YEŞİM KOÇAK’IN ANNA’SI, HAKAN GERÇEK’İN LEVİN’İ: “ANNA KARENİNA”

                                                                                      ÜSTÜN AKMEN

Kent Oyuncuları, geçmişte defalarca tiyatro sahnesine ve sinemaya uyarlanan Tolstoy’un ünlü mü ünlü “Anna Karenina”sını, Helen Edmundson’un, İngiltere’deki Shared Experience topluluğu tarafından, 1992 yılında Winchester’da, Theatre Royal’a sahnelenmiş uyarlamasıyla ve Cevat Çapan’ın o özenli, o kılı  kırk yaran Türkçe’siyle sahneliyor. İstanbul Şehir Tiyatroları’ndaki 1939 ve 1972 yıllarındaki yapımların günümüzde esamisi okunmadığına göre, “Kent Oyuncuları”nın “Anna Karenina”sı ülkemizde pekâlâ bir ilk sayılabilir. Öyle değil mi ama?  

İKİ ÖYKÜ BİR YERDE

“Anna Karenina”, hiç kuşkusuz Tolstoy’un en güzel eserlerinden biri. Müthiş bir roman. Kalın mı kalın kitabı ilk kez bitirdiğimde, gencecik beynimde gerçekçiliğiyle içimde deprem etkisi yarattığını anımsıyorum. İki cepheli bir eserdi “Anna Karenina”: Bir tarafta evliyken bir başka erkeğe âşık olan Anna’nın tragedyası; diğer yanda duygusal bir adam olan Konstantin Levin’in öyküsü.

 

EDMUNDSON’IN TEKSTİ

Anna’nın öyküsü elbetteki insanı derinden etkileyebilecek bir öykü. Ama Levin karakteri de, Tolstoy’un içinde yaşadığı Rus toplumunu betimlemesi açısından en az Anna’nın öyküsü kadar ilginç bence. Yaşam felsefesinin, toplumun içindeki düzensizlikleri  değiştirme çabası, falan… Edmundson, alışılagelmişin dışında, romanda olduğunca oyunda da Levin’in en az Anna karakteri kadar önemli olduğunu kabullenmiş. Tolstoy’un yaşam ve sanat konusundaki görüşlerini Anna ve Levin karakterlerinin simgeledikleri değerlerin çatışmasının yansıttığını anlamış. Böylelikle oyun, romandan sinemaya uyarlanan “Anna Karenina”ların sulu sepkenliğinden kurtulmuş. Ortaya, romanın dramatik bölümlerinin önemli kişilerine ağırlık verilerek kotarılmış, ne sinema, ne de kuru edebiyat, yer yer bir film senaryosunu andırsa da kıvamında “tiyatro” tadında bir metin çıkmış.

 

TİYATRO TADINDA METNE MEHMET BİRKİYE’NİN YORUM SOSU

Oyunu sahneye koyan Mehmet Birkiye, teksti beğenmiş ki mükemmel yorum arayışına girişmiş. Seyircinin anlayışına ve kavrayışına yardım eden, estetik duygusunu uyandıran öğeleri arayarak, sanatın yasasına bire bir ölçüde uymuş. Cevat Çapan’ın çeviri metnindeki sözcüklerine ruh katmak için uğraş vermiş. Sonuç “itibariyle”, sözcükler, Mehmet Birkiye’nin buyruklarına uyarak gerektiğinde söz olmuş, yeri gelmiş jest olmuş. Ritim duygusunu hiç yitirmemiş Mehmet Birkiye. Ritim duygusunu yitirmediğinden, oyunun yorumunda ve kendi özel perspektifine yerleştirilmesinde oyuncunun ya da oyuncuların belli bir anda belli bir durumda bulunmasını, belli bir heyecanla harekete geçmelerini bir metronom titizliğiyle işlemiş.

 

YARATICI KADRONUN DİĞERLERİ 

Deniz Sever’in müzik seçimleri fevkalade yerinde ve zevk ürünü. Cem Yılmazer’in ışık tasarımı, oyunun yönetmeni Mehmet Birkiye tarafından belirlenmiş duygu yoğunluğu dozunu; atmosferi seyirciye ulaştıracak olgunlukta bir tasarım. Yılmazer, iletinin oluşması çalışmasında hiç kuşkum yok ki, oyunun sahneleniş tarzını da fevkalade dikkate almış. Cihan Yöntem gerek balo, gerekse mujiklerin dans tablolarına göze fevkalade hoş gelen koreografisini oturtmuş. Oyunun giysi tasarımlarını yapan Canan Göknil, dönemin tavır ve görenekleri hakkında çok iyi bilgi toplamış, belli ki dramaturjik yapıyı da titizlikle  irdelemiş. Ortaya, doğrusu birbirinden zevkli, oyuna ve oyuncuya uygun çiçek demeti gibi kostümler çıkmış. Barış Dinçel ise yalın, ama hem işlevsel, hem de güzel dekor tasarımı ve sahne donatımlarıyla seyircinin dikkatini bir an bile olsa oyundan uzaklaştırmayan mükemmel bir görsel sonuca ulaşmış, böylece yönetmene de yardımcı olmuş.

 

GENÇ OYUNCULAR

Kent Oyuncuları’nda yarınlara hazırlanmakta olan genç oyuncular Osman Sonant, Ahzen G. Ever, Ece Aksel, Ece Erişti, Derya Aslan, Ferdi Alver, Hakan Silahsızoğlu, Hale Sürel, Seval İşgören, Ushan Çakır sahte özdeşleşmelerden uzak pırıl oyunlar veriyorlar. Cengiz Bozkurt, Karenin de de, Rahip’te de iyi. Sibel Taşçıoğlu’nun Doly’sine sözüm yok da, Kontes’ine takılacağım. Biraz tutuk. “Dizi dizi inci”  televizyon dizilerinden tanıdığımız 28 yaşındaki genç, İzmirli ve de “okullu” tiyatrocu Engin Altan Düzyatan’ın sanırım bu ilk profesyonel oyunu. Vronski’de işe yaramaz boşlukları doldurmayı, klişeleri silmeyi becerebilse, yaratıcı yeteneğini oluşturmaya da başlamış olacak, bizlere de iyi bir oyuncu geliyor keyfini yaşatacak.  

 

DEMET EVGAR SAHNE TOZUNU YUTMUŞ BİR KERE

Demet Evgar’ı “Gece Mevsimi”nden sonra yeniden tiyatro sahnesinde ve gene Kent Oyuncuları’yla birlikte görmek ne yalan söyleyeyim içime sular serpti. Evgar’ın “dizi dizi inci” televizyon dizilerine, sinema filmlerine itirazım yok benim. Yeter ki, gerçek mesleğine gereken özeni göstersin, onu sahnede alkışlamak olanağını bize versin. Demet Evgar, anlık ruh hali değişimlerini hem Kiti, hem de Seryoşa olarak  mükemmel yansıtıyor. Mimiklerine gene hâkim. “Favori” oyuncularımdan Engin Hepileri, can verdiği üç karakterde de başarılı. Hepileri, jestini ve sözünü kodlamalar üzerine kuran bir oyuncu. Özellikle Stiva’da da bu yolla başarıyı kolayca yakalamasını biliyor.

 

BENİM ANNA’M YEŞİM KOÇAK’TIR

Benim bir diğer “favori” oyuncum Yeşim Koçak ise, adım gibi eminim Yıldız Kenter disiplini içinde “Anna” üzerine çok düşünmüş, çok okumuştur. Bettie Nansen’in, Greta Gabro’nun, Vivien Leigh’in, Tatyana Samoylova’nın, Fatin El-Hamama’nın, Sophie Marceau’nun sinema filmlerinin DVD’lerine, videolarına falan ulaşabildiyse defalarca izlemiştir. Bilmem, Jacqueline Bisset’nin televizyon filmini de buldu mu! Okumuştur, bulmuştur, kurmuştur. Ama anlaşılan o ki, biriktirdiklerinden damıttığı Anna’ya can vermiş. Özellikle filmlerdekilerin çok uzağında bir Anna yaratmış. Amerikan filmlerinde Rus kadını kaba çizilir ya… Rus kadını asık yüzlü, beyaz tenli, sarı saçlıdır ya… Koçak, Tolstoy’a uymuş. Tolstoy’un istediği gibi, herkesi her zaman gülen yüzüyle etkileyen bir Anna çıkarmış ortaya. Varsın “beyaz peynir” tenli olmasın bu kere Anna. Varsın siyah ve de kıvırcık saçlı olsun. Canlı, dinamik, yaşama bağlı, yaşamı seven, mutlu bir Anna bu Anna. Hiçbir sevgiyle yetinmeyen, herkesin kendisini çok, ama çok beğenmesini, çok sevmesini isteyen bir Anna… Yaşamı doğal suyunda giderken, aniden değişen, esasında öyle fingirdeklikle falan uzaktan yakından ilgisi olmayan, tutkusunun tutsağı bir Anna… Her bir şeye, Konta, çocuğuna, kocasına, her şeye ama her şeye onurundan taviz vermeden tutsak olan bir Anna Yeşim Koçak’ın seyirciye sevdirdiği Anna… (Bu arada, Yeşim Koçak’ın, kocasının soyluluklarına laf getirmeden gizli saklı Vronski ile birlikteliğini sürdürmesine ilişkin yaklaşımına, Anna’nın onurlu başkaldırı tablosunda ve Anna’nın sevgilisine kocasıyla karşılaşıp karşılaşmadığını sorduğu, kocasını taklit ederek: "Senin önünde eğildi mi" diyerek alay ettiği tabloda yakaladığı başarıda Mehmet Birkiye’nin rejisel katkısını asla görmezden gelmediğimi de “bilvesile”  belirtivereyim.)

 

HAKAN GERÇEK VE YILDIZ KENTER GERÇEĞİ

Hakan Gerçek, gerçekten görülmeye, izlenmeye değer bir Levin çıkarıyor. Levin’i görünmez içsel akımları, ruh ışımaları, irade zorlamalarıyla seyirciye iletiyor. Levin’i, sadece bir tutkunun gövdesel hayat buluşuyla değil, aynı zamanda güzel, hem de zarif, çok yankılı, rengârenk ve birbirleriyle fevkalade uyumlu olarak veriyor.

 

Cüneyt Türel ise, hep aynı şeyi yapıyor(!). Bu kere de Karenin’i, dışsal imgesini zihinsel olarak yaratarak; kişisel imgeleminin, içsel gözünün, kulağının ve benzeri sezi uzuvlarının yardımıyla biçimlendiriyor.

 

Yıldız Kenter’i mi sordunuz? İyi yaptınız, şimdi ben de ondan söz açacaktım. Yıldız Kenter,  oyun içindeki dört küçük rolle seyircisinin karşısına çıkıyor.

 

Yıldız Kenter’e küçük rol olur mu?

 

Dört küçük rolü büyütüyor ve gene büyülüyor. 

 

     İÇİMİZDEKİ MİZAH DUYGUSUNU YİTİRMEMEMİZ GEREKLİ: “BELALI AİLE”

                                                                                           ÜSTÜN AKMEN

68 kuşağının, mücadeleci, feminist, toplumcu tiyatro ve sinema insanı Coline Serreau’nun 1984 yılında yazdığı "Belalı Aile” (Tavşan… Tavşan…) başlıklı oyun, Ankara Sanat Tiyatrosu’nca (AST) sahnelenmekte. Geçenlerde İstanbul’a geldiler, elbette ki gittim izledim. AST İstanbul’a gelecek de, tiyatro tutkunu olan AST’ın oyununu izlemeyecek. Şaşarım gitmeyenin, izlemeyenin aklına.

Baktım ve gördüm ki, ne çok aklına şaşacağım varmış meğer!  

