırmış. Hiç kuşkusuz Blixen’in işlediği konu sinemaya yatkınlığının yanı sıra, hikâye kişilerinin sosyal konumlarını ve yaklaşımlarını irdelemesi açısından Welles gibi bir radikal sanatçı için çekici nitelikler taşıyor. Tıpkı Pınar Kür’ün “Asılacak Kadın” adlı unutulmaz romanının beyaz perde için taşıdığı çekicilik gibi bir şey bu. Ama anladığım kadarıyla, film, öykü içinde öykü tekniğinden hareket etmeden, doğrudan bir olaylar dizisi biçiminde çekilmiş. Kenan Işık ise, Fatih Özgüven’in çevirdiği metni, anlatıcının ağzından öykü içinde öykü biçiminde oyunlaştırmış; çok da iyi etmiş. Böylelikle gizemli, masalsı, şiirsel bir anlatıma ulaşmış. Bu incelikli uyarlamayı sahne üzerinde yorumlarken, dekorundan kostümüne, ışığından müziğine bütün ögelerin uyumlu bir biçimde koordinasyonunu sağlayarak başarıyı perçinlemiş. Nurullah Tuncer’in az parçalı, kullanışlı, yalın dekor tasarımı, altın yaldız bezemelerle görkemi yansıtırken, Fatih Mehmet Haroğlu’nun ışık düzeniyle buluşunca büyülü bir atmosfer oluşturuyor. Canan Göknil’in çizdiği giysiler, zevkli bir çalışmayı yansıtıyor. Kenan Işık’ın tanımıyla milyon sterlinlerini kazandığı aşağılık yöntemle bir de çocuk sahibi olma peşine düşen zorba ve zavallı Mr.Clay’i canlandıran Erhan Abir, yılların getirdiği bir sahne rahatlığı içinde rolünü hayata geçiriyor. Muhasebeci, aracı ve araç konumundaki Elişama’da Eraslan Sağlam, bilinçli bir oyuncunun emin adımlarıyla başarılı sanatçı olma yolunda yeni bir aşama yapıyor. Mehmet Atak ve Murat Bavli’nin dönüşümlü oynadığı tayfa Paul’ü, Atak’tan izledim. Atak’ın fiziği canlandırdığı kişiye uygun olmakla birlikte, oyunun bütünündeki yoruma kıyasla hayli köşeli oynuyor gibi; biraz daha yumuşak, biraz daha akışkan bir hareket grafiği daha uygun olur sanıyorum. Virginie’yi oynayan Pelin Budak da fiziği ile canlandırdığı karaktere uygun. Ancak, sesinin hacimsiz olması yer yer sorun yaratıyor. Ve Anlatıcı’yı oynayan, bizzat Anlatıcı olan, Anlatıcı’ya can veren Tomris İncer’in başarısını anlatmaya övgü sözcükleri yetmiyor. Sahnede hem her an varolmak, hem de kendini geri çekmek ustalığını gösteren Tomris İncer’in nüanslı oyunculuğu ile, “Ölümsüz Öykü”nün başarısında Kenan Işık kadar payı olduğunu söyleyebilirim. Ölümsüz Öykü, bu tiyatro mevsiminin, hatta son yılların en başarılı yapımlarından birisi. Kaçırılmaması gereken bir oyun.
