SADRİ ALIŞIK’TA BİR TÜRK FARSI: “BU AŞKTA Bİ’ŞEY VAR”

ÜSTÜN AKMEN

Sadri Alışık Tiyatrosu, Şubat ayından bu yana “Güllü”nün yanı sıra, tiyatroda fars türünü en iyi bilenlerden Çetin Akcan’ın yazıp yönettiği “Bu Aşkta Bi’şey Var” farsını da sahnelemeye başladı.

Fars, hiç kuşkum yok ki oynanması çok zor bir tür. Farklı bir oyunculuk, güçlü bir sahne performansı istiyor. Oyuncunun her hangi biri, bir an bile oyundan kopsa, tempo gıdım aksasa oyun çöküyor. Dolayısıyla, ülkemizde fars yazan pek bulunmadığı gibi, yöneten de, (iyi) oynayan da parmakla sayılmakta. Bu açıdan bakarak ve oyundan, oyuncudan, ışıkçıdan, dekor tasarımcısından önce Çetin Akcan’ın cesaretini alkışlamak gerek diye düşünerek gittim Çetin Akcan’ın oyununa. Farsın, Türk izleyicisinin en sevdiği komedi türü olduğunu da biliyordum, oyunu izlerken aklımdan hiç çıkarmadım.

FARSA DOYDUM ARTIK

Benim Saygın Okurum, size yalan söylemeye hakkım yok… O halde,  doğrusunu deyivereyim: Seyirci ne kadar severse sevsin, doğrusu beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Belki de doydum, doyuruldum, bilemiyorum, fars türü oyunlar artık beni pek gıdıklamıyor. Ama doğrusu keyifli bir oyun seyrettiğimi söyleyebilirim.

 

ÇETİN AKCAN’IN YAKALADIĞI KONU 

Çetin Akcan, 10'uncu evlilik yıldönümlerinde birbirlerine sürpriz yapmak isteyen evli bir çiftin başından geçen komik olayları kendine konu edinmiş. Hakan (Özgür Özgülgün), karısı Selin’in (Sibel Turnagöl) kendisini aldattığı “zehabına” kapılır, esasında kendi başına çözebileceği basit kuşkusunu arkadaşı armatör Harun (Atilla Sarıhan) ile paylaşır, mahallenin sivri akıllı dedikoducusu Abidin’i (Cengiz Küçükayvaz) de dedektif olarak görevlendirir. İşler de türün gereği bundan sonra karışır, içinden çıkılmaz olur, finalde çözülür.

 

SAHNELENİŞ

Çetin Akcan, türü iyi bilmesinin de katkısıyla metni tıkır tıkır kurgulamış. Karakterlerin tuhaf durumlarla savaşını işlemekte olan konuyu sahnelerken, oyuncuların oyun biçimlerinde mantıklı, doğal ve gerçekçi olmalarını, abartıdan kesinlikle kaçınmalarını da istemiş. Sağlamış mı, işin o tarafını sonraya bırakayım. Metinde kullandığı Türkçe’ye sözüm yok, bu nedenle Abidin’in: “… çok büyük dolar” demesini Cengiz Küçükayvaz’ın dil sürçmesine bağlıyorum. Bu arada, aynı Küçükayvaz rapor tutarken madem ki not defterinde saati belirtirken: “… 17.09.17” diyor, o halde koluna bir saat takmasını öneriyorum. Tiplerden çok durumlar üzerinde durarak, gülünçlüğü sağlamak adına olay dizisinin sağlamlığından doğal olarak feragat ettiğini  söylüyorum, ama oyun temposunu yüksek tutmayı başardığının da altını çiziyorum. Hakan’ın Selin’den kuşkulanmasında, hatta en yakın arkadaşının karısını ayartmasında kocanın duygularını değil, seyircinin duygusunu esas alarak fars rituelini “bihakkın” yerine getirdiğini ise görmezden gelmiyorum.

 

IŞIĞIN AYDINLATMAYA DÖNÜŞÜMÜ

Çolpan İlhan’ın kimonoları, Faruk Saraç’ın Levent Ünsal’a giydirdiği kostüm zevkli ve güzel. Özkan Koçyiğit-Harun Özden-Murat Özer üçlüsünün ışık tasarımı kötü. Üçü bir olmuşlar da, sahne gerisindeki panoya düşen kocaman üçgen gölgeyi nasıl olmuş da görememişler, hayret! Kullanılan spotların açıları ve tipleri en az yerleşim açıları kadar önemli değil midir açıkça sormak isterim. Açılar, sahnedeki oyuncunun oturmasına, ayakta durmasına, seyirciye göre ayarlanmamış. Dolayısıyla ışık tasarımı yok, sahneyi aydınlatma var.

 

OYUNUN DEKOR OLMAYAN DEKORU

Oyunun dekorunu Pierre Cornemau yapmış. Bana sorarsanız keşke yapmasaymış. Gördüğüm en başarısız sahne dekorlarının ön sırasında yer alacak bir tasarım. Dekorun amacı salt olayın geçtiği mekânı yansıtmak mıdır Monsieur Cornemau? Oyuncunun kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip hareketlerini kısıtlamadığı yer değil midir dekor? Cengiz Küçükayvaz’ı yer darlığından olsa gerek, çitin üzerinden zıp zıp atlatmak mıdır? Ortam yaratıp oyunculuk ve tekst uyumunu yansıtmak değil midir dekor?

 

ACABA MONSIEUR CORNEMAU YANITLAR MI

Bilmiyorum Monsieur Cornemau bu soruları yanıtlar mı. Ama bana sorarsanız, dekorun oyunla bağlantısı yok. Kendi içinde de bağlantısı yok. Arka plana gerilen, her tarafı kırış kırış, sol tarafı büklüm yapmış muşamba poster ne öyle? Hizmetçi Ayşe, terliğini Abidin’in arkasından fırlatıyor, terlik muşamba panoya değiyor, muşamba üzerindeki panoramik “manzara” dalgalanıyor… Oyuncu, dekoru asla kontrolü altına alamıyor, olayların bağlantısını ve kendi arasındaki uyumunu saptayıp uygulayamıyor.  

 

OYUNCULARIN BAŞARILILARI VE DE BAŞARISIZLARI

Başak Koyuncuoğlu-Ömer Yiğitoğlu ikilisi, jandarma komutanı ve eri olarak görevlerini yapıyorlar. Dinler mi bilmem, ama Koyuncuoğlu’na bağırırken tonlamasına dikkat etmesini söylüyorum. Ortans Kıvanç, gerek Romen Falcı Kadın’da, gerekse Japon Kızı Sato’nun anasında komedyenin görevinin sadece karakteri ortaya koymak olmadığının altını çiziyor. Atilla Sarıhan, Harun’da lehçesiyle, dengeli oyunuyla göz doldurmakta. Özgür Özgülgün, farsın karşıtlıklar arasındaki bağlantının vurucu olarak kullanılması olayı olduğunu bilmediğinden, Hakan’a can üfleyemiyor. Melda Gür, “dizi dizi inciler”den eksik olmasın zaman ayırmış, hizmetçi Ayşe Kadın’ı yaratmış. Yaratımında, zihnindeki karakteri kontrol altında tutarak oyunculuğunu konuşturmuş. Levent Ünsal, Hakan’ın yardımcısı “yalaka” Murat’ı mükemmel canlandırıyor. Komedide birincil koşulun gerçekçilik olduğunun bilincinde Ünsal. Bu açıdan kendisini kutlamam gerekiyor, kutluyorum. Ancak, “bi’teviye”yi “biteviye olarak, “çalışacak” sözcüğünü de “çalışecek” olarak “telaffuz” etmemeli derim ben. Tiyatromuzun “plastik yüz”lerinden Melih Ekener başarılı mizahi anlatım ve anlayışını bu kere de rahatlıkla sergiliyor.

 

TURNAGÖL SES TONUNDAN MI KAYBEDİYOR

Sibel Turnagöl, hiç düşünmeden ifade etmek istiyorum güzel bir kadın. Sahnede onu fiziksel mükemmelliğiyle seyretmek, doğrusu estetik açıdan seyirciyi kıvandırıyor. Yıllar önce sinemaya başladığında: “İşte Türk sinemasına  Avrupai bir yüz” geldi diye içimden geçirmiştim. Ama tiyatro başka. Tiyatroda ses ve sözcük vurguları çok önemli. Tiyatroda, oyun kişisinin sesi, oyun içindeki kimliğinden çok daha fazla bilgi  aktarıyor. Ses, bir ileti taşımak ya da kurgusal bir kişinin durumunu belirtmekle kalmıyor, rolün bazı bedensel ve/ya da karaktere özgü özelliklerinin göstergesi gibi işliyor. Birilerinin tiyatro sevdasına karışmak ne haddime! Ama Turnagöl kızım, tiyatro yapmakta direnecekse, söylediklerimi mutlaka dikkate almalı ve bana darılmamalı, kırılmamalı, çalışmalı.