“TAVŞAN… TAVŞAN…”IN KONUSU

Serreau, “iki göz” apartman dairesinde yaşayan dar gelirli bir ailenin ayakta kalma mücadelesini anlatmış. Bir fabrika işçisi olan ailenin tek gelir kaynağı Baba, yaşamı düzenlemek, sürdürülebilir hale getirmek işini Anne’ye bırakmıştır. Biri lise, diğeri tıp eğitimi gören iki oğulları Tavşan ve Bérbert ile birlikte geçim zorluğu içinde yaşamaktadırlar. Esasen, ailenin 3 çocuğu daha vardır. Marie, Lucie ve Jeannot. Üçü de kendi yaşamlarını kurmuşlardır. Marie evlidir, Jeannot  yurt dışında çalışmaktadır, Lucie ise, birlikte yaşadığı Gerard ile evlenmek üzeredir. Babanın maaşı, ev ve okul giderlerine yetmemekte, bütçe sürekli açık vermekte, dolayısıyla borçlar büyümekte, eve artık icra memurları gelmektedir. Trajikomik olaylar örgüsü tüm çocukları, hatta damat adayını bile baba ocağında bir araya getirir. Evdeki nüfus, artık 8 kişi olmuştur. Elbette, beklenmedik konuklar(!) dışında… Güçlükle ayakta durmaya çalışan aile, ciddi bir sarsıntı içindedir. Üstüne üstlük, ülkede gerçekleşen askeri darbe, ailenin gümbürdemesini kaçınılmaz kılar. İçinden çıkılmaz durumların sürprizli ve fantastik çözümleri, oyunu ilginç bir hale getirecektir.

 

GLOBAL LANET

Artık hiç kuşku duyulmuyor ki, küreselleşmenin ülkeler ekonomisinde neden olduğu krizlerin en net göstergesi, aile içi parçalanmalardır. Bu parçalanmalar, giderek ülke genelinde sosyal huzursuzluk ve patlamalara yol açıyor, sistemi koruma amacı olarak askeri darbeler sistemi “darp” ediyor. Bundan en fazla zarar gören ve en olamazca çöküntüyü yaşayansa orta sınıf, küçük burjuva. Fantastik öğelerle bezeli bu mükemmel öyküde Serreau, yaşama sıkı sıkıya bağlanmış aile bireylerinin çözümsüzlüğün çözümünü bulacakları inancını ve umudunu büyük bir beceriyle işlemiş.

 

RUTKAY AZİZ’İN YÖNETİMİ

Yönetmen Rutkay Aziz, 1980’lerden günümüze kadar dünyanın yaşadığı değişimi hicveden bu Fransız fantezisini, 20 küsur yıllık geçmişe dönüp bakarak, ülkeler arası sınırları ortadan kaldıran gerçekleri, yani bir yanda başta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkeleri içine alan ve "Yıldız Savaşları"nın düş dünyasına kadar uzanan bir “silahlanma” çılgınlığı, diğer taraftan gittikçe zavallılaşan ve dünya nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan akıl almaz bir insanlık dramı olarak ve: “İşte adına ‘sistem’ denilen   gerçek bu,” dercesine ele almış. Babanın işten atılmasıyla büyük bir ivme kazanan ve aileyi uçuruma sürükleyen felaketlerin birbiri ardına gelmeye başlamasını absürd bir düzlemde anlatmış. Tek düzeliğe düşmemek için titizlenmiş. Monologları interaktifleştirerek diyaloga dönüştürmek yerine, bıktırıcı, neredeyse “öf” dedirtici olabilecek monologları hızlandırarak, seyircinin gerçeklerle sıkılmadan yüzleşmesini sağlamış. Elindeki yetersiz malzemeyle iyi iş çıkarmış. Bir de, televizyonda konuşurken, Tavşan’ın söze girmesiyle Bakan sözünü kesmeseymiş… Yani, bakan konuşmasını sessiz olarak sürdürseymiş…

 

ÜÇ GENCECİK İNSAN ASLA BANA KIRILMAMALI

Rutkay Aziz’in “elindeki yetersiz malzeme”den söz ettim ya, doğal olarak bazı oyuncuları kastettim. Oyundaki on iki kişilik oyuncu kadrosunun sekizi alaylı Rutkay Aziz’in. “Alaylı” derken, okullu olmayan tiyatrocuları küçümsediğimi falan sanmayın lütfen. Söylemek istediğim yetersizlik… Kimleri mi kastettim? Haydi adlarını da vereyim. Marie’de Ceyda Baykal, Lucie’de Melodi Çalışkan ve Tavşan’da Aylin Saraç. Üçü de “kendi sesini sevmezgil”lerden değiller, amenna... Sözcükleri yutarcasına konuşmuyorlar, pekâlâ anlaşılıyorlar. Nefes ve ses kontrolleri de kötü değil. Ama gel gelelim, bağırırlarken kendilerini de, seyirciyi de yıpratıyorlar. Bu üç gencecik tiyatrocu, ne yapmalı ne etmeli kendilerini bağırırlarken de dinletebilme sanatını öğrenmeliler. Bunları söylediğim için de bana küsmesinler, hatta teşekkür etsinler.

 

OYUNCU KADROSU

Hasan Ballıktaş, Cengiz Sezgin, Kemal Uçar ve Şenol Önder görevleri aksatmadan yapıyorlar. Melih Yetkin, fevkalade sevimli bir Herve Dupperri çiziyor. Ebru Saçar, Bayan Dupperri’yi mükemmel derinleştiriyor, en önemlisi Bayan Duperri’de deneyimlerini yoğunlaştırıyor. Aylin Saraç, Tavşan’ın fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşmasında başarıyı ses çalışmasıyla birlikte kısa sürede   yakalayacak eminim. Melodi Çalışkan, Lucie’yi üstünyönetim dahilinde nasıl biçimlendireceğini henüz bilmiyor, umarım öğrenme yolunu yeğler. Ceyda Baykal, H.Ü. Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünden mezun olmadan önce öğrenmiştir, ama ben gene de, sahnede hiçbir hareketin, hiçbir çabalamanın, hiçbir eylemin gerçek yaşamdakinden daha kolay, engeller olmaksızın “icra“ edilemeyeceğini kendisine anımsatacağım. Hayrullah Turhan Karagöz’e, yönelimin oyuncunun gücü dahilinde olması gerektiğine inanmasını söyleyeceğim. Yönelim oyuncuyu yönlendirmemeli. Aksi takdirde, yönelim oyuncunun duygularını felç eder diyeceğim. Hakan Salınmış’ı Baba’ya sıvadığı incelikli duygu için kutlayacak, Füsun Oruç Akay’ın repliklerini biriktirmiş olduğu tüm içsel malzemeyle belirgin anlar dizisinde billurlaştırmasını alkışlarken; Anne’ye fiziksel biçimlendirmesinde karakteristik coşkular ifade etme yöntemlerini işletmeden can vermesini eleştireceğim.

 

YARATICI KADRONUN DİĞERLERİ          

Murat Atmış’ın ışık tasarımı söylerken üzgünüm, ama oyuna el vermediği gibi köstek de oluyor. Örneğin, Marie-Anne tablosundaki ışık berbat. Baba-Tavşan tablosunda sol ve sağdan gelen (bence fevkalade gereksiz) projektör aydınlatması 30° ve 80° arasında kullanılmakta olduğundan olsa gerek, gölgeleri olamazcasına belirginleştiriyor. Gül Emre’nin kostümleri iyi, ama Baba, ikinci kez sokaktan eve gelişinde havanın soğuğundan yakınırken, pardösüsünün altında ceketinin olması gerekmez mi? Yalçın Baykul, çeviriyi pek aceleye getirmiş gibime geldi. Türkçe’sine kötü diyemeyeceğim, ama iyi de değil doğrusu. Neden “Mevzu” sözcüğünü kullandığını kendisine sormak isterim. “Konu”nun suyu mu çıktı diye de terslenirim. Baykul’un çevirisini yazılı metin olarak okumadım, ama belli bir çizgisi olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim. 

 

Osman Şengezer’in kısıtlı olanakları zorlayarak tasarladığı sezilen dekoru, oyun mekânını güzel aksettirmesinin yanı sıra, etkisi bakımından olduğu kadar, öğelerin seçilişi açısındaki artistik sadelik yönünden de dikkat çekmekte.

 

AH ŞU VALİZLER…

Kimin sorumluluğundadır karışamam, kim karışır anlamam, ama Lucie iki valiziyle eve geldiğinde valizler boş izlenimini vermemeli derim. İçine gazete kâğıdı mı doldururlar, ne yaparlar bilemem.

 

Gel gelelim, valizlerin uçurulurcasına masanın, koltuğun, iskemlelerin üzerlerinden geçirilmesini bal gibi eleştiririm, hiç çekinmem.

 

      

İNCİR ÇEKİRDEĞİNİ DOLDURMAYAN BİR OYUN: “ÇILGIN DÜNYA”

ÜSTÜN AKMEN

Lope Felix de Vega Carpio’yu (1562-1635) İspanyol tiyatrosunda duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veren, oyunlarında orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu edinen oyun yazarı olarak tanıyorum. Halk tiyatrosunu kurarak “comedias” geleneğini geliştirmiş, “Altın Çağ”ın temellerini atmış; yapıların avlularını tiyatro etkinliklerine sahne eylemiş bir yazar olarak bellemişim Lope de Vega’yı. İspanyol tiyatrosunun ilk temel uğrağı olarak tanımlandığı da ayrıca “malûmunuzdur”. Hep kurallara bağlı ve de yeniliklere kapalı kalmış olduğunu bilirsiniz herhalde. Adı İngiltere'de Shakespeare, Marlowe, Ben Jonson; Fransa'da Corneille, Racine, Moliere; İspanya'da Calderon ve Tirso de Molina ile birlikte anılmakta. Hiç kuşkusuz, “Altın Çağ” sürecindeki önemli yazarlardan biri.

AYNI OYUNU DEVLET TİYATROLARI DA OYNAMIŞTI

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın genç rejisörlerinden Burteçin Zoga (1964) Lope de Vega’nın “Çılgın Dünya”sını almış, 2006-2007 sezonu oyunu olarak sahneye koymuş. Bir ortaçağ akıl hastanesinde, deliler ve delirenler arasındaki kargaşa ile, işlemediği bir suç nedeniyle aranan bir asilin tımarhaneye sığınmasını anlatan sıradan bir komedi. Devlet tiyatrolarınca da sahnelendiğini, hatta Don Floriano’yu Altan Erkekli’nin canlandırdığını da duymuşluğum var, görmüşlüğüm yok.   

1500 civarında oyun yazdığı “rivayet” olunan Lope de Vega’nın bu oyunu hangi yıl yazdığı, özgün adının ne olduğu, Adalet Cimcoz’un oyunu hangi dilden çevirdiği konuları bilgi edinemediğimden “malûmum” değildir. Bir diğer “malûmum” olmayan konuysa, zengin retorik imge ve anlatımsal öğe zenginliği hiç mi hiç bulunmayan bu oyunu Burteçin Zoga’nın neden seçtiğidir. Öyle anlıyorum ki, Zoga oyun metnini evirmiş çevirmiş, bu antika tiyatro ürününü arkeolojik kazıdan kurtarma çareleri aramış. Antika sayılan bir oyun da, pekâlâ özgür bir yorumla sahnelenebilir. Sahnelenebilir ve bu sahnelemeye kimsenin çıtı çıkamaz, ama bir şartla: Eserin dokusuna bağlı kalınması koşuluyla…

SIRALARIN ARASINDA GÖBEK ATAN ŞİMDİLİK YOK

Burteçin Zoga böyle eylememiş. Halkımızın alkışlarına yönelmiş. “Şu garibanları hem eğlendireyim, hem de sanat yapmış olayım” demiş olsa gerek ki, oyunu müzikli hale getirmiş. İspanyol yazarın oyununun içine müzik oturtmuş.  Amaç, seyircinin ilgisini diri tutmak. Don Floriano’ya, Don Valerio’ya, Pissano’ya, Dona Erifila’ya, Leonato’ya, Bellardo’ya, Laida’ya, Dona Fedra’ya, Liberto’ya, Tomas’a falan “Delisin… Delisin”, “Yalan dünya”, “Ömrümün baharında”, “Fesuphanallah”, “Hür doğdum hür yaşarım”, “Bak bir varmış, bir yokmuş” gibi 70’li yılların sıradan aranjmanlarını, ucuz pop şarkılarını; “Papatya gibisin, beyaz ve ince” gibi tangoları katmış. Katmış ve de oyuncuların onca “falso” yorumlarına, seslerindeki ciddi düşmelere karşın sanırım seyircinin ilgisini diriltmiş. Diriltmiş diriltmesine de, oyun oyunluktan çıkmış, alaturka gazinolardaki matine havasına bürünmüş. Seyirci neredeyse: “Hişt kardeş, ‘Yağmurlu bir gündü’yü de söylesenize” diyecek. Şarkılara el çırpıp eşlik ediyor. Sıraların arasında oynamadıklarına bin şükür! 