|
||
|
Yepyeni BiTiyatro
“Bir suçun oluşmasını seyretmek, ona katılmaktan daha ağır bir suçtur.” Etna/Bedendeki Kuyu, Yazan ve Yöneten: Christine Sohn, Çeviren: Ahmet Cemal, Sahne Tasarımı: Norbert van Ackeren-Yaşar Alparslan, Işık Tasarımı: Rüzhdi Aliji, Oynayanlar: Laçin Ceylan, Nihat İleri
İki kalasın zor bulunduğu, hevesin ise iyice köreltildiği günümüzde, yeni tiyatro kurmayı göze alanları alkışlamak gerek. Üstelik “Bir-iki zırtapozluk yapıp cebimizi dolduralım” diye değil de, hiç gişe garantisi olmayan ama amaçladıkları tiyatroya uygun oyunları sahnelemek için bir araya gelenleri bir kez daha alkışlamak gerek. Bunun son örneği, 2006 Ağustos ayında kurulan ve kurucu kadrosunda Levent Öktem, Nihat İleri, Laçin Ceylan gibi isimlerin yer aldığı “BiTiyatro”. Nihat İleri ve Levent Öktem, aynı zamanda, tarihçesi genç, başarılı topluluklardan Tiyatro Pera’daki çalışmalarını da sürdürdükleri için bu yeni girişimin yürek işi olduğu ortada. Öylesine bir yürek işi ki, topluluğun ilk oyunu olan “Etna-Bedendeki Kuyu”da, çok deneyimsiz bir oyuncunun bile üstesinden gelebileceği beş dakikalık bir rolü, Nihat İleri “büyük rol, küçük rol ayrımı olmaz,” diye hiç yüksünmeden üstlenerek sahnedeki ve sahne gerisindeki arkadaşlarına destek oluyor. “Etna-Bedendeki Kuyu”nun yazarı ve yönetmeni Christine Sohn, suçun oluşmasına seyirci kalmanın ağır bir suç olduğunu söylerken bu oyunu yazma gerekçesini de şu sözlerle açıklıyor: “Kadınların kurban olduğu oyunlardan sıkıldım. Klasik oyunlarda kadınlar için olan roller ancak dörtte bir oranındadır ve bu rollerde kadın ya kendini kurban eder ya da kurban edilir. Ben de bu nedenle ‘Tek kişilik bir kadın oyunu yazacağım, ama kadın kurban değil fail olacak,’ dedim. Ancak, yazarın söylediklerinin aksine, aslında oyunun kahramanı Sophie zaten kurban edilmiş biri. Bu kurban ediliş sürecini sahne üzerinde görmüyorsak da, maruz kaldığı zorbalıklar sonucunda kafası iyice karışmış, çaresizliklerini ve çözümsüzlüklerini dirence dönüştürmeye çabalayan, bu haliyle de izleyicinin canını acıtan bir kadın var karşımızda. Ahmet Cemal’in güzel İstanbul Türkçesiyle çevirdiği oyunun sahne tasarımı Norbert van Ackeren ile Yaşar Alparslan’ın ortak yapımı. Çeşitli büyüklüklerde ve farklı biçimlerdeki sayısız bavuldan oluşan anlamlı dekor, yazar-yönetmenin yorumuyla bire bir örtüşüyor. O bavullar, Sophie’nin yaşam arşivinin vaka dosyaları. Her dosya yaşamın farklı bir dönemini, o döneme ilişkin vaka verilerini içeriyor. O bavullar hepimizin. Sizin tökezlediğiniz bir an yeşil bavulda. Benim gözyaşlarım kırmızı valizde. Şu iyice eskimiş bavul hangimizin annesine ait dersiniz? Her bavul Pandora’nın başka bir kutusu. Hangisinin kapağını açsanız, ortaya saçılan kötülükler, acılar gani. Ama içlerinin birinde “umut” saklı mı, orası belli değil. Laçin Ceylan, konuşma ağırlıklı bu tek kişilik oyunda seyircinin her an ilgi odağında duran Sophie‘yi, kolayca kayabileceği melodrama düşmeden canlandırıyor. Ceylan, en yıkılmış olduğu anları dinamizme dönüştürüveren, yabancılaşmayla içtenliği kaynaştırıveren, durağanlıkla hareketliliği bir arada aktaran bir oyunculuk çizgisini başarıyla gerçekleştiriyor. Sophie akıl karışıklığının hangi aşamasında? O hep korkulan sınırı aşmış mı, henüz aşmamış mı? Acılarına tutunarak mı ayakta kalmaya çabalıyor? Ve o bedenindeki kuyu, o krater ne zaman patlayacak? Yaşam arşivinin bavul dosyalarındaki suçlar işlenirken seyirci kalmış olan (belki biz dahil) herkesin üzerine ne zaman yağacak lavlar? Laçin Ceylan bu sorgulamayı, bu soruların yanıtlarını irdelemeyi başarıyla canlandırıyor. Nihat İleri’yi, dediğim gibi minicik rolündeki oyunculuğu için olmaktan çok, o minicik rolü omuzlarına aldığı için kutlamak gerek. Her olumlu girişim gibi, BiTiyatro’nun da uzun ömürlü olmasını dileyerek İstanbul yaşamımıza hoş geldin diyorum.