 

CENGİZ KÜÇÜKAYVAZ DENİLİNCE

Abidin’i canlandıran Cengiz Küçükayvaz’ın hiç kuşkusuz tanrı vergisi bir sahne sempatisi var. “Plastik yüzlü”. Seyirciyle çok  sıcak bir diyalog kuruyor. Hiç düşmeyen sahne performansıyla gerçekten övülmeyi hak ediyor. Doğru ve iyi oyunculuk peşinde olduğu da belli. Ama kulağına fısıldamak istediğim bir nokta var: “N’olur abartıyı abartma…“

(Sadri Alışık Tiyatrosu – Beyoğlu / Telefonlar: 0212 292 39 19, 0212 292 39 20)

 

 

        AŞK, BAZEN VAZGEÇMEKTİR: “CASABLANCA”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Tiyatro olgusunu popülerleştirmek ve dolayısıyla geniş kitlelere sevdirmek amacıyla yola çıkmış bir topluluktur Tiyatro Kedi. Özellikleri olan tiyatro adamı Hakan Altıner ile yapımcı İpek Kadılar Altıner’in, kendilerine özgü bir bayrak açtıkları kurumdur. Tiyatro Kedi’yi kurarken, “tiyatro gibi tiyatro” yapma kararını vermişler, andını da içmişlerdir. Tiyatroyu bir illüzyon, bir arınma aracı olarak görürler. Seyirciyle buluştuklarında, bir öykü anlatmaktır ilkeleri. Özveride bulunarak kendilerini seyretmeye, oyun izlemeye gelen seyirciye, tiyatrodan soğumalarını önleyecek, tiyatroyu sevdirecek yollar, yöntemler ararlar ve bulurlar. Ucuza kaçmazlar, asla belden aşağıya vurmazlar, sadece bir öyküyü paylaşırlar. Zafer Ergin gibi, Nedret Güvenç gibi, Toron Karacaoğlu gibi, Arsen Gürzap gibi, Can Gürzap gibi, Ayda Aksel gibi “çok özel”  oyuncuları seyircileriyle buluştururlar.

 

ÇOK ŞAKACIDIR İPEK KADILAR ALTINER

Ne yalan söyleyeyim, Tiyatro Kedi’ye özel bir yakınlığım vardır benim. Hakan Altıner de, İpek Kadılar Altıner de dostumdur. Oyunlarına çağırırlar, “inşallah iyi çıkmıştır da haşin haşin eleştirmem” diye dualar ederek giderim. Oyundan sonra birbirlerine: “Allah beterinden saklasın” deyip, yönetmenine ya da oyuncusuna veya yapımcısına: “Mükemmeldiniz” diyenlerden; “düşman kardeş” olmamak uğruna, sadece beğendiği oyundan söz edenlerden olmadığımdan, yapımlarını zaman zaman eleştirdiğim de olur. Vallahi gıklarını çıkarmazlar, hatta teşekkür bile ettikleri “vakidir”. Eleştiri yazılarımdan yararlanmışlar mıdır? Orasını bilemem. Bilebildiğim, İpek Kadılar Altıner’in her kere oyun öncesinde: “Allah insaf versin(!)” diyerek sırtımı sıvazladığı, beni salona öyle uğurladığıdır.

 

YEŞİM SALKIM İYİ BİR ILSA OLMUŞ MU

Tiyatro Kedi, 2005-2006 sezonunda sahnelediği ve başoyuncu Atacan Gümüş’ün askerliği nedeniyle ara verdiği “Casablanca”yı, 2007-2008 sezonunda dekorundan rejisine, kostümünden Ilsa’sına yeniledi. Ilsa’da hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan, oyunculuğun ritmini ve temposunu birbirine karıştıran Sibel Bilgiç’in yerine, yaşamındaki özel jetler, helikopterler, limitsiz kredi kartları bir anda yok olan; sonrasında İlker İnanoğlu ile evlenip boşanan; şimdilerde kuaförü Rasim Lök’le yeni bir ilişkiye adım atan, magazin basınının güncel gözdesi, anımsadığım kadarıyla on civarında albümü bulunan pop müzik şarkıcısı Yeşim Salkım’ı almış. İyi mi etmiş? Bakacağız efendim.

 

SAHNEDEN SENARYOYA, SENARYODAN SAHNEYE 

Felaket içinde kendini var eden, yitiren, yeniden bulan bir aşkın ekseninde dönenen, 1942 yılında çekilmiş “Casablanka (ya da Kazablanka)” filminin Murray Burnett ve Joan Alison’ın “Everybody comes to Rick’sadlı tiyatro oyunundan uyarlandığını biliyordum ve doğrusu Tiyatro Kedi yapımı yenilenmiş “Casablanca”yı uzun zamandır merak ediyordum. Cenk Taşkan’ın ilk versiyondaki on dört özgün bestesi on bire inmişti, dönemin unutulmaz “jazz swing” parçaları Önder Bali gibi bir değerin elinde daha bir yoğrulmuştu.  

 

POPÜLER OLMAK OYUNCU OLMAYA YETER Mİ, YETMEZ Mİ

Oyunu izlerken baktım ve tanık oldum ki, Hakan Altıner, sahneye koyuş biçemi olarak yeğlediği, filmin senaryosundan yola çıkma çizgisini değiştirmemiş. Cenk Taşkan’ın özgün müzikleri caz formatında. Blues, Swing, Bebop, Cool, Third Strem… 2005-2006 yapımında da değindiğim gibi, Hakan Altıner gene caz müzikli oyun yapmanın riskini göğüslemiş, caz müziğinin ruhu sayılan emprovizasyonu bu kere de düşünmemiş. Hiçbir sözüm yok… Ne haddime karışmak! “Müzikli oyun”da ya da “müzikal”de ses yükselticilerin işi ne, anlayamadım, ama öyküyü gene olabildiğince gerçekçi, etkileyici ve aynı zamanda klişelerin dışında kalarak anlatmaya çalıştığına tanık oldum. Gel gelelim, kusura bakmasın, Yeşim Salkım ne öyle yahu? Yeşim Salkım da, aynen Sibel Bilgiç gibi ritmin davranıştan doğduğunu, davranıştaki her değişikliğin sonunda, ritmin de değiştiğini bilmiyor, bilemiyor. Tıpkı Sibel Bilgiç gibi, kemiklerinin, kaslarının, derisinin bilincinde değil. Benlik duygusu öne çıkamıyor ki, yükseklik, alçaklık, genişlik, darlık gibi soyut kavramlar, vücudunun yaşayabileceği boyutlar haline gelsin. Düz gitmeyi, saparak ilerlemeyi, geri gitmeyi, dönmeyi, kaçmayı bilmiyor ki, davranış biçimleri elde etsin.

 

NEREDE EMEL, NEREDE ILSA

Oysa, 1996 yılında ilk sinema oyunculuğu denemesinde, “Eşkıya” filmindeki Emel tiplemesiyle beni nasıl da mest etmişti Yeşim Salkım? Ama tiyatro sahnesi başkaaa, kamera karşısı başka. Bana inanmayacaksınız belki, ama er meydanı da denilen tiyatronun sahnesine çıkınca, şarkıcı Yeşim Salkım doğru dürüst şarkı dahi söyleyemez olmuş.  Bu ülkenin gelmiş geçmiş en önemli müzisyenlerinden, müzikalin genel müzik direktörü Önder Bali’nin de kulaklarını örümcekler kaplamamış mı sana! Ayıkla pirincin taşını. Yeşim Salkım’ın  kendine özgü solunum tipi yitmiş, solunum refleksi bitmiş. “Fausset” denilen Yeşim Salkım’da pek sevdiğim “kafa sesi” gitmiş, göğüsten çıkardığı “bas-medyum” bir ses oluşmuş.   