 

İĞDİŞ ETMEK

Öykülerle ve yan olaylarla desteklenmeyen bir ana temadan oyun çıkar mı? Çıkmaz. Etmenler kaynaksız olursa olur mu? Olmaz. Bu arada, metni okuyamadığım için bilmiyorum, ama “katli vaciptir” hükmüne varılıp, Lope de Vega’nın değişik duyguları dile getirmede kullandığı koşuklu oyun dili silinip atılır mı? Atılmaz. O halde? Oyun iyi kurulamaz, lirik niteliği iğdiş edilmiş olur.  

 

YARATICI KADRO

Barış Dinçel, çocukların oyun parkı gibi tasarlamış “Çılgın Dünya”nın dekorunu. Kaydırak, dönme dolap, atlı karınca, salıncak… Artistik sadelikten çok uzak, seyircinin dikkatini oyundan koparan, kalabalık, iç içe bir tasarım bu kez Barış Dinçel’in yaptığı. Nihal Kaplangı’nın kostümleriyse dönemine uygun ve zevkli. Işıl ışıl, şıkır şıkır. Sabahattin Gündoğdu’nun ışığı iyi. Selim Atakan’ın düzenlemesine sözüm yok da, Hakan Elbir şefliğindeki Altuğ Kutluğ, Muzaffer Berişa, Utku Akıncı, Bilal Nazlıgül’den oluşan “mini orkestra” tam anlamıyla tangır tungur. Adalet Cimcoz’un çevirisi mi? Vallahi bilemeyeceğim.

 

Adalet Cimcoz’un çevirisi konusunda neden kelam edemediğimi sual edecek olursanız,  “’Şu garibanları hem eğlendireyim, hem de sanat yapmış olayım’ diyen Burteçin Zoga, oyun metnini bol miktarda Nejat Uygur esprileri, “oha” gibi kaba sözcükler, fevkalade “harcıâlem” güldürü öğeleriyle tıka basa doldurmuş da ondan” diye yanıtlarım.

 

OYUNCULAR

Bütün bunların dışında Burteçin Zoga oyuncularını iyi kullanmış. Performans mükemmel. Oyuncular atlıyor, zıplıyor, taklalar atıyor, tırmanıyor, düşüyor, koşuyor, sallanıyor, dans ediyor, şarkı söylüyor. Bu sayede Zoga tempoyu da yakalayabiliyor. Doğan Altınel’in, Selçuk Yüksel ve Gökhan Eğilmezbaş’ın yanıt atiklikleri zayıf. Gürol Güngör oyunla özdeşleşemiyor. Hüseyin Tuncel ve Aslı Narcı görevlerini disiplin içinde yapıyorlar. Semah Tuğsel ve Selçuk Soğukçay iyi. Doğan Bavli ile Tarık Şerbetçioğlu gerçekten övgüyü hak etmekte. Yiğit Sertdemir mükemmel bir Don Floriano çiziyor. Berrin Koper, Dona Erifila ile çok iyi bir duygusal iletişim yakalamış. Binnur Şerbetçioğlu ise, fiziğiyle, sesiyle, oyunculuk gücüyle birinci perde itibariyle benim yıldızım.

 

NEDEN “BİRİNCİ PERDE”

Benim Saygın Okurum… İtiraf edeyim ki yaşlanıyorum. Eee, yaşlandıkça da zaman daralıyor. Birinci perde sonunda fuayeye doğru ilerlerken saatlerin, günlerin, ayların, yılların su gibi akıp gittiğini an be an gözlemlediğim şu dönemimde, kendimi tiyatro uğruna “helak” etmeye hakkım olmadığını düşündüm. Perde arasında oyundan kaçtım. Esasında oyuncuları izlemeye gücüm vardı, ama oyuna daha bir buçuk saat dayanacak “takati” kendimde bulamadım. O nedenle, Naci Taşdöğen’in o çok alkışlandığını, pek beğenildiğini duyduğum şarkısını da dinleyemedim.

 

Arada “firar ettiğim” için üzüm üzüm üzülüyorum ve tüm oyunculardan özür diliyorum.

 

Dedim ya, zamanım daralmakta...

 

Artık ota çoka gülmek istemiyorum.       

 

BAKIRKÖY’DE ÇOK DİNAMİK BİR REJİ DENEMESİ: “GÜNÜN ADAMI”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

“Bu piyesi dört yıl evvel, bir tatil ayında, sırf el alıştırmak için karaladım. İlk hikâyelerimi herkesten gizlemeyi nasıl bir saygı borcu bildimse, tiyatro alanındaki bu denememi de ele güne çıkaracak değerde bulmuyordum. Nitekim "Günün Adamı" üç koca yıl çekmecemde uyudu durdu. Sonra dostlar aklımı çeldiler. Piyes Şehir Tiyatrosuna sunuldu. Kabul edildi. Roller dağıtıldı. Tam oynanacakken, temsili zararlı görülerek repertuardan indiriliverdi. Yazarı da böylece, herkesin gözünde töhmetli duruma düşürülmek istendi.


Şimdi mesele şehir tiyatrosunu aşıp İstanbul valisine, İstanbul valisini de aşıp sayın devlet reisine, oradan da başvekâlete intikâl etmiş bulunuyor.


Şu halde; "Günün Adamı"nı bugün kitap halinde bastırışım, onu asla bir matah sanışımdan değil, kendimi müdafaa için, buna âdeta zorlanmış oluşumdandır.


HALDUN HOCA’NIN TENİS TOPU

Kaderin şu cilvesine bakın ki, onu temsilden men edenlerin bu hareketini bir derece düzeltmek, henüz bazı tiyatrolarımıza tamamen yerleşmedi ise bile, yurdumuzda yine de bir söz hürriyeti bulunduğunu ispat etmek ödevi böylece dönüp dolaşıp yine yazara düşmüş oldu.


Bu piyesi bir bakıma bir tenis topuna benzetmek kabildir. bıraksalar öbür toplar kadar, hatta belki onlardan az sıçrayacak bir tenis topu. Ne var ki, bunu hızla yere çarptıklarından fazla ses çıkardı, tavana kadar sıçradı.


Bundan ötürü şimdi naçiz eserimin basında ve halk efkârında uyandırdığı ilgi ve sevgiden kendime yersiz bir kuruntu payı çıkarmaya kalkışacak değilim.


Bu çatışma bana şunu öğretti ki, bazen bir yazar topluma, eseriyle olduğundan çok, eserinin temsil ettirilmemesinin ortaya çıkardığı gerçeklerle daha da faydalı olabilirmiş.


Bana ikincisi nasip oldu. Ne denebilir...”

 

HALDUN BEY’DEN ALINTI YAPTIM

Yukarıdaki satırları, Haldun Taner’in “Günün Adamı” için 1993 yılında yazdığı önsözden alıntıladım. Anlaşılabileceği gibi, oyun tam oynanacakken repertuardan çıkartılmış, bu durum, o yıllarda oldukça önemli tartışmalara neden olmuş. Aradan şunca yıl geçmesine karşın, "Günün Adamı"nın değişmemesi, güncelliğini koruması ne acı değil mi?

 

ACI AMA GERÇEK

Usta yazar Haldun Taner, Bakırköy Belediye Tiyatrolarında “reprisé” oyun olarak sahnelenmekte olan yazdığı bu ilk oyununda, dürüstlüğü ile medyanın ilgi odağı haline gelen, seçim atmosferinde şöhret olan ve milletvekili adaylığı için politikacıların peşinde koştuğu bir profesörün yaşamının nasıl kabusa dönüştüğünü ironik bir dille anlatmakta. Siyasal alanda, özellikle çok partili rejimde kendini gösteren, iğretilik, yalancılık, ikiyüzlülük… Devletin gücünü kötüye kullanma, devletin sırtından kazanç sağlama…

 

Diyeceğim, ha düüün , ha bugün…

 

BİSİKLET, EL ARABASI DEYİP GEÇMEYİN LÜTFEN

“Günün Adamı”nın alışık olduğumuz konusundan çok, bence sahnelenişi ilginç. “Al beni, oturt sahneye” bir oyunu, yönetmen Orhan Kemal Aydın profesörün yaşamındaki sadelikten, siyasete soyunmasındaki “karabasanlı” günlere kadar son derece kalın bir çizgiyle ayrıştırmış. Abartılı oyunculuklarla grotesk bir biçem yeğlemiş.  Bora Nakipoğlu’nun oyun başlamadan ve perde arasında süren o sinir bozucu, gıcık efekti dışında, Ayçın Tar gerçeküstü kostümler tasarlamış.  Behlül Tor'un, profesörün siyasal yaşamında dosyalarla dolacak olan tavana kadar kitaplı raflarla bezeli oda ve masasından oluşan gerçekçi dekoru alkışı hak ederken; kullandığı bisiklet, el arabası gibi öğeler, sadece birer öğe olmaktan çok başka şeyleri de ifade ediyor. Bir düzenin ve bir düşünce kütlesinin ana parçası bunlar. Yeri gelmişken, sahnenin arka ortasına konulan merdiveni anlamadığımı da itiraf edivereyim.  

 

OYUN, BELLİ Kİ UYUMLU BİR ÇALIŞMA ÜRÜNÜ

Orhan Kemal Aydın’ın yönetiminde gerçeklik ve düş tam kıvamında çizilmiş. Örneğin, otel tablosunda zaman ve yer inandırıcılık sağlayacak kadar gerçek. Öte yandan, olayın geçtiği mekân, kişilerin saplantı alanlarının dışındaki her şeye sımsıkı kapalı. Bu arada, oyuncuların grotesk makyajlarının anlatıma son derece yardımcı olduğunu da belirtmeden geçmemeliyim. Fotoğraf ve filmlerin yansıtıldığı projeksiyon gösteriminin de… Murat İpek’in, genelde yavaş açılan ışık tasarımının da, gerçeküstü atmosfere el verdiğini görmezden geldiğim sanılmasın..

 

ANLATIM GÜCÜ DEDİĞİMİZ…

Bakırköy Belediye Tiyatroları’ndaki oyuncu kadrosunun büyük çoğunluğunun anlatım güçlerinin gelişmiş olduğunu biliyorum. Anlatım gücü, öyle sos gibi bir şey değil ki yönetmen tarafından oyun denilen yemeğin üzerine konulsun. Anlatımın özelliği, hiç kuşkusuz dikkatle, titizlikle yapılması gereken birçok çalışma sürecinin sonucunda oluşuyor. Düşünsel, duygusal ve vücutla ilgili çalışmalar sonucu toplanıyor, birlikteliklerinden sanatsal amaca hizmet doğuyor. Demek istediğim, anlatım da tutarlı bir çalışmanın ürünü.

 

OYUNCULARIN TÜMÜ BAŞARILI DA…

Bu açıdan da, oyuncuları ve yönetmeni kutlamak isterim doğrusu. Tugay Mercan, Gözde Gülbay, Muhammet Çakır, Alican Yücesoy, Fatih Koyunoğlu, Ali Kil görevlerini aksatmadan yapıyorlar. Nurhayat Atasoy ve Doğacan Taşpınar iyi. Füruzan Aydın isteksiz ve zayıf. Ali Rıza Kübilay, Emrah Eren, Mert Asutay canlandırdıkları karakter üstüne düşünce sahibi olmuşlar. Önder Bulut sevimli bir uşak çiziyor. Orhan K. Aydın fevkalade başarılı. Aytekin Özen, finaldeki “black out” ile süren karabasan tablosunu bence bir kez daha gözden geçirmeli. Didem Germen Aydın, ya yönetmenin buyruklarını bire bir uymuş ya da sekreter karakteri için ciddi anlamda düşünsel çalışma yapmış.

 

O zaman da alkışa, anasının ak sütü gibi  hak kazanmış.

 

 

TİYATRO İSTANBUL’DAN BİR BULVAR ÖRNEĞİ DAHA: “KAÇAMAK”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Gencay Gürün’e hayranımdır. Neden? Hayran olunacak kadındır da ondan. Yok, yok sefireliğinden falan söz etmiyorum… Oralara da gidersek… Oooh… Yok, yok İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarını adam edişinde falan da değil hayranlık kökenim. Ben onun Tiyatro İstanbul’u daha doğrusu bir tiyatro kurumunu ayakta tutuşuna hayranım. Ben onun tiyatro tutkusuna hayranım, çalışkanlığına hayranım, dimdikliğine hayranım… 

 

“KES ARTIK,” DEDİ EDİTÖR

Gencay Gürün’e olan hayranlığımı anlatmayı burada kesmem gerekiyor, yoksa editör yazıyı kesecek. 2006–2007 sezonunu da öksüz bırakmamış Gencay Gürün. Tiyatro İstanbul için ne etmişse etmiş, gitmiş, bulmuş buluşturmuş Gerard Lauzier’in  “Kaçamak – L’Amuse Gueule”sini dilimize kazandırmış. “Kaçamak”ı 52 yıllık usta tiyatrocu Metin Serezli’nin ellerine teslim etmiş. “Kaçamak” ne mi? Elbette Tiyatro İstanbul’un çizgisinde Bulvar Tiyatrosu türünde bir oyun.