|
||
|
Yanyana Yalnızlık
En ölümcül silahın iletişimsizlik olduğunu gösteren bir oyun
İyi Geceler Anne- Yazan: Marsha Norman, Çeviren: Yıldırım Türker, Yöneten: Arif Akkaya, Dekor-Kostüm: Zuhal Soy, Oynayanlar: Celile Toyon/ Hikmet Körmükçü
Çok yakın çevremde görgü tanığı olduğum can acıtıcı bir sahne vardır: Görünürde annesiyle birlikte çok uyumlu yaşayan, gençliğinin son demlerindeki kadın, keyifli bir gününde bir şarkı mırıldandı: “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım..” Anne alınarak “Ben hep yanında değil miyim yavrum?” diye atıldı hemen. Her ikisi için de acınılacak bir durumdu. İkisi de gökyüzündeki yalnız yıldızlar gibi peşpeşe ölüp gittiler. Amerikalı yazar Marsha Norman’ın Pulitzer ödüllü oyunu “İyi Geceler Anne”deki anne Thelma da, günün birinde yalnızlıktan yakınarak o akşam intihar edeceğini söyleyiveren kızı Jessie’ye buna benzer bir karşılık veriyor. Aralarındaki tek iletişim, “İyi geceler anne” cümlesinden ibaret olan anne-kız, sara hastası olan Jessie’nin mutsuz evliliğini noktalamasından ve karanlık işlere bulaşan oğlunun da karanlıklara karışmasından sonra birlikte yaşarlar. Ancak bu aynı çatı altında sürdürülen iki yalnızlıktır. Jessie, çocukluğundan beri annenin baskısı ve yönlendirmesi altında yaşamış, sara nöbetlerinden de ağır bunalım nöbetleri içinde gençliğini tüketmiştir. Kendi iradesi dışında oluşan hastalığına, evliliğine, annesinin bencilliğine, kısacası yaşamındaki tüm olumsuzluklara ve eksiklere özgür iradesiyle karşı çıkmanın, bunları özgür iradesiyle ortadan kaldırmanın ve artık kendisine acı verecek bir şey bırakmamanın tek yolu vardır: kendini ortadan kaldırmak. Bu karara varan Jessie, bir akşam annesine her geceki gibi “İyi geceler anne” dedikten sonra intihar edeceğini söyler. Bu, annesinin gözünü korkutmak ya da onu kendisine acındırmak için söylenmiş bir söz değil, kesin bir kararın açıklanışıdır. Anne Thelma, her ne kadar kızının yaşamını yönlendirmiş, onu hep elinin altında tutmuşsa da, kendi yaşamını tek başına yürütebilecek pratik becerilerden yoksundur. Bu yüzden, Jessie’nin açıkladığı karar, annede içten içe “Peki şimdi ben ne olacağım?” kaygısını uyandırır. Jessie de aynı kaygıyla, kendisi öldükten sonra neler yapması, neler söylemesi gerektiğini, dahası ev gereçlerinden yiyeceklere kadar her şeyin nerede durduğunu, bir tür “emir tekrarı” biçiminde annesine dikte eder. Bütün bu süreç boyunca, anne kızını kararından vazgeçirmeye uğraşır ve ondan ömür boyu gizlediği bir takım şeyleri açıklamak gibi ödünleri bile göze alırken, Jessie de o ömür boyu sürmüş iletişimsizliklerini sorgular. “İyi Geceler Anne”, bir gelişmeler dizisinin sonunda patlak veren bir ölüm olayını işleyen gerilim oyunu değil. Tam tersine, intihar kararını oyun başlar başlamaz öğreniyoruz ve oyun bir yandan bu kararın arkasındaki geçmişi irdelerken, öte yandan da anne kızını kararından caydırabilecek mi, yoksa Jessie gerçekten tetiği çekecek mi sorularıyla gerilimi ayakta tutuyor. Yönetmen Arif Akkaya, seyirciyle bu denli iç içe oynanmanın binbir riskini taşıyan bu oyun için Celile Toyon ve Hikmet Körmükçü gibi