 

ÖZENLİ-ÖZENSİZ TÜRKÇE KULLANMAK

Müzikal metne imza atan İpek Kadılar Altıner’in şarkı sözlerini başarılı bulduğumu ilk yapım ile ilgili yazımda da belirtmiştim. İpek Kadılar Altıner’i yürekten alkışlıyorum. Repliklerin ardından müziğin, müziğin ardından repliklerin girmesi, seyircinin dikkatini canlı tutmasını sağlıyor. Kutluyorum. Yalnız geçen yazımda atladığım küçücük bir serzenişim olacak, o da özenli Türkçe kullanmamasında. “… tebessümünle…”nin karşılığında, aynı hece sayısındaki “… gülümsemenle…”yi kullanmak zor değil ki! Bu eksiği gelecek çalışmalarında gidereceğini biliyor ve inanıyorum. Bu arada, özenli Türkçe kullanımındaki eksikliğe genel metinde de (çeviri kimin bilemiyorum ve de sormuyorum) rastlanıldığının altını çizmek istiyorum. “Tavsiye ederim” yerine “öneririm” denilmesi de hiç zor değil.  

 

TAVANDAKİ PERVANELER NEREYE GİTTİ

Azerbaycanlı Kahraman Nazirov’un koreografisi bu kere de iyi. Dans eden oyuncuların vücutla teknik donanımlarını bir armoni içinde toplamayı yeni oyuncularla da başarmış. Özellikle “Cheek to cheek”li “step” tablosu başarılı. Dekor tasarımını yapan Barış Dinçel piyano, kontrbas ve bateriden oluşan müzik grubunu iyi yerleştirmiş de, klavyeyi gene yabancı malzemeyle kaplayıp, inandırıcılıktan uzaklaştırmış. Sazlardan oluşan duvarlar da, bence Rick’in barına pek yakışmamış. Haaa… Sahi! Geçen sahnelenişte bara gerçek bir Afrika havası şırıngalayan tavandaki vantilatörleri neden kaldırmış? Kostüm tasarımcısı Sadık Kızılağaç’ın da, Casablanca’ya yeni gelen Ilsa’ya neden o cart kırmızı “sahne kostümü”nü yakıştırdığını anlayamadım. Sabahın saat onunda barda buluşmaya gelen Ilsa’nın beyaz, alabildiğine dekolte giysisi ne öyle ayol? Casablanca’nın en ünlü ve de en şık barının müzisyenleri siyah gömlek mi giyer Allah aşkınıza? Emir Uğurçağ ise, ilk sahne ışık tasarımı uygulamasında, üzgünüm ama başarılı değil. Yeşim Salkım, soffitto’dan (‘sofito’ değil) huzme altında “Vazgeçemem Senden”i okuyor, yüzü gölge içinde, omuzları aydınlanıyor; Laszio’nun yanına gidiyor, bütünüyle gölgede kalıyor. Sahnede bölümlenen her nokta yeterli şiddette, uygun açılarda ışıklandırılamıyor. Dolayısıyla derinlik, atmosfer, üç boyutluluk da hak getire…

 OYNANIŞ

Binbaşı Strasser’de Abdül Süsler vücut dilini, ses tonunu bu kere olabildiğince düzeltmiş. Mehmet Ulay, Komiser Renaulut’da iyi. Sam’da Kartal Kaan’ın o güçlü sesine ne olmuş anlayamadım. Bir de barın arkasında durup neden her konuşulana kulak kabartıyor, biri bana anlatabilseydi de mizanseni çözebilseydim. Lazslo’da Cenk Tunalı bu kere de çok mekanik. Barış Berker (Steve) ve yeni oyuncular Dilek Aba (Yovnne), Elif Çakman (Donna), Ebru Gülünay (Maria) görevlerini titizlikle yapmaktalar. Atılgan Gümüş ise, Rick Blaine’e dogmatikleştirmeden, gene doğru bildiği  yöntemle can veriyor. Sesi de fevkalade iyi. Hele hele “Üşüyor musun” başlıklı şarkıda Gümüş’ü dinlemenizi öneriyorum. Size de “Casablanca”yı izlemenizi, sonrasında benimle tartışmanızı…

(Tiyatro Kedi – Profilo Kültür Merkezi / Telefon: 0212 216 93 14)

 LEVENDOĞLU’NDAN DÖRT DÖRTLÜK BİR OYUN: “INISHMAAN’IN SAKATI”

ÜSTÜN AKMEN

Yedi sezondur oynayan ve yoğun talep gören İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Leenane'nin Güzellik Kraliçesi - Leenane’s Beauty Queen”i izleyinceye dek, Inishmaan’ın İrlanda'nın Atlantik Okyanusu'na bakan kıyısında kayalıklardan oluşan, 250 nüfuslu, 9.1 kilometrekare yüzölçümlü, elektriğe 1975'te kavuşmuş, bir kilisesi, bir “pub”ı olan ve bankası bulunmayan küçük bir ada olduğunu vallahi bilmiyordum. Kent Oyuncuları'nda “Inishmore'lu Yüzbaşı - The Lieutenant of Inishmore”u izledikten sonra ise, bu adacıkta geçim sıkıntısının “had safhada” olduğunu, ahalinin inek yetiştiriciliği ve el sanatları ile uğraştığını öğrendim. Martin McDonagh'ı bu kere de yılların tiyatro kuramcısı, eğitmeni, oyuncusu, yönetmeni Ahmet Levendoğlu ülkemize taşıdı. “Inishmaan'ın Sakatı - The Criple of Inishmaan” başlıklı oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 1 Şubat’ta perde açtı.

ÇAĞCIL TİYATRONUN HARİKASI BİR YAZAR

McDonagh, 1996 yılında yazdığı bu oyunda, Inishmaan’da yaşayan insanların dünyadan kopuk yaşamlarını anlatmakta. Anımsatmak için yineleyeyim, Martin McDonagh (1970), İrlandalı ana babadan Londra'da doğmuş, orada yetişmiş bir "Anglo-Irish" (İngiliz-İrlandalı) bir yazar. 1996'da yazdığı ilk oyunu “Leenane'in Güzellik Kraliçesi” ertesi yıl Londra'da sahnelendiğinde, aynı yıl içinde söz konusu kentte dört oyunu birden sahnelenen o yaştaki (27) ilk oyun yazarı olarak tarihe geçmiş. Uzmanlar onu “Çağcıl tiyatronun harikası” olarak tanımlıyorlar."Harika" olarak tanımlanmasının ek nedeniyse, oyunlarının, yalnızca kimi yaz tatillerinde gidebildiği anayurdu İrlanda'da geçiyor ve o ülkenin kültürünü ve dilini yansıtıyor olması.

 
MCDONAGH NE ANLATIYOR

Yıl 1934'tür ve Robert Flaherty yönetmenliğinde ABD'li film ekibi Inishmaan'ın da aralarında olduğu üç adadan oluşan Aran Adaları'na gelip “Man of Aran (Aranlı Adam)” adlı bir belgesel çekecektir. McDonagh, işte bu çekimin arka planını anlatır. Esasında öykülenen “Man of Aran”da yer almak için planlar yapan küçük, sakat bir çocuk olan Billy’dir. Cin gibi zeki, ancak doğuştan sakat Billy, Helen ve  Bartley kardeşlerle birlikte Hollywood'a kaçma hayaliyle film ekibini görmeye gider. Ama Billy’nin bu gidişi pek öyle kolay olmaz. Manevi teyzeleri Kate ile Aileen'e yalan söyler. Ve film ekibiyle birlikte Hollywood’a götürülür. Billy’nin adaya dönmeyip, Amerika’ya gidişiyle işler karışır, sürprizler birbirini izler. Tam anlamıyla bir kara komedidir McDonagh’ın anlattığı.    

 

LEVENDOĞLU’NUN ÇEVİRİSİ

Oyunu sahneye koyan Ahmet Levendoğlu çeviriyi de yapmış. Levendoğlu, hiç ama hiç kuşkum yok Türkiye’de Türkçe’yi en güzel konuşan, en güzel yazan, en güzel kullanan enderlerimizden. Ayrıca  Türkçe ile İngilizce arasında eşdeğerlik kurma ustası bir çevirmen. İki dili, dillerin yansıttığı dünya görüşünü çok iyi biliyor. Diller arasındaki genel ayrımları tanıyor. Kendine özgü çeviri kuramları, giderek kendi içinde çeviri pratiği oluşturuyor. Yorum çalışması olarak tanımlanan çeviri sanatına ve yazarın ışıltılı anlatımına, parlak yorumuyla renkler katıyor. Çevirirken yazarın çevirmene pek de açık olmayan yorum ufkunu ustaca aralıyor, deşiyor, çıkarıyor. Düz ayak yorumla asla yetinmiyor, bire bire yakın karşılık üretirken, yorum gücünü yoğun biçimde kullanıyor.