 

TÜRÜN TARİFİ

Bilirsiniz elbette, kökence 19. yüzyılın ilk yarısında Paris'te Baron Georges Hausmann tarafından kentin yenileştirilmesi hareketi içinde açılan Grands Boulevard'daki tiyatro etkinliklerine verilen addan kaynaklanıyor “Bulvar Tiyatrosu” terimi. Belle Epeque döneminde (1860–1914) ünlenmiş bir tür bu. Günümüzdeyse eğlendiri tiyatrosu ve ticari tiyatro ile eşanlamlı olarak kullanılmakta. Yani, koltukları satacaksın ve eğlendireceksin. Eğlendireceksin ki, bu türün meraklısı olan seyirci, oyundan ağzı kulaklarında ayrılırken verdiği parayı helal etsin. Sadece eğlendirmeyi hedefleyeceksin. Burlesk-vodvil karışımı güldürüler oynayacaksın, sahneye yıldız oyuncular çıkaracaksın, tiyatronun hafifini yapacaksın. Sakın yanlış anlamayın, Gencay Gürün’ü eleştirdiğimi, kınadığımı falan da sanmayın… Türün tarifini yapıyorum ben.

 

OYUNUN KONUSU

Lauzier’nin “Kaçamak”ının konusu şöyle: Gerard (Metin Serezli), sosyetenin ünlü isimlerinden Florans Arnold (Ebru Vardal) ile buluşmanın planını yapmış ve bunun için evinde bütün hazırlıkları tamamlamıştır. Bu arada,  Gerard’ın karşı komşusu Boris (Kerem Atabeyoğlu) işe gitmek üzere evinden çıkar asansöre biner, çantasını evde unuttuğu için sevgilisi Eva (Gözde Kansu) ona çantasını vermek  amacıyla dairesinden çıkar. Ama… Amanin… Bu sırada evin kapısı kapanır. Eva yarı çıplak bir halde Gerard’ın’ın evine sığınmak zorunda kalır. Eva, Gerard’ın evindeyken,  heyecanla beklediği Florans gelir. Gerard bu durumu kurtarmaya çalışırken Eva’nın kıskanç sevgilisi Boris Gerard’ın dairesine girer. Gerard, bütün bu olanlarla baş etmeye çalışırken Florans’ın kocası André (Argun Kıral) da gelmez mi? Gelir…  İşler karışır. Kaçamak yapmaya çalışan Gerard, hiç planlamadığı olaylarla baş etmeye çalışırken, artık ortaya sıradan akılların pek basmayacağı komiklikler çıkar.

 

SIRADAN AKILLAR BU OYUNLARA NEDEN BASMAZ

“Sıradan akılların pek basmayacağı” diyorum, çünkü “Bulvar Tiyatrosu”nda genellikle üçlü aşk ilişkileri, boşanmalar, kuşak çatışmaları, ikili ahlâk, ticaret aracı olarak siyaset, meslek kaygısı konu olarak alınır; melodram ve cinayet oyunları oynanır ve bunlara sıradan akıllar pek basmaz da ondan. Burjuva ortamı bohem bir kılıfa sarılmıştır ve insanlar kendi güçsüz yanlarına gülmeyi kabul eder. Temel toplumsal gerçeklere asla dokunulmaz. Oyun yüzeydeki beğeniye seslenir.

 

“Kaçamak” işte böyle bir oyun. Kimine göre sabun köpüğü, kimine göreyse “aman ne güldük, ne güldük” oyunu. Ne haddimize zevklere karışmak! Ama olmaz ki!.. Eleştirmeden de durulmaz ki!..

 

YARATICI KADRONUN EYLEDİKLERİ

Aytekin Saday kardeşim gene ışık tasarımı yapmamış. Cascavlak bembeyaz bir ışık... Oyunun geçtiği alanlar ve sahnenin seyirciye gösterilmek istenilen bölümlerine bölümlemesiz, dengesiz ışık dağılımı… Oyunun zaman dilimi saat 17’ye bilmem ne kadar kala başlıyor, zaman geçiyor, gelenler, gidenler, olaylar, olaylara dolananlar... Zaman bir türlü değişmiyor. Işık tasarımsızlığına karşın Nilgün Gürkan’ın dekoru başarılı. Tasarımcısı bilinmeyen, ama (Marilda’nın pembe önlüğünün altına giydiği taşlı sandalet dışında) hiç de kötü olmayan kostümler. Her zamanki Gencay Gürün titizliğiyle yapılmış bir çeviri.

 

METİN SEREZLİ’NİN SAHNELEYİŞİ

Metin Serezli oyunu klasik “Bulvar Tiyatrosu” biçeminde sahneye koymuş. Sahne trafiğini de iyi çizmiş. Ayırma, seçme, yöntem aşamasını oyuncularına iyi anlatmış olmalı ki, diyaloglarda oyuncular arasında genel anlamda uyum sağlanmış. Limana vuran bu balıklarla başka ne yapabilirdi, işte işin orası “meşkûk”. Ama kusura bakmasın, polis çağırma tablosunda, telefondaki iç sesin telefonu açanın kim olduğunu bilmeden: “Buyurun Madame” demesini pekâlâ önleyebilirdi diyeceğim. Öyle değil mi ama?

 

OYUNCULAR

Geçen yılın başında, gene Tiyatro İstanbul’da Ray Cooney’in “İkinin Biri” başlıklı oyununu izledikten sonra Bakan yardımcısının karısı Pamela Philips’i canlandıran Ebru Vardal’ı, kimi eksikliklerine rağmen başarılı bulmuşum ve yazmışım. “Kulağını bana verirse,” demişim, “komedide kullanılacak sözcüklerin, konuya olan bağlantılarını kaçırmamak açısından, oyun öncesinde çok iyi çalışmak gerektiğini fısıldayacağım. Fısıltımı duyar mı, duymaz mı bilemem,” diye de eklemişim. Kulak mulak vermemiş, dinlememiş. Sahne üzerinde gerçekleştirilen her şeyin bir anlamı ve sonuç olarak bunun seyirciyle olan iletişimini sağlaması gerektiğini hâlâ bilmiyor. “Dizi dizi inci”lerden yani dizi oyuncularından Gözde Kansu, ortaya koyduğunu daha iyi tanımanın, uyarıcılarla yanıt verebilmenin, grupsal adaptasyonu sağlayabilmenin, mekân kavramını önce zihinde sonra görsellikte yedirebilmenin tiyatronun kuralları olduğunu öğrenirse, bundan sonraki oyununda neden başarılı olmasın? Kansu gibi ilk kez sahneye çıktığını sandığım Marilda rolündeki Melis Eronat da öyle… Tiyatroda oyunculuğun göze batıcılığını sağlamanın en uygun yolu, zihinsel düşüncenin, zihinde yaratılan her şeyin maddeselliğe dönüşmesini yaratmaktır Sevgili Melis. Tiyatro oyunculuğu kolay iş değil. Ha gayret… Polis’te Serkan Budak dengeli bir oyun, Polis Şefi’nde Somer Kavran ise umut vermekteler.

 

YILLARIN METİN SEREZLİ’Sİ

Argun Kıral, André’nin davranışlarının duygularla bütünleşmesini sağlayamıyor. Yani yorumunun niteliği yok. Levent Ulukut, görevini yapmakta. Kerem Atabeyoğlu ise Boris’i sembolize ederken yoruma dayalı oyunculuğu seçiyor ve başarıyor. Karşılıklı diyaloglarda gerekli olanı, diğer rollerle bir güzel paylaşıyor, seyirciye de aktarıyor.

Yılları oyuncusu Metin Serezli’ye gelinceee… O ne de olsa bir Metin Serezli.

Aradan 52 yıl geçmiş, yılları umursamıyor, yorulmuyor.

Sadece televizyon dizilerine kapılanan meslektaşlarına, gülüp geçiyor.

Bence iyi ediyor.   

 

PELİN DOĞRU ADLI BİR YETENEKLE TANIŞTIĞIM GECE: “KARŞILAŞMALAR”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Tiyatro Öteki Hayatlar’ın kurulduğunu duymuştum da, hangi oyunu oynadıklarını, nerede oynadıklarını bilmiyordum. Geçenlerde Afife Tiyatro Ödülleri Oylama Kurulu Üyesi Güneri (Artunkal) Ağabeyim: “Bana telefon edip çağrı yaptılar, oyunlarına gideceğim” dedi. Ben de takıldım peşine.

 

Vallahi, bana çağrı yapmadılar. İşte öylesine, kendiliğimden gidiverdim.

 

BİR TİYATRO TUTKUNU: CAN UTKU

Tiyatro Öteki Hayatlar’ın kurucusu H. Can Utku’nun tiyatro serüveni, 1999 yılında, Uluslararası İlişkiler Bölümü ikinci sınıfında okumakta olduğu Galatasaray Üniversitesi’nin tiyatro topluluğuna katılmasıyla başlamış. Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nun resmi olmayan mezunlar kolu olarak, geçen sezonun başında Tiyatro Öteki Hayatlar’ı kurmuşlar. Yani, şimdilerde ikinci sezonlarını yaşıyorlar. Daha çok yeni bir oluşum. Üniversite tiyatrosunda edindikleri amatör ruhu koruyarak,  profesyonel koşullar altında bir tiyatro arayışına dalmışlar. H. Can Utku’nun yazıp yönettiği “Öteki” ve “Karşılaşmalar”, gene H. Can Utku’nun bu kere Gülçin Kaya ile birlikte yazıp yönettikleri “Yalnızlık Oyunları” başlıklı dramaları, dönüşümlü olarak Oyuncular Kahvesi – Cem Safran Sahnesi’nde sahnelenmekte.

 

OYUNUN KONUSU

Biz o akşam “Karşılaşmalar”ı izledik. Bir pazar sabahı, aynı apartmanın üç farklı dairesinde yaşanan birbirinden bağımsız üç ayrı öyküyü anlatıyordu H. Can Utku’nun metni.  Daha doğrusu, ikili ilişkilerde üçüncü kişi faktörü üzerine üç çeşitleme de denilebilirdi metni özetlemek için. Oyundan hemen sonra sorsanız, aynı temanın değişik boyutlarında dönenen üç ayrı kısa oyun olarak da tanımlayabilirdim.

 

Seyrettik. Yazar, ilişkilerin sözde iki kişilik dünyası, bazen yakın bir arkadaş, bazen bir eski sevgili, bazen ölmüş bir eş tarafından üç kişilik hale gelebiliyor demek istemiş. İstemek, beklemek, sorumluluk, gereklilik, yanlış anlaşılma…

 

YAZAR OLARAK VE YÖNETMEN OLARAK H. CAN UTKU

H. Can Utku’nun Türkçe’sine tümden kötü diyemem. Küçük hatalarına karşın, oldukça akıcı bir dil kullanıyor Utku. Dili giderek içtenleşiyor. İçtenliğini gerekli donanımdan yoksun bırakmaması da alkışa değer doğrusu. Yazmayı sürdürmesini öneriyorum H. Can Uyku’ya, ne olur ne olmaz, ola ki moral bozarım diyerek bu konuyu burada noktalamayı yeğliyorum.

 

Diğer taraftan, H. Can Utku 25-30, 35-45, 65-80 yaşlarındaki karakterlerin birbirleriye rastlaşmalarının öyküsünü sahneye koyarken sahne üstü eylemi iyi düşünmüş diyorum. Oyuncuları yönlendiren dış ses fikri de güzel. “Black out” sıkıcılığını bu yolla engellemiş. Oyunculara yerlerini, birbirlerinden uzaklıklarını, devinimlerinin dozunu, döşemeyle (pavimento), aksesuarla ilişkilerini, konuşmaların hızını, susuşları iyi belletmiş. Yalnız, hani ben olsaydım birinci bölümde dışarıdan gelişte karakterlerden kızın eline bir çanta, bir yelek; erkeğe bir mont verirdim diyeyim. Işığı da karartır, çift içeri girdikten sonra kıza elektrik düğmesini açtırırdım. İkinci bölümde, Kadın’ın ayağına kostümüne daha uygun bir ayakkabı giydirtirdim. Üçüncü bölümde “beyaz örtü” dedirttikten sonra sarı-krem örtü kullanmazdım. Örtünün kenarlarını saçak saçak bırakmaz, birilerine bastırtırdım. Dış sese Kadın için 65, Erkek için 80 yaş tanımlamasını yaptırdıktan sonra Kadın’ı iki büklüm oynatmaz, Erkek’i de o kadar atik kılmazdım. Oyuncu – ışık bağlantısını biraz olsun kurardım. Renk filtreleri kullanır, hiç değilse renk filtrelerini belirlemede bir uzmana danışırdım.