olabilecek en iyi ikili ekibi oluşturarak daha ilk adımda başarıyı garanti etmiş. Akkaya, bu isabetli seçimin yanı sıra, kadın kırılganlığına erkek gözüyle doğru yaklaşabilmeyi başaran yorumuyla da birinci sınıf bir çalışmayı gerçekleştirmiş. Cep Sahnesi’nin boyutları ve Zuhal Soy’un en ufak ayrıntılarda bile gerçekçiliği göz ardı etmeyen özenli dekoru ile dekorun konumu da seyirciyi ilk andan itibaren oyunun bir parçası, olanların bir tanığı durumuna getiriyor. Anlık bir tepki nedeniyle olmadığı belli olan, ölçülüp biçilmiş, sonrasında yapılacakların önlemi alınmış bir karara varmanın getirdiği serinkanlılığın, hatta kayıtsızlığın steril görünümü içinde, yaşamının serinkanlılıktan ve kayıtsızlıktan en uzak, en sıcak hesaplaşmasını yapan Jessie’de Hikmet Körmükçü, doğru rol dağılımda nasıl harikalar yaratacağını bir kez daha kanıtlıyor. Kızının öleceğini düşünerek ona yanmakla kızını yitirmenin kendisine vereceği acıya yanmak arasında, anaçlıkla bencillik arasında, acıyla öfke arasında fır dönen, tutunacak dal aramakla tutunulacak dal olmak arasında gidip gelen Thelma da Celile Toron, yıllanmış, demlenmiş ustalığını sunuyor. Bu uyumlu çalışmanın sonucunda sonuna kadar kaçırılmaması gereken bir yapım izliyoruz.
|
||
|
Sohbetinize Doyulmuyor Kara Sohbet, kaçırılmaması gereken bir “kara oyun”
Kara Sohbet- Yazan: Amelie Nothomb, Yöneten: Arzu Bigat Baril, Oyuncular: Emre Kınay/ Arif Akkaya, VTR film: (cast) Emine Ün Kınay, (Reji) Emre Kınay, Çeviren: Sinem Yenel, Dekor: Ali Yenel, Kostüm:Dilara Endican Uzun ya da kısa süreli bir iş seyahatine çıkıyorsunuz. Barcelona uçağına binmek üzere havaalanına gelmişsiniz. Bu Barcelona yerine Paris, Berlin, New York, Londra, İstanbul, Tokyo uçağı da olabilir. Herhangi bir kent, herhangi bir ülke olabilir. Uçağınızın rötar yapacağı duyurulunca keyfiniz kaçıyor; hangi ülkede olursa olsun böyle bir durumda kimin keyfi kaçmaz ki? Yine de serinkanlılığınızı kaybetmeyip (elden ne gelir zaten) bekleme salonunda bir sandalyeye oturuyor ve kitabınızı çıkartıp okumaya başlıyorsunuz. Birden yanı başınızda biri bitiveriyor. Siz ne kadar temiz ve özenli giyimliyseniz, gelen adam bir o kadar aykırı görünümde. Adam, sizin kitap okuduğunuza aldırış etmeden konuşmaya başlıyor; Türkiye’de olsanız bir “lâhavle” çekip okumanıza devam edersiniz; ama Jerome Angust başka bir ülkede olduğu için, bunu da yapamıyor ve kısa yanıtlarla adamı başından savmaya çalışıyor. Ne var ki, adı da görünüşü kadar tuhaf olan Hollandalı Textor Textel hiç oralı değil. Üstelik bir havaalanı terminalinde sürdürülecek havadan sudan sohbet yerine çocukluğundan başlayıp yaşam öyküsünü dur durak vermeden en tatsız ayrıntılarına kadar anlatmaya koyuluyor. Anlatılanlar yaşam öyküsünün olaylar dizisinden de çıkıp psikolojik boyuta sıçrıyor. Textor Textel tutkularını, saplantılarını, bunları nasıl hayata geçirdiğini de bir bir sıralıyor. İşin içine şiddet, tecavüz, cinayet konuları da giriyor. Konuşma, sıkıcı olmaktan ürkütücü olmaya dönüşüyor. Konuşsanız bir türlü, konuşmasanız bir türlü. Textel’in konuşması giderek sizin için bir işkence oluyor. Daha çok bir