 

Gel gelelim, sanıyorum bu kere durum farklı. Durum farklı, çünkü Ahmet Levendoğlu’nun olamazcasına titizlikle hazırladığı oyun dergisinde de açıkladığı gibi, İrlanda dilinin kendine özgü özelliği var. Örneğin, karşılıklı konuşmaların “soru-yanıtlı” bölümlerinin hemen hepsinde, yanıtın başında soru yineleniyormuş. Gramer açısından aykırı kullanım varmış. Sözler/tümceler noktalanmadan, “ve” ile birbirine bağlanarak uzayıp gidiyormuş. Ama bütün bu zorlukları aşmış Levendoğlu. Yaptığı çeviriden mükemmel bir sahne dili olmuş, oluşmuş. Seyirci, “… film çekimi yeni bitti kuşkusuz”, “…şu günde midem hiç bir şey kaldırmaz”, “… başka testler yapıyor olmam gerekiyor”, “… seni ertesi gün göreceğim demek ki yürüyüş için” gibi kulağına biraz ters gelen sözcükleri/tümceleri bu sayede yadırgamıyor.  

 

SAHNEYE KONULUŞ BİÇEMİ       

Ahmet Levendoğlu, metnin statüsünü çok, ama çok iyi bellemiş. Oyuncular tarafından boğumlanan, onların sesleriyle ve sahne yorumlarıyla renklenen sözleri, sahne üzerinde dile getirildiği ve yer aldığı biçimiyle çözümlemiş. Metni ve oyunu nedensel bir ilişki içerisinde değil, ama göreceli olarak bağımsız iki bütün olarak ele almış. Tiyatro mimetik göstergelerle dolu bir dünya değil ki! Sahneleyiş biçemini göstergeler yardımıyla oluşan bir anlatı olarak saptamış. Sahne sistemini farklı ritimlerde düzenlemiş. Ritmik çerçeveleri fevkalade hesaplamış. Oyuncuların fiziksel eylemlerini, eylemlerinin kesintisiz çizgilerini beklenen ustalığıyla çizmiş. Oyunun sonunda tüm oyunculara kayalıkları terk ettirip sahneye getirerek, anlatılanlara masal süsü vermiş. Hatta dans tablosuyla masala mucizeyi bile yerleştirmiş.

 

YARATICI KADRONUN YARATICILIĞI

Ali Cem Köroğlu’nun haşin kayalıklar biçiminde tasarladığı dekor, açıldığında Inishmaan Adası oluyor. Ali Cem Köroğlu, bu kere de özde belirli bir biçimi değil, bir kavramı belleklere ulaştırıyor. Düş gücünü zorlayan, duygu birikimlerini dışa vuran, dramatik yoğunluğu belirleyen, mutlak görülmeye değer bir dekor Köroğlu’nun tasarımı. Ali Cem Köroğlu, kostüm tasarımında da kostümün düşünsel işlemini öne çekmiş, kostümlere anlamsal değer kazandırmış. Önder Arık’ın ışık tasarımı da oyundaki duygu yoğunluğunu, düşünceyi, imajı, zaman ve mekân kavramlarını, atmosferi, derinliği, perspektifi gayet güzel yansıtıyor. Mavi-kavuniçi yan ışıklarsa, üç boyutluluğu fevkalade desteklemekte.

 

OYUNCULAR 

Ahmet Levendoğlu’nun bu oyunda alkışlanacak bir diğer tutumuysa, profesyonel tiyatro yaşamlarına “Inishmaan'ın Sakatı”yla başlayan “okullu” üç genç yeteneğe olanak tanıması. Deniz Gönenç Sümer, Pelin Gülmez ve Mertcan Semerci’ye: “Sahnelerimize hoş geldiniz” demek istiyorum. Deniz Gönenç Sümer, yönetmeninin yardımıyla yarattığı ve figür haline getirdiği Billy’i, izleyicinin düşüncesine bedeninin katılımı ve kendini belli eden devinduyumsal ve duygulanımsal hareketleriyle ulaştırıyor. Bartley’de Mertcan Semerci’nin yarattığı fiziksel varlığın içinde davranmasını şimdiden biliyor olmasına tanıklık etmek, ne büyük bir mutluluk biliyor musunuz? Pelin Gülmez’in fevkalade bir sanatsal şevk yaratma yeteneği var. Beni dinlerse boş versin “sit-com”u falan, daha bir asılsın tiyatroya. İşine heyecan verici büyülenmesi ayan beyan görülüyor yahu! İçinde ince bir eleştirmen taşıdığı da belli. Doktor’da H. Ergun Akvuran ve Kate’de Hanife Şahin görevlerini kusursuz yerine getirirlerken, Sema Çeyrekbaşıoğlu müthiş bir performans sergiliyor. Gılman Kahyaoğlu Peremeci’nin gövdesini tamamen duygularının hizmetinde tutma yeteneği var. Atsız Karaduman, Johnnypateenmike’i iradesinin ve duygularının görünmez ışımaları aracılığıyla seyirciye ulaştırıyor. Seda Yıldız, Babbybobby’e can verirken, Babbybobby’in kabalığına karşın iyi yürekliliğinin altını çizerek, karakterin içsel varlığının her parçasını doygunlaştırıyor, Babbybobby’e derinlemesine sahip çıkıyor. 

 

Uzun lafın kısası, bu oyun her yönüyle izlenmeyi, anasının ak sütü gibi hak ediyor.

 

 

ANLAMI ELBETTE VAR BÖYLE ÜZGÜN OLMAMIZIN: “ŞEREFE HATIRALAR”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Ben o “küçük Amerikalılaşmaya” iman etmiş kocayı tanıyorum. Adı ister Celâl olsun, isterse Kemâl… Önemli değil. Yükseköğrenim görmüş, ama toplumda kendine iş ve yer bulamadığından için için kendini kemiren ozan-çevirmen Suat’ı ya da Fuat’ı da yakinen tanırım… Adı fark etmez, tanıyorum ya, siz ona bakın! Ya ablasını? Ablasını da tanırım. Daha eşitlikçi bir dünya umuduyla yanıp kavrulan; sanat, yazın, müzik tutkunu Sanay’ı ya da Şenay’ı tanımaz olur muyum hiç? Tanırım. 1914 doğumlu bir Rus Yahudi’si olan Erol Güney ile de tanışıklığım var (Erol Güney’in Ke(n)ndisi / Göçmen-Çevirmen-Sevgili / Haluk Oral – M. Şeref Özsoy – Yapı Kredi Yayınları, 2005). 1940’lı yıllarda Tercüme Dergisi’nde bir araya gelerek başlatılan kültür hareketinin yaşayan son temsilcisi Erol Güney’i nasıl tanımam? Onu da tanırım. Ben, 1950’li yılların çocuğu, 1960’lı yılların delikanlısıyım. Yani, bir anlamda Nesrin Kazankaya’nın “Şerefe Hatıralar – 1955” başlıklı oyununda anlattıkları arasındayım, olayların yakın tanığıyım.

 

BATAKLIĞA DÜŞMEMİZDEN ÖNCEKİ SON FOTOĞRAF

Nesrin Kazankaya, son yazdığı ve halen Tiyatro Pera’da sahnelenmekte olan yukarıda andığım oyununda, 1955-56 yılları arasında İstanbul'da Nişantaşılı soylu ve zengin bir ailenin yaşamı ekseninde gelişen olayları anlatıyor. İki bölümlük oyunun ilk bölümünde, yeni kurulan çok partili demokratik rejimle liberal ekonomik atılımlar yapan Türkiye'deki siyasal süreçte, bir ailenin varoluşunu konu edinmiş. Oyunun ikinci bölümündeyse aileyle ilişkili ikinci kuşak figürlerin toplumsal ve siyasal çalkantılar doğrultusunda yaşadıkları 70'li yıllar yer almakta. Bu iç içe geçen iki öyküde, aile bireylerinin farklı dönemlerde de olsa siyasal sistemin yol açtığı sorunlarla yaşadıkları parçalanmalar, yitirilen yaşamlar var. Dediğim gibi, benim de pek iyi bildiğim yıllar bu yıllar. Toplumumuzun şu anda içinde bulunduğu bataklığa düşürüldüğü yıllar o yıllar.