 

OYUNCULARIN İKİSİ DE YETENEK

Oyunculardan Mustafa Eren’e, karakterin davranışındaki çelişkileri ve uç noktaları aramasını ve onları yan yana yerleştirmesini önereceğim. İlk bölümdeki “masum erkek” karakterine can verişindeki anlatım gücünü kutluyorum. Sözleri ve davranışlarıyla kendi fiziksel gerçeklerine dayanan davranışlarını da… Böylece, gerçek duyguların canlanması için bir ortam hazırlamayı başarıyor. Duygular, hareketlerinin partisyonuna ne kadar hâkimse, duyguları o kadar yoğun yaşayacağını da öğrenecek. Mustafa Eren’in niteliği yarattığına tanık olacağım bir oyununu izledikten sonra, kendisine yaratıcı sanatçının varlığından söz edeceğim. O gün geldiğinde anımsatsın bana lütfen.

 

Pelin Doğru’ya gelince, ne yalan söyleyeyim fazla övmekten kaçınacağım. Ne oluuur, ne olmaz!.. Daha çok genç. Ama tiyatro seçici kurullarını uyarmadan da duramıyorum: “İşte size ‘özendirme’ ödülü verebileceğiniz bir genç yetenek” diye buradan bağırıyorum. 

 

YETENEKLİLERDEN BİRİ BİR ADIM ÖNDE

Pelin Doğru, doğrusu Mustafa Eren’den bir iki adım önde. Bir kere çok yetenekli. Sadece üçüncü bölümde 65 yaşındaki Kadın tiplemesini eleştireceğim. Doğrusu gözlem gücünü hiç mi hiç kullanmamış. Role çalışırken kendi kendine sorması gereken o pek yalın ve de bilinen soruları kendine sormamış. Sormamış ve o bölüm olmamış. Yoksa, onun oyunculuğa yatkın bir zekâsı olduğu ilk iki bölümde pekâlâ seziliyor. Bence, yönetmeniyle uzlaşıp o bölümü derhal düzeltmeli.

Onun dışında Pelin Doğru, coşkularını yönetmeyi ve onları okutmayı biliyor. Bu işi ciddi anlamda meslek edinirse, dramatik konumun uyandırdığı ruhsal bir durumu, daha çabuk ve kesin olarak yakalamak amacıyla duyu belleğini nasıl geliştireceğini, “mış “gibi” yapmayı ve duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi, nefesini nasıl kullanacağını da öğrenecek, bilecek, iyice belleyecek Pelin Doğru.

Hay Allah iyiliğini versin Güneri (Artunkal) Ağabey!..

Beni, iyi ki Pelin Doğru ile tanıştırdın yahu!     

ORDU’DA TİYATRO VAR, SİZİN HABERİNİZ YOK MU?:  “KIZILIRMAK – KARAKOYUN”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Ülkemizde üzerine nice Türküler yakılmış bir Türk halk masalıdır Kızılırmak – Karakoyun... Nazım Hikmet'in, söz konusu masaldan hareketle yazdığı senaryodan 1947 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından sinemaya aktarılmış, 1967 yılında Yılmaz Güney tarafından yeniden sinemalaştırılmıştır. Yanılmıyorsam 1994 yılında 
 Tuncer Cücenoğlu, Nazım Hikmet'in Ercüment Er adıyla yazdığı senaryodan esinlenerek yeniden sinemaya uyarlamış, Şahin Gök 35 mm olarak filme çekmiştir. Efsanede bir aşk öyküsü anlatılır. Aşk öyküsü içinde, ağalık düzeni eleştirisi ve köylülerin başkaldırısı vardır.  

 

DÜNYA SAHNELERİNDEN SONRA ORDU’DA

Uluslararasında ünlenmiş yazarımız Tuncer Cücenoğlu’nun, “Kızılırmak – Karakoyun”u 2000 yılında bu kere tiyatro oyunu olarak yazdığını biliyorum. Galiba 2002 yılıydı, Adana Devlet Tiyatrosu oyunu Kemal Başar’ın rejisiyle sahneye taşıdı. Bir durum oluşturarak toplumsal panorama çizme ve bunu da soyutlama estetiğiyle biçimleyerek seyirciye yansıtma tekniğinin ustası olan ve 72’den bu yana ürettiği oyunlarla evrensele açılan  kapıdan geçen Tuncer Cücenoğlu’nun “Kızılırmak – Karakoyun”u, işte  o günlerden bugünlere Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa, Yugoslavya, Avustralya, Makedonya, Gürcistan, Tataristan, Azerbaycan, Bulgaristan, Romanya, Polonya, İran ve Kıbrıs gibi ülkelerde sahnelenmekte. Şimdilerde seyirci karşısına çıktığı yer ise, Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu’nun (O.B.K.T.) sahnesi.

 

43 YILLIK BİR TİYATRO BU TİYATRO

Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu, varlığını 43 yıldan beri sürdürüyor. Bilmiyor muydunuz? Ben de… Ben de bilmiyordum, onun için gittim gördüm. Tiyatronun kurucusu Uğur Gürsoy ile tanışamadım, ama kuruluş öyküsünü artık biliyorum. Muhsin Ertuğrul’un Ordu’ya nasıl davet edildiğini, Muhsin Bey’in Ergun Köknar’ı ilk Genel Sanat Yönetmeni olarak nasıl atadığını, Suna Pekuysal’ın konuk oyuncu olarak katılımıyla “Hülleci”nin hangi koşullarda sahneye konulduğunu, binalarının 1993’de nasıl yanıp kül olduğunu, nasıl toparlandıklarını, şimdiki Belediye Başkanı Seyit Torun ile yardımcısı Özer Karadağ’ın, diğer illerimizdeki ”Kavun”, “Karpuz,” “Kabak Çekirdeği”, “Çilek”, “Badem” benzeri festivallerine “nazire” yaparcasına, nasıl tiyatroya gönül ve destek verdiklerini, Orduluların tiyatroya karşı duyarlılığını hepsini, ama hepsini biliyorum. Biliyorum, ama bir başka yazı konum olacağından fazlasını değinmiyorum.       

 

BAKALIM ALİ KEMAL TANDOĞAN NELER EYLEMİŞ

Oyunu sahneye, tiyatronun çiçeği burnunda Genel Sanat Yönetmeni de olan, “ocakta” yetişmiş genç yönetmen Ali Kemal Tandoğan koymuş. Tandoğan, destansı konuyu gerçekçi bir yorumla sahnelemeyi yeğleyerek, pek de iyi etmiş. Sezgin Mercan’a özgün halk müziği formunda çok sesli müzikler besteletmiş. Cücenoğlu’nun anlattığını iyi anlamış, konuyu sadece Yörük beyinin kızına aşık garip bir çobanın öyküsü olmaktan çıkarmış, yaşamlarını göçerlikle kuran bir Yörük obasının, devletin topraklarını ele geçiren bir tefeciye karşı hak-hukuk savaşımının, oba halkının başkaldırısının altını çizmiş. Karakoyun’a esin verenin âşığın kavalı olduğunu esere bire bir sadık kalması nedeniyle atlamış, gene de özellikle çocuk ve genç oyuncularına oyunu iyi belletmiş, iyi kavratmış. Halk oyunlarından esinlenerek yaptığı koreografide de başarıyı yakalamış. Zehra”nın: “Ağan altmış beş yaşındadır” repliğini nedense ve hiç gereği yokken: “Ağan yetmiş beş yaşındadır” olarak değiştirmiş de,  Mehmet Hartamacı dekor tasarımında oyun mekânını çadır içi değil, çadırın önü olarak saptadığından, örneğin Hüseyin Ağa’nın Çoban’a: “Çık” diye bağırmasını, “git” diye değiştirtmemiş. Gel gelelim, olabildiğince hızlı “black-out”larla temponun düşmesini engellemiş. Genel anlamda başarılı bir iş eylemiş.

 

YARATICI KADRO

Serdem Kaygusuz, ışık tasarımında sahnenin portal derinliğini hesap etmemiş. Sahnedeki dimmer hatları da yetersiz belki, ama boom ayak kullanamaz mıydı diye merak ediyorum. Amfilerde seyircinin ön, sağ ve sol yanlarda bulunduğunu unutmuş, dört açıdan ve tepeden aydınlatmayı tasarlamamış. Dört açıdan gelen ışıkları bir sıcak, bir soğuk olarak ikişer adetten oluşturmamış. Atmosferi ters ve tepe ışıkları sayesinde sağlamamış. Seyircilerin bulunduğu yönlerden gelen ön ışıklarda 45°’lik açıları korumamış. Kaygusuz’a Zehra’nın: “Su içirilmeyecek öyle mi? Hep tuz yiyecekler ha! Bu koşulda geçirebilir misin sürüyü karşıya” sorusuyla başlattığı Selim ile olan tabloyu mutlaka, ama mutlaka yeniden gözden geçirmesini öneriyorum, başka da bir şey demiyorum. Kostümleri kim yapmış bilmiyorum, herhalde “anonim”, hiç de kötü değil, ama I. II. III. Yaşlıların ayakkabılarının derhal değişmesi gerekiyor. Dekor tasarımına imza atan Mehmet Hartamacı, fon perdesini neden çadırın tam ortasına indirmiş, anlayamadım. Fon perdesini arkaya sıvasaydı, kapkara kumaş yerine beyaz ya da uçuk mavi kumaş kullansaydı, zaman değişimlerini bu perde üzerinde ışık yardımıyla da belirtilseydi, hatta aynı perde üstünde Serdem Kaygusuz gece olduğunda “yarım ay” gobosu kullansaydı fena mı olurdu? Duvarlar fevkalade entipüften. Çevrilen kuzu hiç mi hiç inandırıcı değil. Ortadaki yanan ateş de öyle. Sonracığıma, Hartamacı Yörüklerde çuvalların önemini bilmeli, tuz çuvalı olarak fındık çuvalı kullanmamalı. Murat Türkmen’in efektleri, Sezgin Mercan’ın müziğine sözüm yok.

 

OYUNCULAR 

Dilara Gazioğlu, Elif Berber, Elif Kılıç ve Cem Kalafat oyundaki kuzuları fevkalade bir ciddiyet içinde canlandırıyorlar. Fırat Çakmak ile A. Okan Çapa’yı sözsüz “köpek “ tiplemeleri için özel olarak kutlamak isterim. Hikmet Altan, Zafer Bozdağ, Emel Çavuşoğlu, Gamze Saylan, Murat İskeleci, Metehan Tuğran, Gizem Kaya, Esra Gürsoy, Sevda Coşkun, Gülümhan Tuna ve Mustafa Biçer görevlerini eksiksiz yapmakta. “Karakoyun” Pınar Aybar’a, ritmik güvencesini bilinçsiz davranıştan bilinçli hale gelecek biçimde geliştirmesini önereceğim. Hani, müzikte düzensiz ritimlerle karşılaşırız ya, oyunculukta da oyuncu, birçok davranışı bir araya getirerek ritmik bir bileşim oluşturmalı diyorum. Beni dinlerse çalışsın lütfen. Şakir Palaşoğlu, Hakan Altan ve Kenan Gürsoy üç yaşlıya başarıyla can veriyorlar. Çoban Selim’de Cemil Gündüz, dili iyi kullanmasının ötesinde vücudunu da iyi kullanması gerektiğinin bilincinde. Rıfat Çol’un Mehmet tiplemesi, finalde bana biraz abartılı geldi. Ferda Turgut, dinginlik halinden en coşkun harekete kadar devinimlerindeki gerilim ve rahatlama orantısını doğru kurmasıyla dikkat çekerken, Şaban Kahya’da Murat Saylan’ın vücut-ses eğitimi deneyiminin az olduğu anlaşılmakta. Çoban Selim ile olan ilk tablosunda gösterdiği tepkide sesinin esnekliği yok. Ama ne yalan söyleyeyim rolüne yakışmış. Yeliz Varol’un, Zehra karakterini arayışında yönetmenin yardımı olmadığını ya da onun yardımının Yeliz Varol’un bireyselliğine ters düştüğünü sanıyorum. Varol, yetenekli bir oyuncu, ama Zehra’ya hareket diliyle mi, duygularından mı, yoksa içinde duyduğu coşkudan mı yaklaşacağını bilememiş. Deneyimli oyuncu İsa Küçük’ün tek sorunu bana sorarsa “diş sorunu”. Diş sorunu nedeniyle, volümü  yüksek tablolarda seyirci söylediklerini anlamakta zorlanıyor. Yoksa, Yörük geleneklerine göreneklerine öğelerle yaklaşımıyla Hüseyin Ağa’ya başarıyla can vermekte. Genç oyuncu Aslı Selin Öztürk ise, yeteneğiyse ayan beyan seziliyor. Zehra ile duygusal temas içinde oyunla özdeşleşirken, “şevk” yaratmak gibi zorlu bir görevi de yerine getiriyor Öztürk. O şevkin, yaratıcılığını harekete geçirdiği ise açık bir gerçek. Ancak kendisine, Yandım yandım viraneyim! / Yar elinde biçareyim! / Sevdim ama istemedi, / Ben ne oldum avareyim!” şarkısında “biçareyim” sözcüğünü “bi:ça:reyim”, avareyim”i ise “a:va:reyim” olarak telaffuz etmesini önereceğim.