monolog niteliğindeki sohbet karardıkça sizin içiniz de kararıyor. Çaresizlikten nerdeyse çıldıracak hale geliyorsunuz. Yoksa gerçekten çıldırıyor musunuz? Ne tuhaf adamsınız; sahi kimsiniz siz? Yukarda anlattıklarımın tümü, Tiyatro Duru’nun sahnelediği ve Emre Kınay’a “En iyi erkek oyuncu” ödülü kazandıran “Kara Sohbet” adlı oyunun belkemiğini oluşturuyor. Belçikalı romancı Amelie Nothomb’un "Cosmetique de l'Enemi" adlı kısa romanı ilk kez ülkemizde iki kişilik bir tiyatro oyunu olarak sahneleniyor. Başarılı tiyatro uyarlaması ve hiç düşmeyen temposuyla gerilimi sürekli tırmanan bir hesaplaşma, sarsıcı bir sürprizle finale taşınıyor. Emine-Emre Kınay çiftinin ortak yapımı VTR çalışmasıyla sahnenin beyaz perdeyle bütünleştirildiği oyun alanı tasarımı çok başarılı. Perdedeki görüntüler, bu monolog/diyalog kurguyu tekdüzelikten kurtaran bir geri plan hareketi getiriyor; daha da önemlisi dekora çok inandırıcı bir perspektif katıyor. Ancak, filmin sadece havaalanı dekoru olarak kullanılması, geriye dönüşler için bir başka yöntem uygulanması daha doğru olurdu gibi geliyor. Perde hem yaşanılan ânın dekoru, hem de anımsanan geçmişin yansıması olarak kullanılınca, dekordaki kıvrak çözüm, etkisini ve anlamını biraz yitiriyor. Oyunun iki oyuncusu, iki baş kişisi, oyunun siyah beyazı Emre Kınay ile Arif Akkaya. Geveze, muzip, gaddar, yerinde duramayan ve çenesini kapatamayan Textor Textel’i Emre Kınay canlandırıyor. Her an sahnenin ve salonun bir başka yerinde bitiveren, çocukken yediği köpek mamalarını da, işlediği ya da düşlediği cinayetleri de aynı kayıtsız ve esprili tavır içinde aktaran Kınay, aldığı ödülü fazlasıyla hak ettiğini kanıtlıyor. Oyun oyuncuların sırasıyla bir yukarı bir aşağı inip çıktıkları tahterevalli dengesine oturtulmamış. Textel tahterevallinin (dinamik, hareketli, bağırıp çağırmalı) yukardaki ucunda zıpladıkça zıplıyor. Ama hem onun sarsılıp düşmesini engelleyen de, hem onu her an düşürme tehdidiyle karşı karşıya bırakan da tahterevallinin alt ucunda, toprağa sıkıca basan Jerome Angust, yani Arif Akkaya. Akkaya, uçağın süresiz rötarına nasıl sert tepki vermiyorsa, Textor’un kışkırtmalarına da aynı şekilde tepkisiz kalabilen, bu görünümü kurtarmak için de ömür boyu bir şeyleri bilinçaltına itip bastırmış olan Jerome’u son derece ölçülü bir yorumla canlandırıyor. Bu öylesine bir bastırma ki, patladığı anda önünde hiçbir şey tutunamıyor. Tahterevallinin alttaki ucu da işte o anda yukarı fırlayarak kesin dengeyi sağlıyor. Kısacası, “Kara Sohbet” sağlam bir metni sağlam bir dramatik kurguyla ve iki usta oyuncunun başarılı performanslarıyla sahneye aktarıyor. Özel tiyatroların çeşitli kaygılarla sahnelemeyi kolayca göze alamayacakları bu oyunu seçtikleri için de ayrıca alkışı hak ediyor Tiyatro Duru ekibi. |
||
|