 

UMUT FAKİRİN EKMEĞİ

Nesrin Kazankaya sanki bir dönemsel fotoğraf çekmiş. Bu fotoğraf içinde politik hataların insanların yaşamını nasıl alt üst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretlemiş. İnsanların kaderi, ülkelerinin kaderinden ayrılamıyor, ne doğru bir “teşhis”! Gelin görün işte, 1950'lerde yapılan hatalar, ister istemez gelecek yılları da olmazcasına etkiledi. Bakmayın siz oyunun sonundaki: “Güzel 80'li yıllara” repliğine. Esasında insanın içini yakan bir son bu! 80’lerde de bulamadık beklediğimiz güzelliği. 90’lı yıllara başlarkenki umutlarımız da heder oldu. 21. yüzyılın ilk altı yılını da yedik, umutlarımız hâlâ ekmeğimiz.   

 

SUAT’IN PSİKOLOJİK DURUMU, SİYASAL TUTUMU

“Şerefe Hatıralar – İstanbul 1955” oyunu ile Nesrin Kazankaya’yı öncelikle Cumhuriyet tarihiyle yüzleşme cesaretini gösterdiği için, aydın sorumluluğunu yerine getirdiği için kutlamak isterim. Bugüne değin hep insana değgin oyunlar yapan, bu oyunlarda Türkiye’nin geçmişine sürekli göndermelerde bulunan, seyircisini geçmişiyle yüzleştiren Tiyatro Pera’yı da övmeden duramayacağım. Türkiye'nin gerçek dönüm noktası olarak 1955'i saptamalarından ötürü, Nesrin Kazankaya’yı ve Şafak Eruyar’ı da huzurlarınızda alkışlıyorum. Osmanlı anlayışının devam ettiği yıllarda Cumhuriyet coşkusunu yaşamak gibi bir ikilemin politik aymazlığı getireceği noktasının altının bu ikili tarafından kısa, öz, ama böylesine kalın çizilmesini “taktirle” karşıladığımı da itiraf edeceğim. Diğer taraftan, dönemin mutsuz aydını Suat’ın psikolojisi ve siyasal tutumu daha net çizilebilir miydi diye lütfen ısrar etmeyin sormayacağım. Suat muhalif mi, devrimci mi, nihilist mi varsın seyirci çözsün diyeceğim.  

 

NESRİN KAZANKAYA’NIN REJİSİ

Oyunu, aynı zamanda yazarı da olan Nesrin Kazankaya yönetmiş. Yönetirken dramatik bir yapı yeğlememiş, ama titiz bir estetik arayış içine girmiş. Oyunun kimi yerlerini cam arkasına taşımış, kimi yerlerde de oyuncuları dondurmuş. Şampanyalı yılbaşı partisiyle, tango ezgileri eşliğinde Suat/Sanay/Celal’in dans tablolarıyla görsel zenginlik sağlamış. Sam Amca güdümlü kalkınma politikası, 6-7 Eylül olayları, Erol Güney’in bir yazısı nedeniyle sınır dışı edilmesi, “Stalin bataklığında gömülen şair”, “ormanda sırtından vurulan yazar”, “denizin ortasında bir kürek darbesi ya da bir kurşun sesi ile yok olmak” da konunun içinde yer almış. Yani Kazankaya, eseri yazarken düşünüp tasarladıklarını soyutluktan ve imgesellikten kurtarmış, sahnede somut ve gerçek bir yaşayışa kavuşturmuş.  

 

AYMAZ’IN VE DAĞTEKİN’İN BAŞARISI

Suat ile Sanay’ın, Heinrich Heine’in şiirinden Friedrich Silcher’in bestesi “Lorelei” (ya da ‘Lorelai’) aryasını dinledikleri tablodaki gölge düşümleri ve oyuncuların yüzlerinin karanlıkta kalışları dışında, Yüksel Aymaz son derece iyi bir ışık tasarımı yapmış. Oyundaki her tabloyu, her tablo içindeki oyuncuların mizansenlerini, duruşlarını çok iyi saptamış ve oyunun bütününü düşünerek elindeki ışık malzemesiyle en ideal tasarım tekniğini uygulamış. Hele o karakterlerin “dondukları” tablolar… Pek güzel. A. Şirin Dağtekin’in minimalist, ama dönem izleri belirgin dekoru ve zevkli dönemsel kostümleri iyi üstü.

 

OYUNCULAR

Oyundaki tango figürlerini çalıştıran Ceren Ağat’a sözüm yok da, şarkıların çalıştırıcısı Filiz Salepçi’ye çalıştırmayı sürdürmesini önereceğim. Özellikle Aytunç Şabanlı’nın sesi çok kayıyor. Başak Meşe’nin Nedret’i, Berin’den daha başarılı bence. “Çaresi nedir” diye sual edecek olursanız, Başak Mete, Berin’in sarhoşluğunu, tutkusunu yeniden yaratan basit birkaç jest ve tavır bulmalı derim. Berin’i daha bir bedenselleştirmeli ve fiziksel olarak görünür kılmalı. Muhammet Uzuner Celâl’de iyi. Aytunç Şabanlı görevini yapıyor. Kazankaya, elbette ki oyunun temel direği. Gerçi tonlamalarında kimi yanlışlıklar yakalanıyor, yakalanıyor yakalanmasına da, rolden çıkmamaya gösterdiği özen, Sanay karakteri ile özdeşleşirkenki özel yoğunlaşması kolayca düzeltebileceği bu tonlama yanlışlarını görmezden gelmemi sağlıyor. Seçtiği kodlamaya ve kabul ettiği oyun konvansiyonlarına fevkalade hâkim Nesrin Kazankaya. Sanay’ın coşkularını yönetmeyi ve onları okutmayı da pek güzel biliyor. Sahnede, üretici-sanatçı olduğunun seyircisi tarafından unutulmasına asla izin vermiyor, izleyicinin oyundan aldığı hazzın büyük lokması oluyor. Mehmet Aslan’ın, Suat’ın duygusal yapısını yazarın istediği biçim içinde seyirciye kusursuz aktardığı elbette görmezden gelinmemeli, ama Suat’ı anlamak için önce dağarcığını dayanak almamış olduğu bence kıyasıya eleştirilmeli. Bir de, “arızi” yerine “arizi” dememeye özen göstermeli.

 

“Şerefe Hatıralar – İstanbul 1955”, sezonun görülmesi gereken oyunlarının başını çekiyor. Mutlaka, ama mutlaka izlenmeli.

(Tiyatro Pera / Taksim – Telefon 0212 245 44 60)

 

 

POYRAZOĞLU 35. SANAT YILINI KUTLUYOR: “TAK TAK TAKINTI”

ÜSTÜN AKMEN

Ne kadar takıntılı bir toplum olduk farkında mısınız? Bırakınız, evden çıktıktan sonra, daha merdivenlerden inmeden: "Acaba ocağı kapattım mı, ütünün fişini prizden çektim mi" diye yeniden eve dönenimizi; yolda yürürken birilerine dokunduğunda: "Acaba bana hastalık bulaştı mı? Kuduz mu oldum, AIDS mi oldum" diye düşünüp doktorlara, tahlil yaptırmaya koşanlarımız bile var aramızda. "Bir kadına dokundum, cünüp oldum" diye sık sık boy aptesti alanları biliyorum ben. "Aptestim olmadı, tırnağım kuru kaldı. Saç dibim tam ıslanmadı" diye banyoda saatlerce kalanlar da “mevcutmuş”, duydum. Dua okurken, namaz kılarken vesveseye kapılanlara; Tanrı'ya, peygambere, kutsal değerlere küfür edenlere de rastlanıyormuş. Televizyonda gördüğü bir erkekle sanki cinsel ilişki kuruyor gibi bir duyguya kapılıp, hemen aptes almaya koşanları da Haydar Dümen Hoca yazıyor. Karşı cinse baktığında, hemen onun cinsel organını aklına getirenler konusunda da, Dümen Hoca’nın dümenindeyim. 