 

Beni sorarsanız, yeni oyunlarını da izlemek için Ordu’ya gene gideceğim.

 

HER ŞEYDEN ÖNCE İYİ BİR OYUNCULUK GÖSTERİSİ:“OMUZUMDAKİ MELEK”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Tiyatro Kedi, tiyatro dünyamıza 2002/2003 tiyatro sezonunda doğdu. Bugüne değin, kimi gişe endişesiyle kotarılmış, ama kimileri de ağırlıkları olan on iki oyun oynadılar, ikisi de halen oynanmakta. Yeri geldi eleştirdim falan, ama eleştirmen dürüstlüğüyle itiraf etmeliyim ki, oyunlarının hiçbiri seviye dışı kalmadı, bir kalite çizgisi tutturmayı başardı. 

 

“ROMANTİK KOMEDİ”

Tiyatro Kedi şimdilerde, Stephen Levi’nin “Omuzumdaki Melek/Angel On My Shoulder” başlıklı oyununu sahnelemekte. 1941 doğumlu Amerikalı bir yazar olan Levi’nin bu oyunu “romantik komedi” olarak tanımlanmış. “Romantik komedi”, bilmiyor da olabilirim ama, tiyatro sanatında pek kullanılmayan bir tanım. Sinema sanatında geçiyor. Sinemanın “romantik komedi”si, gerçek hayatla uzaktan yakından ilgisi olmayan olayları, sanki olabilirmiş gibi gösterip izleyenleri oyalayan bir tür. “Pijama partilerinin vazgeçilmezidir” diye tanımlayanlar da bulunmakta.  

 

LEVİ’NİN OYUNU “ROMANTİK KOMEDİ “ Mİ

“Omuzumdaki Melek”te, olanaksız bir aşkın pençesinde gözü kararan Donna Peterson (Ayda Aksel), çareyi “ölerek kurtulmakta”  bulunca devreye omzundaki melek (Teoman Kumbaracıbaşı) giriyor ve Donna’yı yaşama bağlamak için evine yerleşiyor. Melek, Donna’nın aşkı Paul (Hakan Altıner) ile de görüşmek zorunda kalınca olaylar arapsaçına dönüyor.

 

Levi’nin oyunu “romantik komedi” tanımına ne denli uyum sağlıyor bilemem, ama Fransızların “drame bourgeois” dediklere türe bence pek bir uyuyor. “Drame bourgeois”, 18. yüzyıl aydınlanma dönemi ve mekanik maddecilik düşüncesinin dramatik kuramda yansıması olarak; aristokrasiye karşı boy ölçüşen burjuvazinin “yaşam felsefesi”ni dile getiren bir tür olarak doğmuş. İnsanın doğasal iyiliğini kabul ediyor, ancak koşullardan dolayı kötüleştiğini göstermeyi amaçlıyor. Bu amacın altındansa “ahlak” çıkıyor. “Drame bourgeois” tanımı, “iyi kurulu”, ciddi duygulu ve evcil oyunlar için kullanılmakta.

 

BİR BURJUVA OYUNU BU

Oyundaki Donna karakterini ele alırsak, kendi ayakları üzerinde duramayan, aşkı bile bir koruma aracı olarak gören biriyle karşı karşıyayız. Evli ve dört çocuklu sandığı bir adamla ilişkisi var Donna’nın. Tam intihar etmeyi düşündüğü sırada, karşısına bir koruyucu melek çıkıyor. Donna sığınacak bir yer, bir aşk arayan, çocuk gibi biri esasında. Karşısında da, sözüm ona onu sahiplenmiş bir adam var. Adamı, gerçekleri görmeksizin göklere çıkartıyor. Görüldüğü gibi “burjuva oyunu”nun dayanağı olan burjuva evrenselliği, iyimserliği, hoşgörü ve hümanizm anlayışı burada da temeli oluşturmakta. Burada da karakter değil, koşullar ve orta sınıf halk kişileri arasındaki ilişkiler veriliyor. Yani yazar, toplumsal sınıf ayırımı gözetmemiş, trajikomik konuyu olabildiğince yumuşatmış, burjuva hayatına indirgemiş, karakterleri toplumsal birer tip olarak işlemiş.

 

HAKAN ALTINER’İN YÖNETİMİ

Oyunu Hakan Altıner grotesk bir biçimde sahneye koymuş. Ortaya sevimli mi sevimli bir komedi çıkmış. Hem duruma, hem de söze dayalı esprilerin olduğu, son zamanlarda rastlamadığımız konumda bir komedi bu. Altıner, zihninin ve duygularının sınırları içinde kalan genel ritim duygusunu çok güzel tutturmuş. Oyuncuları bu yüksek ritme iyi uyarlamış. Temposu düşerse kendi de düşebilecek yapıdaki metnin derin derin soluk alıp verebilmesini sağlamış. “Bir oyun her şeyden önce eylemdir” prensibinden yola çıkarak eylemin/eylemlerin yerlerini, biçimlerini ve boyutlarını mükemmel saptamış.

 

YARATICI KADRONUN DİĞERLERİ

Ali Yenel’in dekoru, gereksizliklerin cımbızla ayıklandığı nitelikte bir tasarım. Yenel’in kostümlerine de sözüm yok da, Paul’ün çok şık olması gerekmiyor mu diye sormak geliyor içimden. Özellikle ikinci bölümdeki sıradan t-shirt’ü ile Paul karakteri burjuvalıktan uzaklaşmıyor mu?

 

Roza Erdem’in çevirisi de iyi. İyi olmasına iyi de, aklım gene afişlerdeki “omuzumdaki” sözcüğüne takılıyor. Türkçe’mizde “omzuna binmek” fiili nasıl ki “omuzuna binmek” olarak kullanılmıyorsa, “omuzumdaki” sözcüğünün de “omzumdaki” olması gerektiği kanısı egemenliğini içimde hâlâ sürdürmekte ya, neyse!  

 

Teoman Kumbaracıbaşı’nın ışık tasarımında sadece, oyuncu yüzünü aydınlatmak ve atmosferi tamamlamak için kullandığı ışıkların açısını eleştireceğim, gerisine lâf etmeyeceğim.

 

OYNANIŞ

“Omuzumdaki Melek”in Melek’i Teoman Kumbaracıbaşı’yı dizi filmler oyuncusu, müzisyen, ışık tasarımcısı, oyun çevirmeni, belgesel sinemacı, oyun yazarı, araştırmacı olarak tanıyoruz. Yanı sıra, Kara Tiyatro’nun sahibi ve oyuncusu Kumbaracıbaşı. Ayrıca, Uğur Yücel’in yazıp yönettiği “Yazı Tura” filmindeki Teo rolü ile 12. Adana Altın Koza Film Şenliği’nde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü almış bir sinema oyuncusu. Benim anımsayabildiğim üç dizide de önemli rolleri vardı. Hazal Selçuk’un yazıp oynadığı “Doğu-Batı ve Bir Yağmur Damlası” başlıklı tek kişilik hareket tiyatrosunun 2006 yılının Mayıs ayında yönetmenliğini yaptığını da biliyordum. Oyundan sonra Hakan Altıner’e

Teoman Kumbaracıbaşı’yı profesyonel anlamda tiyatromuza kazandırdığı için teşekkür etmek istedim. Teoman Kumbaracıbaşı, üstbilinciyle bir çeşit etkileşim oluşturabilmek için Stanislavski’nin deyimiyle: “… bir avuç dolusu düşünce almayı ve onları bilinçaltı torbasına atmayı” becerebilen yetenekte bir oyuncu.

 

ALTINER’İN SÜSLEMELERİ, AKSEL’İN YARATICILIĞI

Usta oyuncu Hakan Altıner, Paul’ün komik ve eğlendirici yönlerini dramatik kalıpları süsleyerek biçimlendiriyor. Seyirciye boş vakit geçirtmek istemiyor Hakan Altıner, gerçeklerin aktarımındaki farklılığı seyirciyle paylaşmayı yeğliyor ve başarıyor.

 

Ayda Aksel, Donna’nın duygularını sahiplenmiş. Donna, Ayda Aksel’i oyunun temel hedefi boyunca sürüklüyor. Bilinçdışı bir yönelim bu. Bu yönelim, Aksel’in yıllardır pamuklar içinde beslediği yaratıcı iradesi için bir anlamda mıknatıs işlevi görmekte. Ayda Aksel’in o müthiş oyun gücü, sezgiselliğinden kaynaklanıyor, hiç kuşku duymuyorum.

 

Şimdi size önerilerim var: Bir oyuncunun coşkuları, iradesi ve aklı, yaratıcılıkta nasıl etki sağlıyor, hele bir Ayda Aksel’in Donna’sında tanıklık edin.

 

Tiyatro Kedi’ye mutlaka gidin, “Omuzumdaki Melek”i izleyin. Böylelikle, bir buçuk saat süreyle en azından iyi bir oyunculuk seyredin, iyi oyuncuların sizi keyiflendirmelerine izin verin.

 

Sonrasında, içinizden gelirse bana da dua edin.

(Tiyatro Kedi – Profilo Kültür Merkezi / Telefon: 0212 216 93 14, 0212 216 93 15)      

 

 

    VAROLMANIN ÖZÜNE SAPLANAN MIZRAK GİBİ BİR OYUN: OYUN SONU”

                                                                                                  

ÜSTÜN AKMEN

 

2006 “Beckett Yılı” nedeniyle 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nin programında yer alan ve festivalin en ilgi gören oyunlarından biri olan “Oyun Sonu”; Genco Erkal, Bülent Emin Yarar, Hikmet Karagöz ve Meral Çetinkaya’lı kadrosuyla yeniden seyircisiyle buluşuyor. Pierre Chabert’in yönettiği “Oyun Sonu”, geçtiğimiz kasım ayının 19 ve 20’sinde Dostlar Tiyatrosu’nca Paris - Bouffes Du Nord Tiyatrosu’nda da oynandı. Bu sahneleniş, aynı zamanda Peter Brook’un kurduğu ünlü Bouffes du Nord Tiyatrosu’nda sahnelenen ilk Türk yapımı olmak özelliğini de taşıdı.

 

OYUNUN KONUSU VAR MI

Oyunun konusunu anlatmaya çalışayım: İki küçük penceresi olan boş bir odanın içinde, kör ve yürüyemez olan Hamm (Genco Erkal), tekerlekli sandalyesinde oturmakta; uşağı olan ve “oturamayan” Clov (Bülent Emin Yarar) ise onun buyruklarını yerine getirmektedir. Duvarın önünde iki varil durmaktadır; Hamm’in Sedan yolunda, iki kişilik bisikletleriyle Ardennes’den geçerken bir kaza sonucu bacaklarını yitirmiş annesi Nagg (Meral Çetinkaya) ve babası Nell (Hikmet Karagöz), bu iki varilin içinde yaşamaktadır. Dışarıda, anlaşıldığı kadarıyla yaşam izi yoktur. Hamm’e nefret dolu bir yakınlıkla bağlı olan Clov, hep kendisini terk edeceğini söylemekte, ancak bunu yapamamaktadır. Bu durum, bir oyun halinde kendisini yinelemekte ve oyunun sonu gelmemektedir.  