İyi Niyetin Şerefine “Bu memleket uzun laftan battı.” Şinasi Nahit Berker Şerefe Hatıralar- Yazan ve yöneten: Nesrin Kazankaya, Dekor-kostüm: Şirin Dağtekin, Işık: Yüksel Aymaz, Oynayanlar: Mehmet Aslan/ Nesrin Kazankaya/ Muhammet Uzuner/ Başak Meşe/ Aytunç Şabanlı Oyunun yazarı Nesrin Kazankaya, sunuş yazısında “Tiyatro Pera’da ilk kez kendi geçmişimizle ilgili bir oyunla buluşuyoruz,” diyor ve bu buluşmanın niteliğini de “Oyunumuzdaki karşıt görüş; yaşamları ezip geçen, yok eden düşüncelerin figürü bir insan değil, ülke siyasetinin kendisidir,” saptamasıyla açıklıyor. Başlangıç noktası 1954’ü 1955’e bağlayan Yılbaşı akşamı olan oyun, o noktadan geçmişe ve geleceğe gidiş gelişlerle ilerliyor. İki kardeş, kızkardeşin kocası ve onların kızlarından oluşan bir aile ortamında, “yılbaşı”nın “mana ve ehemmiyetine” uygun şık gece giysileri içindeki oyuncularla tanışıyoruz. Köklü bir İstanbul ailesinden geldikleri ve sıkı bir Batılı eğitim gördükleri anlaşılan iki kardeş. Aileye kabul ederek lütufta bulunduklarını hissettirdikleri, ama sırtlarını dayamak için de muhtaç oldukları bir bürokrat damat. Damadın fazla benimsenmeyişi, yalnızca önemli ve nüfuzlu da olsa, İstanbul zadegânının gözünde sıradan bir bürokrattan ibaret oluşundan değil; iki kardeş arasındaki adı konmasa da varlığı anlaşılan tuhaf ilişkinin kendileri dışındaki herkesi (minik kız çocuğu dahil) dışlamasından kaynaklanıyor. Toplumun ortak paydası sayılamayacak böyle bir ilişkiler yumağı içinde, ezanın Arapça okunma kararından Birleşmiş Milletler üyeliğine, liberal ekonomi girişimlerinden Kore savaşına, 1951 tevkifatından 6-7 Eylül olaylarına, oradan 12 Mart 1971 darbesine sıçrayan olaylar dizisine değiniliyor. Yaş ortalaması 50 olan kuşağın, görgü tanığı olduğu, hatta pek çoğunun içinde yer aldığı olaylar. Kazankaya, oyunu yazma aşamasında yaptığı araştırma verilerini de oyun broşüründe satır başları olarak aktarıyor. Ancak, başvuru kaynaklarından gelen hatalar da yer yer göze çarpıyor. Örneğin 1.Dünya Savaşından sonra 28 Nisan 1919 tarihli Sözleşmeye dayanarak 10 Ocak 1920’de hayata geçen Cemiyet-i Akvam’a (Milletler Cemiyeti) Türkiye’nin üyelik tarihi 1932 iken, Internet kaynaklı veriye göre 18 Temmuz 1952 görünüyor. Oysa o tarihte Cemiyet-i Akvam çoktan Birleşmiş Milletler’e dönüşmüş. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler üyeliği de benzer bir kaynakça hatasından dolayı 26 Haziran 1945 olacakken 25 Şubat 1945 olarak görünüyor. Yani Türkiye, ilk imzalayanlar arasında yer aldığı Birleşmiş Milletler’in kuruluşundan 7 yıl sonra artık olmayan bir başka birliğe üye yapılıyor. Bunlar hayati önem taşımasa da, somut yanlışlar olduğu için örneklemek istedim. Yazarın, çağdaş bir aydın bilinci ve duyarlılığıyla hedeflediği “kendi geçmişimizle yüzleşmek” ve “insanları ezip geçen ülke siyaseti”ni irdelemek amacına gereksiz bir mesafelilik, gerçeklere uzaklık getiren (ilişkiler, davranış biçimleri, kişilik çözümlemeleri gibi) soyut sapmalar ise, oyun kişilerinin ve yaşadıkları olayları “fiktif” olması gerekçesiyle tutarlı kanıt olamıyorlar. Suat’in (erkek kardeş), “Stalin bataklığında gömülen” şairi “ormanda sırtından vurulan” yazarı anma romantizmi dışında İstanbul’dan kaçmasını gerektirecek ve kaçabilmek için de enişte nüfuzuyla alınacak sağlık raporuna muhtaç olmasını, dahası andığı kişilerle kendisini özdeşleştirmesini haklı gösterecek bir düşünsel/siyasal niteliği olmayışı, hem bu karakterin inandırıcılığını