TAYYİP’İN ÇANKAYA”SI DA BİR TAKINTIDIR, SEÇİM BARAJI ORANI DA

Bırakınız Allah aşkına 301. Madde takıntımızı… "Tanrı nasıldır? İnsanlar nasıl yaratılıyor? Evrenin sınırları nerede? İnsan ölünce nereye gidecek? Neden varız?" gibi sorulara takılanlarımız var. Televizyon haberlerini izledikçe: "Acaba çocuğuma zarar verir miyim? Eşime, çocuğuma bıçakla saldırır, boğazını sıkar mıyım" diye düşünenler de bugünlerde aramızda mutlaka çoğalmıştır. Otomobil plakalarını, levhalarını okuyanları da biliriz. Düşündüğü ya da gördüğü sayıları sürekli tekrarlayanları da… Belli davranışları yapmadığı takdirde ailesinden birinin öleceğine inananlar ya da başına bir felaket geleceğinden korkanları az mı sanırsınız bu toplumda? Bunların dışında sürekli aynı kaldırımdan, aynı çizgiden gidenleri mi istersiniz, “Tayyip Çankaya’ya çıkacak mı çıkamayacak mı, çıkartılmayacak mı” diye gecesini gündüzüne katanlarımızı mı dilersiniz… Başkasının oturduğu koltukta oturamayanlarımız, eşya ve para biriktirenlerimiz, eskilerini, eskiyenlerini atamayanlarımız, perdelerini, küllüklerini, her eşyasını simetrik ve düzenli tutanlarımız, “seçim yasasında % 10 barajı” kalkmalı diye tutturanlarımız da hiç de az değil sanıyorum.

 

ALİ POYRAZOĞLU’NUN 35. SANAT YILI

Bu yıl, 35. Sanat Yılı’nı kutlayan ve oldum olası “obsesif kompulsif” bozuklukları olan bu toplumun içinde yaşayan Ali Poyrazoğlu, gitmiş Fransa’da Laurent Baffie’nin “Tok Tok” başlıklı oyununu almış, Türkiye’ye getirmiş. Laurent Baffie’yi “malûmunuzdur” 2001-2002 sezonunda Dostlar Tiyatrosu yapımı “Yarışma” başlıklı oyundan tanıyoruz. Poyrazoğlu, oturmuş, her zaman olduğu gibi baştan yazarak, oyunu Türkçe’ye ve Türkiye’ye uyarlamış. Uyarlarken de takıntılarımızla “asla ve kat’a” başa çıkamayan bir toplum oluşumuzun, kendimizden farklı olanı “asla ve kat’a” kabullenemeyişimizin altını bir güzel çizmiş.   

 

OYUNUN KONUSU

Perde, bir doktor muayenehanesinde açılıyor. Doktoru bekleyen altı hasta var. Bunlardan biri, “tourette sendromu” denilen küfretme takıntısı olan Şuayip Kibar (Bülent Kayabaş); diğeri  ellerini yıkamadan duramayan, hiçbir yere dokunamayan Melek Pakyüz (Şebnem Özinal), bir diğeri her sözü, her tümceyi iki kez yineleyen Söğüt Kurugürültü (Berrak Kuş); her şeyi sayan, kafasından süper hızla hesap yapan sayı hastası taksi şoförü Kamil Çakmak (Özdemir Çiftçioğlu) ve çizgilere basamayan, simetriyle kafayı bozmuş Eylül Çimen (Eser Ali)... Veee, evindeki elektriği, suyu, gazı açık bıraktığını düşünen; çantasındaki anahtarı kontrol etmeden duramayan, bakire olduğunu her fırsatta açıklayan sarışın Ermeni Madam Arşaluz Taşaklıyan (Ali Poyrazoğlu)…

 

SAHNELENİŞTEKİ AÇIK İLETİ

Ali Poyrazoğlu, “Tak Tak Takıntı”yı oyun broşüründe: “… takıntılar, alışkanlığa dönmüş çatlaklıklarımız, yaşamımızı işgal eden, ele geçiren alışkanlıklarımız ve tutturuklarımız (‘tutturuklarımız’ın ne demek olduğunu kavrayamadım, ama neyse) üstüne bir güldürü…” olarak tanımlıyor. Gerçekten de, seyirci oyunu izlerken, sahnede takıntılarıyla baş etmeye çalışan karakterlerin öykülerine, bir yandan kahkahalarla gülerken, diğer yandan da: “Yahu, bunların hepsi – ya da şu ve bu- bende de var” diyor. Ali Poyrazoğlu, oyunu sahneleyiş biçeminde de, hepimizin takıntılı olduğunu; takıntılarla iyi geçinmesini öğrenemezsek, o geçinemediğimiz takıntıların giderek ruh sağlığımızı bozacağını işaret ediyor, takıntılarımızla, hatalarımızla yüzleşmemizi sağlıyor. Bir anlamda, onları yenerek kendimizi değiştirmemizi, yenilememizi öneriyor. Bu arada, sahne üzerinde ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliğini de “mükemmelen” sağlıyor.  

 

YARATICI KADRO

Oyunun ışık tasarımını kim yapmış bilemiyorum, ama tepe ışıkları genel atmosferi tamamlamada ve diğer yönlerden gelen ışıkların gölgelerinin yok edilmesinde hiç etkin değil. Göz içerisindeki renk algılayıcılarına göre üç ana renk olan kırmızı, yeşil ve mavi renklerin karışımı, ışık gücü biraz düşük olan farklı tonlarda cart beyaz oluşturuyor. Tepe ışıklarındaki soğuk-sıcak dengesizliği de bu “cart”lığa doğal olarak destek vermekte. Murat Coşkun’un muayenehanesi, abartıdan uzak, işlevsel ve ayrıntıları incelikli düşünülmüş bir tasarım. Pencereden görünen karşı bina pencerelerindeki aydınlatmayla zaman değişikliğinin verilmesi de hayli akılcı. Metin Coşkun’un kostümlerine de ses etmeyeceğim de, Melek Pakyüz’ünki fazla hastabakıcı/hemşire havasında. Hatta, Şebnem Özinal hem de siyah peleriniyle sahneye girdiğinde “hastabakıcı geldi” etkisi yapıyor. Karakterin titizliği illa beyaz renk ile verilecekse, daha derli toplu bir tayyör kullanılamaz mıydı? Siyah hastane pelerini yerine bir pardösü olamaz mıydı?

 

OYUNCULAR

Doktorun asistanında Kerem Coro görevini aksatmıyor. Özdemir Çiftçioğlu, canlandırdığı karaktere kendini yakıştırmış, yaklaştırmış. Şebnem Özinal iyi. Eser Ali, bıraktığım yerden sürekli yukarı tırmanmasıyla beni mutlu etmekte. Berrak Kuş, gövdesinin yapaylıklarla ve gerilimlerle olan savaşını artık kazanmış, yürekten kutluyorum. Usta ve deneyimli oyuncu Bülent Kayabaş, komedide ön plana geçmesi gerekenin gerçekçilik olduğunun fevkalade bilincinde, hareketliliğin esasını doğallığın nasıl oluşturacağının örneğini veriyor.

 

Ali Poyrazoğlu ise 35. Sanat Yılı’nda oyunun komedi unsuruna olan etkisini gene bütünüyle planlıyor, oyunu gene seyircisinin önünde kontrolü altına alıyor, fiziksel yaklaşımını gene titizlikle saptıyor, Madam Arşaluz’un kendisini fiziksel zorlamasını,  ustalıkla alt ediyor.

 

Çünkü o, fiziksel yapıya dayalı, ağırlığı vücut devinimleri ve estetiğe bağımlı oyun tarzının kontrolsüzce komedi unsurları taşımasının, seyirciyi oyundan uzaklaştıracağı gibi, adaptasyonunu da yok edeceğini çok iyi biliyor.

 

Bu gerçeği bilmeden oynayan meslektaşlarının gene kafasına kafasına vuruyor.   

(İŞ SANAT KÜLTÜR MERKEZİ – İSTANBUL SALONU / 0212 316 15 76)      

KURTULMAK YOK OLMAKMIŞIN ÜZGÜN KOMEDİSİ: “TİTATİK ORKESTRASI”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

“Metruk” bir tren garı. Eskimiş bavullar, kullanılamaz halde bisikletler, tekerlekler,  kırık camlar, bir sürü ıvır zıvır… Adeta bir çöplük. Eski fahişe, yeni hamile Lyubka, garın eski şefi Luko, konservatuvar mezunu olduğunu savlayan çıplak ayaklı Meto, ve milli parkta bakıcısı olduğu Katya adlı ayıyı aç bırakarak ölümüne neden olduğundan sürekli vicdan azabı çeken Dako bu çöplüğün “mensupları”. Eski tren garından ara sıra tren/ler geçmekte. Tren/lerden atılan içki şişeleriyle yaşıyor bu zavallıcıklar. Durmaksızın birbirleriyle didişiyorlar ve tek amaçları geçen trenlerden birinin bulundukları garda durması ve onları oradan alıp başka, bambaşka bir diyara götürmesi.