 

KONUYU ANLATMAK NE MÜMKÜN

Anlamışsınızdır, konuyu anlatmak, özetlemek olası değil. Samuel Beckett’le önce oyuncu, ardından da yönetmen olarak yaklaşık yirmi yıl beraber çalışan Uluslararası Paris-Beckett Festivali Genel Sanat Yönetmeni Pierre Chabert’in sahneye koyduğu “Oyun Sonu”, sonun gelmeyişi üstüne bir oyun. Beckett, 1957 yılında ilk kez sahnelenen bu oyununda da, insanın varoluşunun anlamsızlığı karşısındaki durumunu yine “Saçma Tiyatro” bağlamında örneklendirmekte. Ölüm kaygısı karşısında insan kör-kötürüm yaşamaya tutsaktır. Burada geçmiş (bilinçaltı) Nagg ile Nell’de kişiselleşmesini bulurken, sonu gelmez bir “ben” hesaplaşması da yapılır.

 

Beckett, bu duruma bilinçli olarak çözüm bulmuyor, ancak insanın varoluşunu bu çokanlamsallık içinde ortaya koyuyor. Bilinçli çabalar, kör kaygılar, yalnızlık ve yabancılaşma hali içinde insanın kendi varoluş deneyimini veriyor. Bunu da her türlü hazır kavram, çözüm yolu ve yanıttan uzakta, kendi başına, kendi somutluğu içinde yapıyor. Oyunun konusu bu işte.   

 

EPİK TİYATROYLA BİR YÜZLEŞME Mİ

Konusu bu olan oyun, bence Beckett'in epik tiyatroyla da bir yüzleşmesi. Trajedi ile komedinin buluşması hatta çatışması var oyunun içeriğinde. Metnin ve sahnenin olabildiğince sadeliği, vicdanın öne çıkması, ruhun sorgulanması, benzerlikler ve yinelemeler… Chabert, bütün bunları dikkate alarak ve de epik gömleğini de giyerek,  metni varolmanın özüne saplanan bir mızrak gibi yorumlamış. Hiç kuşku yok ki Chabert, Beckett’i çok iyi tanımakta, Beckett’in felsefeye, edebiyata ve insana dair tüm birikimini bilmekte.

 

Nerden anladın diye sual edecek olursanız, ilk bakışta anlaşılmaz ya da tanımsız görüneni, daha sonra dokunun yoğunluğunun simgesi olarak, yalnızca yansılayıcı olandan ayırt edilebilmiş. Eseri, gerçekten yaratıcı bir düş gücünden fırlayan bir çalışmanın olağanüstü kapsamlı yoğunlaşması olarak sahneye taşımış. Beckett’in anlattığını sadece özyaşamsal bir öykü olarak değil, çok daha derin bir yapı olarak algılamış.    

 

ARIKHA’NIN MÜKEMMEL SADELİKTEKİ DEKORU

Avigdor Arikha, klostrofobik iç alanı fevkalade veren bir dekor tasarımı yapmış. Kırmızı merdiven ve Clov'un son sahnedeki kırmızı ceketiyle başkaldırının simgeleştirilmesi de hayli ilginç geldi bana. Genevieve Soubirou’nun ışık tasarımı da  başarılı, ama başarısına benim oyunu seyrettiğim Beyoğlu’ndaki Muammer Karaca Tiyatrosu’nun “Beam-Lights”larından birinin pırpır yapması gölge düşürüyor. Barbara Hutt’un kostümleri de iyi. Oyunu dilimize kazandıran Genco Erkal’ın çevirisi de kusursuz denecek düzeyde. Belli ki titiz bir çalışma yapmış Erkal. Hele bir de “tercih” yerine “yeğleme” kullansaymış!

 

OYUNCULAR

Hikmet Karagöz, Nagg’e hiç abartmadan, dengeli bir biçimde can veriyor. Meral Çetinkaya, gene Meral Çetinkaya gibi Yani kusursuz ve gene olabildiğince titiz. Bülent Emin Yarar, Clov’u incelemiş, çözmüş, keşfetmiş, araştırmış, tartmış, tanımış, reddetmiş, onaylamış. Sorarım size, daha ne yapsaymış?

 

Hamm’de Genco Erkal, her zaman olduğu gibi gene oyunun ve rolünün ana doğrultusunu ve düşüncesini, üstün yönelimini ve kesintisiz eylem çizgisini açığa çıkarmayı başarıyor. Allem ediyor kallem ediyor, imgelemesine, duygularına, düşüncelerine ve iradesine gene mükemmel malzeme çıkarıyor.  

 

Başka ne diyeyim ki! Size de bu oyunu ne yapıp edip bir yerlerde seyretme zorunluluğu kalıyor.

uakmen@superonline.com

SABIRLI İZLEYİCİNİN MUTLAK TAT ALACAĞI BİR OYUN: “ÖLÜMSÜZ ÖYKÜ”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

“Söylence Cadısı” ve “Çağdaş Şehrazat” olarak da tanınan Danimarkalı yazar Karen Blixen’in (1885-1962) derlemelerinin bulunduğu öykü kitabının 1968 yılında filmi de çekilmiş, bilmiyordum. Bildiğim, Fatih Özgüven’in çevirisiyle Ada Yayınları’ndan “Ölümsüz Öykü” başlığı altında yayınlanmıştı, şimdilerde o kitaptan Kenan Işık’ın oyunlaştırması ve rejisiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmekte.

 

ÖYKÜ NEDİR BİLMEK GEREK

Bence Kenan Işık’ın seçimi yüz de yüz iyi bir seçim. İyi ve doğru. Çünkü “Ölümsüz Öykü”, paranın, muhasebe kayıtlarının, servetin karşısında sanatı savunan bir oyun. Öykünün yaşamımızdaki öneminin altını çizen, seyircinin birazcık sabrı sonunda, mükemmel tat alarak salondan çıkacağı bir çalışma. Oyunun istekleri de öykü gibi çok fazla değil. Bir öyküyü yaşama geçirmek için bir ses ya da kağıt-kalem yeterli, öyle değil mi ama? Her yerde, tüm zamanlarda, öyküyle karşılaşmıyor muyuz? Bu gerçek, bize öykünün evrenselliğini göstermiyor mu? Elbette tüm zamanlarda öyküyle karşılaşıyoruz ve elbette öykü her zaman evrensel. Dikkat buyurun, öyküsüz hiçbir sanat yok. Çünkü, öykü insanların bir anlamda sesleniş biçimi. Öykü de, şiir gibi insanlar için yine insanların yarattığı bir ses, bir nefes.

 

BLIXEN’İN İFADE TARZI

"Out of Africa" romanıyla ünlenen Danimarkalı yazar Karen Bilixen "Doğu Anlatım Biçimi"ni benimsemiş, yani “öykü içinde öykü" biçiminde bir ifade tarzı kullanıyor. Genel olarak "Doğu Anlatım Biçimi" diyebileceğimiz bu tarz anlatım, Batı Romanı’nda kullanılan “flash back”den çok farklı... Ya da şöyle diyeyim: “Flash back”, “öykünün içindeki öykünün, öykü içinde öyküsü”.

 

OYUNUN KONUSU

“Öldüren Öykü”de Mr. Clay (Erhan Abir), Kanton'daki mâlikânesinde ömrünün son günlerini geçirmektedir. Kentteki her şey onun mülkiyeti altındadır. Yaşlılığın da etkisiyle giderek artan ağrılarını dindirmek için, muhasebecisi Elişama'dan (Eraslan Sağlam) muhasebe kayıtlarını kendisine okumasını ister. O okudukça ağrılarını unutacak ve rahat bir uykuya dalacaktır. Ancak, bu okuma işleminden beklediği sonuç çıkmaz. Yorgun bir akşamın sonrasında, Elişama'ya: "İnsanların yazdığı ve insanların okuduğu öyküler varmış. Onlardan oku bana" der. Elişama da, Tevrat'ın “Levililer” bölümünden okumaya başlar. Ömrü para, kâr, zarar, muhasebe dörtgeninde geçen Mr. Clay, anlatılanların gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgularken, bir başka öyküyü belleğinden devşirip değerlendirir. Gemiciler arasında “tevatür” haline gelmiş bir öykü vardır: Bir tayfa uzun bir deniz yolculuğunun ardından bir gün sahile çıkmıştır ki, yaşlı bir adamın daveti ile kendisini onun evinde bulur. Mr. Clay, muhasebecisi Elişama'dan dinlediği ilahî metne koşut olarak, sıradan bir denizci öyküsünü gerçekleştirmek düşüyle harekete geçtiğinde, ağrıları bir anlamda diner. Bu canlılığın da etkisiyle, öykünün karakterlerini bulup, binlerce denizcinin ortak düşünü gerçekleştirerek, gücünü kanıtlamak isteyecek, iflasına ve intiharına neden olduğu önceki ortağı Mösyö Dupont'un kızı Virginie (Pelin Budak) ile yıllardır bir adada mahsur kalıp kurtulan ve ilk kez sahile çıkan tayfa Paul’ün (Mehmet Atak) de öykünün baş köşesinde yerlerini almalarıyla öykü yayılacaktır.

 

FATİH ÖZGÜVEN’İN ÇEVİRİSİ

Konu bu işte. Gelelim çeviriye. Fatih Özgüven’in çevirisinde, Mr. Clay’in Elişama’ya: “Yerine yeni bir okuyucu tutarım” demesini yadırgadığımı söylemeliyim. “Okuyucu”, dilimizde “şarkı, türkü söyleyen sanatçı, şarkıcı, türkücü“ anlamına gelmiyor mu? Oysa, Elişama’nın yaptığı, defterden muhasebe kayıtlarını okumak… Sonra bir de, gene Mr. Clay’in “Bir milyon Sterlini peydahlamak” repliğine takıldım. “Peydahlamak”, “istenmeyen ya da uygunsuz görülen bir şey edinmek” anlamına geldiğinen, Mr. Clay de “Bir milyon Sterlini edindiğini” anlatmayı amaçladığına göre, “peydahlamak” burada yanlış kullanılmış olmuyor mu? Ama Fatih Özgüven’in çevirisi, ne yalan söyleyeyim genel anlamda temiz, titiz ve güzel.

 

KENAN IŞIK NASIL YORUMLAMIŞ

Kenan Işık, hiç kuşkum yok ki dramatik metni sese, bedene kavuşturmadan, oyunlaştırılma yöntemlerini betimlemeden önce, işe sahnede dile getirilecek metnin çözümlemesinin amacını belirleyerek başlamış. Sahne üzerindeki oyunu her şeyden daha önemli olarak kabul etmiş, oyunun etkisine ve yararına yardımı olabilecek her şeyi korkusuzca kullanmış. Oyunun yorumlanmasında başlıca araç olarak oyuncularına güvenmiş. Shakespeare’in Hamlet’e söylettiği gibi: “… ister halkın estetik duygusunu harekete geçirsin, ister kralın vicdanına el atsın, önemli olan oyundur,” demiş. Bu arada, siz siz olup: “Hiç mi yanlış yok” derseniz, gördüğümü söylerim. İkinci perdede Tayfa’nın gitmesi tablosunda Tayfa sol ayağı geride ve parmaklarının ucunda donuyor da, Mr Clay neden hareket ediyor diye sorarım. Sonra bir de, oyun hiç değilse yirmi dakika kısaltılamaz mıydı diye meraklanırım.

 

AŞAR’IN IŞIĞI, GÖKNİL’İN KOSTÜMÜ, TUNCER’İN DEKORU

Ersin Aşar, çok başarılı efekt ve müzik düzenlemeleri yapmış. Fon müziğini ve kimi efektleri sahne gerisinden vererek oyunun atmosferine müthiş katkı sağlamış. Fatih Mehmet Haroğlu’nun da ışık tasarımını övmem gerek. Gösterimin diğer bileşenleri üzerinde etki yapan bir ışık düzeni… Yan ışıklamada başarılı. Aydınlatılanların kontrastlanmaları da çok iyi, ama oyuncu yan ışığın 30°’sine kaydığında ciddi gölgeler oluşuyor. Fatih Mehmet Haroğlu’nun tasarımında anlayamadığım ise, ikide bir açılan salonun ortasındaki tek ışık. Ne gerek var ya da acaba bir iletisi mi var? İletisi varsa, o zaman demek oluyor ki benim algılama gücümde ciddi bir azalma var. Yok, ileti yoksa o ışığın orada ne işi var?  