olumsuz etkiliyor; hem de bu kaçışı izleyen olaylar dizisini neredeyse gereksiz hale getiriyor. Sıkça gönderme yapılan Orhan Veli’nin ağabeyi Adnan Veli Kanık’ın Harbiye’deki (eski) orduevinin merdiven altında altı ay unutulup verem olması gibi benzerleri daha sık görülmüş konulara değinmek yerine, Erol Güney olayı gibi o sürecin tekil bir sorununu ele almak da genellemeyi zaafa düşürüyor. Oysa Kazankaya işe girişirken çok doğru bir saptamayla, bugün yaşadığımız sorunların ezanın Arapça okunmasıyla başlayan ödünler silsilesi olduğuna parmak basmış, ama sonra bu saptamayı laf kalabalığında ve fazlasıyla eklektik bir dokuda boğmuş. O zaman 12 Mart darbesi de, o darbe sonrasındaki gelişmeler de, Berin-Kemal karşılaşması da, finaldeki çok ironik olması gereken “80’lere kadeh kaldırmak” da havada kalıyor. Oyun Tiyatro Pera’nın oyun alanına iyi taşınmış. Mekan geçişleri akıllıca çözümlenmiş. Dekor ve giysi tasarımında ekonomik ve titiz bir çalışma yapılmış. Kızkardeşiyle olan (Thomas Mann’ın ailesinden, Lawrence Durrell’ın roman kahramanlarından esinlenmiş gibi görünen ve büyük olasılıkla potansiyel sınırını aşmamış) yakınlığını, enişteye ve tüm üçüncü kişilere karşı daha örtülü sürdürmesi gerekirken hayli fütursuz çizilmiş Suat rolünde, Mehmet Aslan çok ölçülü bir çizgiyi başarıyla koruyor. Sanay’da Nesrin Kazankaya sert-kesik el hareketleri dışında, fiziğiyle de oyun kişisine uyum sağlıyor. Celal’i canlandıran Muhammet Uzuner, yeni İstanbullu olan bir oyuncu; önümüzdeki dönemde adı sıkça gündeme gelecek gibi görünüyor. Başak Meşe, yeterince işlenmemiş Berin’e oranla Nedret karakterinde daha inandırıcı. Aytunç Şabanlı da sınırlı Kemal rolü neyi gerektiriyorsa, onu yapmaya çalışıyor. Konuyu varabileceği noktadan uzaklaştıran yolun iyi niyet taşlarına karşılık, yine de oyun zarif fotoğraf kareleriyle zevkle izleniyor. |
||
|
Hangimiz Patlamaya Hazır Değiliz ki
Şehir Tiyatroları’nın görülmesi gereken“Yüz Kuruşluk Oyun”larından birisi.
Barut Fıçısı – Yazan: Dejan Dukovski, Yöneten: Yıldıray Şahinler, Dekor: Barış Dinçel, Oynayanlar: Cengiz Tangör/ S.Bora Seçkin/ Bahtiyar Engin/ Ozan Gözel/ Levent Üzümcü/ İbrahim Gündoğan/ Selim Can Yalçın/ Murat Coşkuner/ Yıldıray Şahinler/ Yeliz Gerçek/ Vildan Türkbaş, Sahne teknisyenleri: Sefa Demir/ Erdoğan Karakuz/ Yunus Yüzbaşıoğlu
Adam yerine konmuyoruz. Bütün bir kış yakıt parası veriyoruz. Apartman yöneticisi bu paraları iç edip ortadan kaybolduğu için gaz şirketi sözleşmeyi feshediyor. Yeni yönetim, borcu ödemek için kiracılardan ikinci kez aynı parayı topluyor. Ses çıkaramıyoruz; çoluk çocuk ayazda mı kalsın? Ev alıyoruz. İnşaat kaçak çıkıyor. İnşaatı yapanı değil, bizi mahkemeye veriyorlar. Apışıp kalıyoruz. Kente (yabancı bir ülkeden ya da daha beteri başkentten) konuk geliyor, yollar kesiliyor; trafik keşmekeşinin ortasında hastamızı ilk yardıma yetiştiremiyoruz. Üç şeritli yolların iki yanına araba park ediyor; itfaiye sokağa giremediği için yangında bilmem kaç kişi ölüyor. Sapıklar küçücük bebelere tecavüz ederken en üst düzey yetkili çıkıp “Fiili tecavüz yokmuş” diyebiliyor ve hergelenin biri