 

HARRY HOUDİNİ’NİN GELİŞİ

Ancaaak… Günlerden bir gün, geçen trenlerden birinden kocaman bir sandık atılır. Korkarlar. Oysa sandığın içinden “İskambil Kartlarının Kralı” unvanlı Harry Houdini adında alkolik bir illüzyonist çıkar. Houdini ile birlikte “metruk” gardaki garibanların yaşamı değişecek, illüzyondan ve Houdini’nin yaşam felsefesinden etkileneceklerdir. Dünyamız onların gözünde bir Titanik gemisidir artık ve o geminin içindedirler, onunla birlikte batacaklardır. Houdini günlük alkol dozu uğruna illüzyonu onlara da öğretmek için söz verir. Bu yolla tren gelecek, önlerinde duracak, böylece bu çöplükten kurtulacaklardır. Dersler tuhaflıkları da başlatır. Tren bileti satan ölmüş ayının her gece belirmesi, her biletin 12 Mart tarihini taşıması (benim gittiğim akşam ayın 12’siydi. Oyun metninde 20 Ağustos diye geçiyor. Koper tarihi güncelleştirmiş), 12 Mart’ta trenin gelmesi, trene binmeleri, ancak hiçbir yolcunun olmadığını ve trenin makinistinin de bulunmadığını fark etmeleri ve…

 

BOYTCHEV’İN DÜŞÜNDÜKLERİ, DEDİKLERİ

Yaşam bir illüzyon mu, yoksa önümüzden gelip geçen bir tren mi? Ya da bizlerde mi Titanik gemisi batarken hâlâ müzik yapan orkestranın birer üyesiyiz? Değilse, dünyaya bir şeyler yapmaya mı geldik? Dünya gerçekten de Shakespeare’in dediğince bir sahne mi, yani rolünü oynayan çekip gidiyor mu? 1950 doğumlu Bulgar yazar Hristo Boytchev iki saat on beş dakikalık oyun boyunca işte bunları sorguluyor. Sorgularken “ölümle birlikte gerçek de sona erer”den yola çıkıp, varoluşa varıyor. İnsanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından yorumluyor. İnsanın kendini gerçekleştirmesini, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşunu, güvensizliği cımbızlıyor. Boytchev’e göre yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna giren ve her alanda bir toplumsallaşma ile karşılaşan insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar. Boytchev, varoluşu tek ve bireysel olarak tanımlıyor. Yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçimleri, saptadığımız ereklerin, seçmesini bizzat yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlı olduğunu savlıyor.

 

MACİT KOPER NE DÜŞÜNÜYOR, NE DİYOR

Oyunun yönetmeni Macit Koper de insanoğlunun yaşamının hep ilerisi için kurulan hayallerinin provalarını yapmaktan ibaret olduğunu öne çıkarmış, ama metinde yaşamın illüzyon ve gerçeğin güzel bir karışımı olarak yorumlanmasına karşı çıkmış. Gerçi, illüzyon diye adlandırdığımız deneyimlerimizin tadı sonradan hangimizin damağında kalmamıştır ki? Kalmıştır kalmasına da, Macit Koper, yaşamı tadı damağımızda sonsuza dek kalacak illüzyon olarak görmediğinden, illüzyonla uyutulmaya karşı çıkmış. Bu noktadan hareketle oyunu istediği noktaya getirmiş.

 

KOPER’İN İSTEDİĞİ NOKTA

İstediği nokta, yaşamın bir illüzyon olmadığı, gerçeklik olduğu iletisini sağlam temellere dayandırarak vermek. Vermiş de… Yazarın oyuna mekân seçtiği eski tren garından alabildiğine yararlanmış. İllüzyon dediğin gerçekmiş gibi görünen aldatmacadan başka ne ki! Realitenin çarpıtılmış halinin gözler önüne iyice serilmesini kimi yerde grotesk, kimi yerde de interaktif yöntemle sağlamış. Hem içeriden, hem de dışarıdan bir güzel uyutulmamızı sözsüz katkılarla, sözlerin söylenme biçimleriyle oynayarak simgelemiş. Final tablosundaysa, illüzyona uğramış insanların eninde sonunda uyanacaklarının altını bir güzel çizmiş.

 

IŞIĞI TEKNİK EKİP Mİ AKSATTI

Ersin Aşar’ın efektleri fevkalade başarılı, İlhan Ören’in ışık tasarımına sözüm yok da, benim oyunu izlediğim akşam uygulamada kimi aksamalara tanık olduğumu itiraf etmeliyim. Gala gecesiydi ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki ilk oyundu. Işık provası olanağı mı bulunamamıştı, yoksa teknik ekip mi işi savsakladı, bilemem. Özellikle takip spot operatörünün takip spotlarının özelliklerini bilmemesini yadırgadım. Houdini’nin karakterleri tek tek tanıtımı tablosunda, operatör hangi oyuncuyu hangi büyüklükte izleyeceğine bir türlü karar veremedi. Houdini’nin, Titanik gemisi batarken bile orkestrasının hâlâ çalmayı sürdürdüğünden söz ederek Luko’ya, Lyubka’ya, Doka’ya, Meto’ya ellerindeki simgesel enstrümanlarıyla bir orkestra oluşturduklarını düşünmelerini söylemesinden sonra, Beethoven’in 9. Senfonisi’ni çaldırdığı, Koper’in müthiş incelikli yarattığı tabloyu ışıklardaki dengesizlik bozacak, diye vallahi yüreğim ağzıma geldi. Gene de İlhan Ören’in ışık tasarımının oyundaki zaman ve mekân kavramını, oyunun temasını seyirciye aktaracak başarıda olduğunu söylemeliyim. Hemen ardından Nihal Kaplangı’nın kostüm tasarımını övmeliyim.

 

BARIŞ DİNÇEL’İN DEKORU VE OYUNCULAR

Hüseyin Mevsim’in çevirisi temiz, titiz bir Türkçe’den oluşuyor. Dili, yazarın ışıltılı anlatımına mükemmel uyum sağlıyor, parlak yorumuyla yapıta renk katıyor. Dekor tasarımına imza atan Barış Dinçel ise seyircinin imgesel dünyasını, düşlerini, gerçeklik dürtülerini, estetik duygusunu kırbaçlayan, kamçılayan bir dekor tasarlamış. Barış Dinçel’in dekorunun varlığı hareketle mükemmel birleşiyor, bilinçaltında görselliği devindiriyor.

 

Dako’da Can Başak, gövdesi ve ruhu arasındaki uyumu bu kere de yakalamış. İç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında mükemmel bir birliktelik var. Ahmet Uz, Luko’yu iyi biçimlendirmiş. Burak Davutoğlu Meto’ya dolaysız, sezgisel bir biçem izleyerek yaklaşmış. Bensu Orhunöz, Lyubka karakterine belli ki birbirinden ayrı aydınlık noktalardan bakmış. Lyubka’yı duygu kıpırtılarından filizlendirmiş. Duygu parçacıklarını karanlıktaki parıltılar gibi oyunun içine saçıyor. Özellikle çello tablosunda çok iyi. Naşit Özcan, Hary Houdini’ye dönük tüm yaklaşımları önceden saptamış, anlamış, bunları kontrol altında tutmanın yollarını da bir güzel bulmuş. Rolün gelişimine, koşullara göre, bireysel özelliklerini de kullanarak mükemmel çeşitlemeler yapıyor.      

Kısacası, “Titanik Orkestrası” izlenmeyi hak ediyor.

Bu arada, benim de hipnoza tutulmuş halkıma bir önerim var. Eğer İstanbul’daysanız olanak yaratın, gidin ve “Titanik Orkestrası”nı izleyiniz. Daha umut var! Ola ki günü gelecek uyanacak ve gerçeği göreceksiniz.