 

Canan Göknil’in kostümleri de iyi üstü. Sadece Virginie’nin ilk perdede giydiği kostümün üstüne takıldım ya, neyse! M. Nurullah Tuncer’in dekoru mükemmel. İkinci perdede Öykücü, salon ortamını çok aynalı olarak tanımlarken neden tek aynayla yetinmiş pek kavrayamama karşın hiç kuşkum yok ki düş gücünü yerinden oynatan, duygu birikimlerini dışarıya fışkırtan, hareketin dramatik yoğunluğunu çimdikleyen bir dekor tasarımı Tuncer’in yaptığı.

 

OYUNCULAR  

Volkan Ayhan, Serkan Bacak, Hamdi Gültekin, Murat Güreç, Murat Üzen görevlerini kusursuz yerine getirirlerken, Mehmet Atak’ın Tayfa’da başarı sağladığının altını şuracıkta çiziyorum. “Dizi dizi inciler”den ve sinema filmlerinden tanıdığım genç oyuncu Pelin Budak’ın sanırım bu ilk profesyonel oyunu. “Virginie” rolünü başarıyla kotarmasını tüm yüreğimle kutluyorum. Gene de, onun Virginie kimliğine bürünme konusundaki özel düşüncesi ya da yalnızca Virginie’nin dış görünüşünü vermek için kullandığı teknik ne olursa olsun, bu işin sürekli yoğunlaşma ve dikkat gerektirdiğini anımsatmadan duramıyorum. Elişama tarafından kendisine yüz altın önerildiğinde tepkisini yeniden gözden geçirmesini öneriyorum. Sonrasında, kollarımı açıp:  “Sahnelerimize hoş geldin Sevgili Pelin” diyorum. Eraslan Sağlam’ın, çok yerinde bir Elişama yorumu getirdiğini ya da Kenan Işık’ın istediği düzlemde bir Elişama’yı kusursuz sahneye taşıdığını söylüyorum. Erhan Abir için, oyunu çok iyi betimlemiş, kendisi ve Mr. Clay arasındaki bağın gelişimini çok iyi gözlemlemiş ve tanıtlamış diyorum.

 

“Öykücü”ye can suyu veren Tomris İncer nasıldı diye soracak olursanız, onunla aynı toplumda yaşamış olmak, aynı gök kubbe altında nefes almak, onu sahnede izleyebilmek hepimiz için onurdur, gururdur diyor; başka da bir şey eklemiyor ve susuyorum.

 

               TANRIÇA SARAH’IN YAŞAMÖYKÜSÜ SAHNEDE: “YAŞAM BİR OYUN”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Söylencesel bir kadındır Sarah Bernhardt (1845-1923)…  Diğer bir tanımlamayla “Tanrıça Sarah”… Bir dönem Avrupa’yı nasıl birbirine kattığı hâlâ dillerdedir. 1905'de, yani altmış yaşındayken bir Güney Amerika turnesinde “La Tosca”nın son sahnesinde korkuluktan atlarken incinen sağ dizi düzelmemiş, kangren olmuştur. 1915’de kesilir bacağı... Ama bu yaşama kök salmış kadın, asla  durmaz, durulmaz.  I. Dünya Savaşı sırasında cephedeki askerleri tekerlekli sandalye ile ziyaret eder. Amerika'ya son turnesini yapar, döndükten sonra da oturarak oynayabileceği rollere çıkar. Onun sakatlığına uygun yeni oyunlar yazılır ve son filmini tamamlayamadan ölür. Ardında zor geçmiş bir çocukluk, kırık aşk öyküleri, pek çok oyun, baş döndürücü bir yaşamın yanı sıra, bir roman, bir otobiyografi, tiyatro sanatı üzerine yazılmış bir kitap bırakır. Yetinmemiş, resim ve heykel de yapmıştır.

 

ERKEK KARAKTERLERE DE CAN VEREN BİR OYUNCU

Sarah Bernhardt’ın ayrıca billur gibi bir sesi olduğu da “rivayet” olunur. Öyle ki, eleştirmenlerin onun sesini flüt perdelerine benzeterek genellikle “gümüşi” sözcüğüyle tanımladıkları, tonlamasındaki müzikalite ve hareketlerinin güzelliğiyle dönem seyircilerini ciddi anlamda etkilediği bilinmektedir. Tiyatronun yanı sıra, çok sayıda sessiz filmde de rol almış, canlandırdığı erkek karakterleriyle de ününe ün katmıştır. Hamlet’i ve Edmond Rostand’nın “L’Aiglon” adlı oyununda Napolyon’un oğlu Duc de Reichstadt’ı canlandırdığı “bihakkın sabittir”.

 

SARAH İSTANBUL’A DA GELMİŞTİR

Erkek karakterlere can verdiği bilinir bilinmesine de, İstanbul’a tam beş kez geldiği pek bilinmez. ilk kez 1881’de eşiyle birlikte gelmiştir. 1888’deki ikinci gelişindeyse Yeni Fransız Tiyatrosu repertuvarının en temel oyunlarını İstanbullu seyircilere sunmuştur. İkinci gelişinin İstanbul’daki son gecesinde kendisini 700 izleyici izler. Zamanın İstanbul’una bakın hele siz! Bakın da, elinizdeyse şaşırmayın! Neyse! 1893’te bu kere İstanbul Verdi Tiyatrosu’nda sahneye çıkar. Daha önce oynadıklarına ek olarak, Alexandre Dumas’nın “Francillons”unda da rol alır. 1904 yılının Aralık ayında ise, Tepebaşı Tiyatrosu’nda gene İstanbullu seyircisiyle buluşur. Alphonse Daudet’nin “Sapho”sunu oynar. 1908’deki beşinci ve son gelişinde, yine Tepebaşı Tiyatrosu’nda sahneye çıkar ve eski oyunlarının yanı sıra, “Falcı Kadın”ı oynar. Öldüğü yıl olan 1923’te bu oyun beyazperdeye de aktarılacaktır.

 

AFFETMELİ, AMA ASLA UNUTMAMALI

Sarah Bernhardt hakkında pek çok eser üretilmiştir. Ve bunlardan biri de John Murellin yazdığı, “Yaşam Bir Oyun/Sarah Bernhardtbaşlığını taşımakta. Kimdir John Murell, inanın bilmiyorum. Murell’in eserinde, bu  inanılmaz kadının son yılından “bir gece” anlatılmakta. Baştan çıkarmayı, acıyı, ağlatan öfkeyi ve ölümü mükemmel  canlandırışıyla tiyatro tarihine geçen, oyunculuk tekniklerindeki ustalığı ve çekici kişiliği ile “söylencesel kadın oyuncu” olarak tanımlanan Sarah Bernhardt’ın yaşamöyküsü elbette ilgi çekecektir. Nitekim günü gelir Tiyatro Ayna’nın ilgisini çeker. Tiyatro Ayna’yı Tiyatro Ayna yapan 42 yıllık tiyatrocu Dilek Türker kollarını sıvar.

 

KOLLARI SIVAMAK YETSE…

Tiyatro dediğimiz kolları sıvamakla yapılıverse iyi. Ama “tiyatro yapmak” denilince pek çok öğeye gereksinim duyuluyor. Elbette en başta da sahne ve de para… Dilek Türker’deyse sadece yürek var. Yanı sıra ender bulunan dostları da var.

Ender bulunan dostlardan İpek Kadılar Altıner, Yaşam Bir Oyun/Sarah Bernhardtın yapımcılığını üstlenince, Tiyatro Kedi de sahnesini Tiyatro Ayna’ya verince, Dilek Türker’in partneri tiyatromuzun abidelerinden Erol Keskin olunca, oyun geçtiğimiz ocak ayının son günü perde açtı. Sarah’nın tüm yaşamına damgasını vuran kişilerle; annesiyle, baş rahibe Sofie ile, organizatör Garett ile, bacağını kesen cerrah ile, Oscar Wilde ile ve diğerleriyle birer birer tanıştık. Sarah’nın terasındaydık ve büyük bir merakla bu eşi benzeri olmayan yaşamöyküsünü izledik.

YÜKSEL AYMAZ’IN IŞIĞI

Oyunun ışık tasarımı, ustalardan Yüksel Aymaz imzasını taşımakta. Yüksel Aymaz,  bu kere işi ciddiye almamış mı ne, seyircinin önce oyuncuların yüzlerine ve mimiklerine, sonra diğer hareketlerine bakarak oyunu izledikleri gerçeğini es geçmiş. Makyaj-ışık bağlantısındaki dengesizliğin derhal fark edileceğini, o zaman da tüm akışın değişebileceğini, oyuna ilginin soğuyabileceğini düşünmemiş. Ameliyat tablosunda Dilek Türker’in huzmeye tam girmeyerek Erol Keskin’i gölgede bırakması dışında, ışık açıları yanlış kullanıldığından oyuncular genellikle gölgede kalmış. Kostümlerin üzerindeki desenleri ve kostüm renklerini de dikkate almamış Yüksel Aymaz. Almadığı için de kullanılacak renk filtrelerini tasarlamamış. Vitray ışıklandırmasına sözüm yok, ama ışıklandırmada doğru dürüst zaman “mevhumu” da yok.

 

DEKOR-KOSTÜM OSMAN ŞENGEZER

Konusunun büyücügillerinden Osman Şengezer, Sarah Bernardt’ın yaşadığı yılların yirmisini kapsayan ve o yıllarda (1890-1910) bütün Avrupa’yı etkisi altına almış olan romantik, bireyselci süsleme akımı “Art Nouveau” ile Sarah Bernhardt’ı bütünleştirmiş. Nesnenin rasyonel strüktürü ve gereçlerin kullanılışında ön yargılara sapmayan bir mantıkla çalışmış. Dekorda birbirini izleyen akıcı biçimler, simetri içinde asimetrileriyle dikkat çekerken, Şengezer’in planlama ile ilişki kurmadan sadece estetik bir davranışı benimsediği anlaşılıyor. “Art Nouveau”nun  çiçek sapı, gonca, filiz, yaprak, sarmaşık ve benzeri öğelerine de yer vermiş. Sarah Bernhard kostümlerini de aynı akım koşullarına sadık kalarak çizmiş. Bunun yanı sıra, ikinci perdede Bernhardt’ın bacağı kesilirken giyeceği kostümü neden cascavlak ortaya çıkardığını ve sahne gerisine projeksiyon ile yansıyan “Theatre Sarah Bernhardt” yazılı ve sanatçıyı Hamlet kimliğinde gösteren afiş olduğunu sandığım görüntüye ne gerek gördüğünü  anlayamadığımı söylemeliyim.

 

Eseri dilimize kazandıran ve pek çok çevirisini tat alarak okuduğum Esin Talu Çelikkan’ın Türkçe’sinde bazı küçük yanlışların kulaklarımı yaktığını da bu arada açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Türkçe’mizde “yamyaş” diye bir sözcük var, amenna da “yamyaşlı” var mı ayol! Kâğıtlar yakılır tamam da, hiç yıkılır mı?   

 

HAKAN ALTINER VE OYUNCULAR

Yönetmen Hakan Altıner, oyunun ana fikrini, olayların örülüşündeki inceliklerle vermiş. Geçmiş bir çağın aktristi Bernardt’ı, tiyatrosunu, o ele avuca sığmaz iklimi tastamam anlayıp değerlendirmiş. Sahne üzerindeki eyleme seyircinin ilgisini çekmek için, o eylemi, geçmiş çok özel bir çağın seyircisini kuşatan çevrenin benzeri bir çevrede ve çerçeve içinde ele almış. Tek eleştirim, Sarah’ın 11 yaş, 27 yaş   tablolarında, Dilek Türker’i neden o yaşlara özgü mimik ve ses tonlamalarıyla oynatmadığı. Derim ki, işin bu yanını Hakan Altıner hele bir düşünsün, sonra isterse bana hak vermesin.  

 

Oyunculara gelince: Oyunda sahneyi, 42 yıllık oyuncu Dilek Türker ile 50 küsur yıllık oyuncu Erol Keskin paylaşmakta. Biri Sarah, diğeri Pitou olarak.

 

Varın gerisini siz hayal edin, gidin seyredin…

(MECİDİYEKÖY, PROFİLO KÜLTÜR MERKEZİ – SALON 2 / 0212 216 93 14 – 216 93 15)