internette açtığı çocuk pornosu sitesinden elli bin dolar kazanıyor. Yargıcından mübaşirine, trafik polisinden vergi memuruna, sigorta hastanesi kapıcısından belediye otobüsü sürücüsüne kadar her kademedeki resmî görevli, birlikte çember çevirmişiz gibi bize “sen” diye hitap ederken, boş bulunup onlara bir şey diyecek olursak “Görev başındaki memura hakaretten” okkanın altına gidiyoruz. Devlet vatandaşı adam yerine koymuyor. Sırasıyla devlet memurları, mahalle muhtarları, apartman yöneticileri, kaldırım değnekçileri vatandaşı adam yerine koymuyor. Herkes kendi altındakini eziyor. En altta kalan vatandaşın da canı çıkıyor. Dahası canı fena sıkılıyor. Canımız fena halde sıkılıyor. Ne yapılması gerektiğini biliyoruz ya da seziyoruz; ama yapamıyoruz. Yapabildiğimiz tek şey harlayacak bir neden aramak, bizden alt kademede, bize soluğu yetmeyecek birilerini bulup onların tepesine binmek. Çünkü hepimiz öfkeden patlayacak birer barut fıçısına dönüştürüldük. Makedon yazar Dejan Dukovski’nin yazdığı, Bilge Emin ile Yıldıray Şahinler’in Türkçeye çevirdiği ve Şahinler’in yönettiği “Barut Fıçısı”, Makedonya’daki (ve aynı zamanda dünyanın herhangi bir yerindeki) barut fıçısı ortamından kesitler getiriyor karşımıza. Onbir farklı öykünün sinirleri yay gibi gerilmiş kişileri, ha patladı ha patlayacak ilişkiler yumağıyla, içinde yaşadıkları kördüğümü gösteriyorlar izleyiciye. İnsanların başlarına gelenlerin nedenini sorgulamadıkları, başlarına getirdikleri insanları hiç mi hiç sorgulamadıkları, paldır küldür yaşanan, anlamını yitirmiş yaşam dilimlerini sunuyorlar. Yıldıray Şahinler, bu yaşam dilimlerini, sahnedeki aksiyonun geri planına yorum yüklemek işgüzarlığına düşmeden, okunup geçiverilen üçüncü sayfa haberleri gibi kotararak doğru bir seçim yapmış. Ve sahnenin ortasında kocaman bir fıçı. Eline sağlık Barış Dinçel; bu kadar sınırlı alana bir koca dünyayı sığdırmak gerçekten her babayiğidin üstesinden gelemeyeceği bir büyük çözüm. Dinçel, hepsi farklı yerlerde, farklı kişiler arasında geçen olayları, en ekonomik ama en ayrıntılı dekor parçalarıyla sahneye getiriyor. Daha doğrusu, sahneye getirmiyor da, sahne üzerinde katmer katmer açıyor mekânları. Tam da bu noktada, en coşkulu alkış, dekorun ardındaki teknik ekibe... Fıçının ön tarafında oyun sürerken, arkada bir sonraki sahnenin dekorunu seyirciye hiç duyurmadan ve hissettirmeden kurma becerisini gösteren sahne teknisyenleri Sefa Demir, Erdoğan Karakuz, Yunus Yüzbaşıoğlu, gerçekten en büyük alkışı hak ediyorlar. Yaşamımıza çok yakından ayna tuttuğundan olsa gerek, oyuncular oyundan keyif alarak ve rollerini severek oynuyorlar. Onların karakterleri yansıtışındaki sıcaklık, kara komedinin dalga dalga salona yayılmasını sağlıyor. Onbir öyküde farklı roller üstlenen Cengiz Tangör, S.Bora Seçkin, Bahtiyar Engin, Levent Üzümcü, İbrahim Gündoğan, Selim Can Yalçın, Murat Coşkuner, Yeliz Gerçek, Vildan Türkbaş, Ozan Gözel ve Yıldıray Şahinler, kısa süreli rollerinde uzun soluklu, inandırıcı karakterleri başarıyla çiziyorlar. “Barut Fıçısı”, Şehir Tiyatroları’nın görülmesi gereken “Yüz Kuruşluk Oyun”larından birisi.
|
||