 

İNTİKAM DUYGUSU UYANDIRAN BİR OYUN: YILDIZLAR ALTINDA CİNAYET”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

“Hiç Kimse Unutulmayacak” sloganıyla sezonu açan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, “Azerbaycan edebiyatının önemli isimlerinden Elçin’i unutmadık” diyerek “Yıldızlar Altında Cinayet (Katil)”i repertuarına almış. Elçin İlyasoğlu Efendiyev’i (1943) okumuşluğum yoktu, ama gerçekten de öykü, eleştiri, senaryo, tiyatro yazarı olarak ün yapmış biri olduğunu biliyordum. Türkiye’de ve dünyada yayımlanan roman, öykü, deneme, araştırma, yanı sıra sahnelenen oyunlarıyla  tanınan ve ülkesinde Başbakan yardımcılığı görevini de sürdürmekte olan Elçin Efendiyev’in bu oyunu, ülkemizde ilk kez seyirci karşısına çıktığınıysa yeni öğrendim.

 

KONU MU BU

Olasılıkla yalnızlık nedeniyle hafiften kafayı sıyırmış kız kurusu bir öğretmenle, ona olan aşkını tam 18 yıl sonra itiraf etmek üzere öğretmeninin evine gelen psikopat öğrencisinin dramatik ilişkisini anlatan oyunun birinci perdesinin büyük bir bölümü, öğretmenin (yalnızlığın altını çizmek amaçlı) evinde sürekli (doğal olarak orada olmayan) öğrenci ve velilerle konuşmalarıyla geçti. Oyunun seyredilmesi iyiden iyiye zorlaştı, saçma sapan bir kadercilik anlayışının yüceltisiyle “tahammül” sınırlarını aştı. Güya sosyalizm sonrası oluşturulan yeni düzenle birlikte değişim sancıları taşıyan Azerbaycan insanını anlatmayı amaçlayan Elçin, değişen dünya - değişen insan ilişkisinden bihaber, fevkalade ilkel bir oyun yazmıştı ve benim ikinci perdeye dayanmam olanağı kalmadı.

 

İKİNCİ PERDEYE DAYANMANIN ANLATILAMAZ ZORLUĞU

Neden kalmadı, hemen anlatayım. Bakü’de tek başına yaşayarak kimya öğretmenliği yapan, 41 yaşında, hayatı öğrencileri üzerine kurulu; hayalleri, sevgileri, arzuları yaşadığı dört duvarın arasına sıkışmış bir kadının aşkı ve yaşamı keşfedişinin öyküsünün bence hiçbir özelliği yoktu. Öğrencilerinin sınav kağıtlarını okurken onlarla konuşan, bir gelinlikli oyuncak bebekle dertleşen bu hafif üşütük yalnız kadının evine, bir gece ansızın yağmurdan sırılsıklam olmuş birinin gelmesi, gelenin eski öğrencilerinden biri olması, Delikanlı’nın aradan geçen 18 yıl boyunca kendisini sevdiğini söylemesi hiç mi hiç gerilim yayımı germedi. Kadın, kendini bir rüyanın içinde buldu, bunca yıl yaşayamadığı duyguları yaşatan bu adamı sevdi. Delikanlı’nın ikinci bölümde bir hinoğluhinlik yapacağı belliydi, bunu sezmek için eleştirmen falan olmaya da gerek yoktu. Delikanlı’nın sıradan bir Azerbaycan serserisi çıkacağı, kadını yolmak isteyeceği, giderek kadını aşağılayacağı, Kadın’ın da Delikanlı’yı bir biçimde öldüreceği, yıldızlar altında işlenecek bu lanet olası cinayetin oyunun başında “bir cinayet sorgulasam da terfi etsem” diye hayıflanan karşı dairede “ikâmet etmekte olan” komşu kadının kocası polis memurunun işine yarayacağını birinci bölüm sonunda herkes biliyordu. Yani, bilmek için “kâhin” olmak koşul değildi.

 

YÖNETMEN NE YAPMIŞ

Konusu, 2000’li yılların başında geçen bu oyunu Melahat Abbasova yönetmiş. Daha doğrusu, olay ve konuşma örgüsünde, oyun kişilerinin birbirleriyle ilişkilerinde en ufak bütünlüğün bulunmadığı bu oyunu yönetmemiş, uzaktan bakmış. Kendine özgü bir sahneye koyma biçemi ve yöntemi saptamamış. Zaten kuru olan eseri satırlar arasında cansız kalmaktan kurtaramamış.

 

Bu arada, ikide bir salonda herkes neden kahkaha atıyor, bir anlayan varsa n’olur bana söylesin. Oyun içinde bir kıkırdamadır gitmekte ki, sormayın gitsin. Tek başına yaşayan Kadın’ın sokak kapısı devamlı açık. Komşu Adam - Komşu Kadın, Kadın’ın evine yol geçen hanı gibi girip çıkıyor. Delikanlı nedense başka kapıdan geliyor. Delikanlı, Kadın’a mektup yazıyor, dış ses Delikanlı’nın sesi. Kadın mektubu mır mır okuyor. Daha neler de neler oluyor…

 

YARATICI KADRO DA İŞİN SUYUNU ÇUKARMIŞ

Dekor tasarımını yapan Emra Albayrak Şahin ne yapacağını bilememiş. Siyah fonun önünde taaa tepelere kadar siyaha boyalı iki kitaplık, kitaplığın içinde siyah sırtlı kitaplar ne öyle! Kadın sıradan bir kimya öğretmeni yahu, ordinaryüs profesör falan değil! Havaya toplanan tüller… İkide bir fısss… Sis… Şahin’in yorumu, yorumlaması yok. Böyle dekor mu olur? Dekoratör tekstin özünü, biçimini, teknik açılardan özelliklerini incelemez mi? Nerede yapı, dil, güncellik, kültürel, sosyal etki? Nerede boşluklardan, insan varlığından, alanlardan, hacimlerden, renklerden, malzemeden, ışıktan yararlanma?

 

Usta kostüm tasarımcısı Feyza Zeybek de işi savsaklamış. Tek tip, üniforma gibi kostümler hazırlamış. Komşu karı – kocanın kostümleri aynı. Delikanlı’nın ikinci giydiği gömlek, pantolon da… Ne biçim iş bu böyle, anlamadım.

 

Selim Atakan’ın müzik tasarımına sözüm yok da, Mustafa Türkoğlu’nun cascavlak ışıkları tam Allahlık. Belli ki, yönetmen oyun için saptadığı ve uygulanmasını istediği sahne ışıklandırmasını açıklamamış. Açıklamayınca da Türkoğlu ola ki: “Al sana ışıklandırma” demiş. Olmuş bitmiş(!).

 

OYUNCULAR

Elçin Altındağ’a eh diyeceğim de, Emrah Özertem’e, Ezgi Sümer Yolcu’ya, Radife Baltaoğlu’na, Nevzat Çankara’ya ne diyeceğim bilemiyorum.

 

Bilebildiğim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Repertuar ve Yönetim Kurulu üyelerini bu oyunu zorla izlettirmenin yollarını sonuna kadar arayacağım.

 

Arayacağım ve oyunu onlara sonuna kadar mutlaka izlettireceğim.

 

İntikamım acı olacak!

 

▼ ▼ ▼

Söylemeye unuttum, yaşamımda “Yıldızların Altında Cinayet”ten sonra üçüncü kez (diğeri “Çılgın Dünya” idi) bir oyun daha terk ettim: “Sarı Naciye”. Işıklar içinde yatsın Recep Bilginer’in en ünlü oyunlarından biriydi “Sarı Naciye”. Değerli besteci Timur Selçuk müziklemiş ve küçük orkestrayı yönetiyordu. Geleneksel ile çağdaşı, opera biçemiyle yalın söyleyişi harmanlamaya çalışmıştı, ama ne yapalım ki olmamıştı. Yinelemeler… Yinelemeler… Neydi bu? Opera mı? Asla… Müzikal mi? Olamaz… Olsa olsa müzikli oyun. Eda Bingöl’e, Turgut İpek’e, Toygarhan Atuner’e, Bülent Atak’a sözüm yok. AKM’nin konser salonunun dar sahne olanakları içinde Doğan Çelik sahne trafiğinin altını üstüne getirmese belki iyi bir seyirlik olmuş denebilirdi “Sarı Naciye” için. Ama Ferhat Karakaya’nın daha kötüsü olamayacak dekor tasarımına dayanmak kolay olmadı. Ayol dağ köyünde evler yan yana mı olur. Arkadaki o muşamba poster ne öyle! Dekor tasarımına imza atan Gizem Betil o dönemde köylerde, kasabalarda “kara lastik” denilen ayakkabıların kullanıldığını neden bilmez? Işık tasarımını yapan Bülent Darcan yaptığı işe neden daha bir özen göstermez? Beni dinlerseniz, “Sarı Naciye”yi merak falan etmeyin, gitmeyin...