YAZILARAK ANLATILAMAZ BİR OYUN VE OYUNCUSU: “ETNA: BEDENDEKİ KUYU”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Şu büyük kent hay huyu içinde, bazen neler kaçırıyoruz neler. Ne güzellikler… Bunlardan biri, geçen yılın Kasım ayında perde açan  Nihat İleri, Levent Öktem ve Laçin Ceylan’ın repertuar tiyatrosu olmayı amaçlayarak kurdukları BiTiyatro’nun ilk oyunu “Etna: Bedendeki Kuyu”ydu. Az kalsın kaçırıyordum. Neyse ki, sezon bitmezden önce yetiştim, içime sindire sindire bir güzel de izledim.

 

OYUNU YAZARI YÖNETMİŞ

Oyunun yazarı ve yönetmeni, Theater an der Ruhr kökenli bir oyuncu olan Christine Sohn. Sohn, Dr. Roberto Ciulli’nin yönetmen yardımcılığını yapmış ve ekibinde oyuncu olarak çalışmış bir tiyatrocu. “Etna: Bedendeki Kuyu” ise, yazarın on iki oyunundan biriymiş. Yazar, şiddeti sıradanlaştıran ve zorbalığı içselleştiren toplumun birey üzerindeki yıkımına farklı bir açıdan bakmış. “Suçun oluşmasını seyretmek, ona iştirak etmekten daha ağır bir suçtur” demiş. Bu spot altında, tiyatrocu olmak isteyen, ancak hemşire olabilen ve içindeki duyarlılığı kendi yarattığı küçük dünyasında bazen deliliğe varan krizlerle aşmaya çalışan Sophie'nin hikâyesini anlatmış. Sophie, günlük gerçekliğin içinde zorbalaşma ve yabancılaşmaya karşı kendini savunmaya çalışıyor, ancak yalnızlığın en uzak köşesine sürükleniyor. Yaşananlara “tahammül” gösteremez oluyor, etrafını kafasında kurguladıkları sarıyor. 

 

SAHNE TASARIMININ VE IŞIĞIN BAŞARISI

Christine Sohn ayrıntılarını bildiği, duyumsadığı, yaşadığı eseri sahnelerken yapaylıktan,  uyumsuzluktan titizlikle uzak durmuş. Bu titizlenmede Laçin Ceylan’ın başarısını göz ardı etmenin olanağı yok, ama gene de Sohn’u kutlamamak olmaz. Norbert Van Ackeren-Yaşar Alparslan ikilisinin sahne tasarımı, sahnenin her tarafını kaplayan Sophie’nin kuyularını simgeleyen, her boydan, her renkten ve açıldıklarında içlerinden sürprizler fışkıran değişik boy sandıklardan, valizlerden oluşmakta. Bu yorum, bence Christine Sohn’un en önemli yardımcısı olmuş. Rüzhdi Aliji’nin mükemmel ışık tasarımı da öyle… Sophie'nin kan rengi giysisinin alacakaranlığa dönüşmesi, unutulması zor bir ışık tasarımı başarısı değilse nedir?

 

LAÇİN CEYLAN’IN YAZARAK ANLATILAMAZ OYUNU

“Etna: Bedendeki Kuyu”nun sanatçı olamadığı için kendini ifade etme ve yaşananlara karşı çıkma araçlarını kişisel dünyasında arayan ve zaman zaman ortalığı birbirine katan Sophie’sini, Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan tanıdığımız mükemmel üstü ses, diyafram ve nefes kullanımı olan “ender”lerden Laçin Ceylan canlandırıyor. Ritmin sürekli yüksek olduğu bu oyunun yükü, doğal olarak tamamıyla Laçin Ceylan’ın omuzlarında. Sophie'nin duyumsadığı sorumluluk duygusunun, hatta toplumsal sorumluluğunun onu fazlasıyla inceltmesini, duyarlılaştırmasını, kırılganlaşmasını, yalnızlığını, yaşadıklarından oluşan yarılmaları, çözüm arayışlarını ve bulamayışlarını öylesine bir başarıyla seyirciye aktarıyor ki, yazarak anlatmak gerçekten olanak dışı.  

 

LAÇİN CEYLAN’IN KOLAY UNUTULAMAYACAK BAŞARISI

”Etna: Bedendeki Kuyu” oyununda Laçin Ceylan’ı izlemek, izleyebilmek gerçekten bir şans. Ceylan, her şeyden önce derinine bakan bir oyuncu. Oyunculuğunda ortalamalar, klişeler dizgesini silip atıyor. Anlatılanı kişisel olanla yoğuruyor, süzgeçten geçiriyor, biricikleştiriyor. Oyunun hiçbir anında belli anlatım sınırlarından taşmıyor. Sophie’ye can verirken kendini de deşiyor. Merkezde duruyor, oyunculuk sanatının bilinçle, cesaretle üzerine üzerine gidiyor. Sophie’yi basite indirgemeden onunla son derece samimi  bir ilişki kuruyor.

 

VE BAŞARININ ELDE EDİLİŞ YÖNTEMİ

Laçin Ceylan, hiç ama hiç kuşkum yok ki, Sophie’nin bilincinin ve davranışlarının mantığını derinlemesine incelemiş. Bilincinin ve davranışlarının saklı katmanlarına ulaşmak için, oyunun bünyesindeki tüm işaretler yöntemini deneyimiyle gerçekliğe ulaştırmış. Sokakta, işyerinde, çarşıda, pazarda devşirdiği jestler, mırıltılar, sesler ve tonlamalardan oluşan bir dille, seyircide oyun sonunda iz bırakmış o bütün insan davranışlarına seslenme başarısını elde etmiş.

 

OYUNDA NİHAT İLERİ DE VAR

Oyunun sonunda Nihat İleri’ce bir antre yapan Nihat İleri’yi unutur muyum hiç? Nihat İleri (Gottlieb) giriyor, seyirciyi bir de o silkeliyor, oyunu bitiriyor.

 

“Etna: Bedendeki Kuyu”, hiç kuşkum yok ki 2006-2007 sezonunun en iyi oyunlarının başını çekenlerinden...

 

Turnede falan yakalarsanız aman kaçırmayın. Kaçırmayın ki, ileride üzülmeyin. Kaçırmayın ki, analar ne oyuncu/lar doğuruyor tanıklık edin.

 

    DÖRT KADININ YAŞAMA TUTUNMA SERÜVENLERİ: “KADİFE ÇİÇEKLERİ”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Bakırköy Belediye Tiyatroları, çok katmanlı ve çağrışımlara açık bir metin olan Paul Zindel’in “Kadife Çiçekleri” adlı oyununu bu sezon oynadı. Şimdi büküp boynunuzu, bana soracaksınız: “Pekiii, ‘Kadife Çiçekleri’ gerçekten zor bir oyun mu?”

 

Ayol, tiyatroda kolay mı var?

 

İNSANIN İÇİNİ BURKAN BİR ÖYKÜ BU ÖYKÜ

Mutsuz, pesimist, agresif, hırçın Beatrice (Cihan Bıkmaz), biri epilepsi hastası Ruth (Nazan Koçak), diğeri bilime tutkun, içine kapanık Mathilda ya da kısaltılmış haliyle Tillie (Yonca Cevher Yenel) adlı kızları, “Cici Hala” (Cihan İnan Bekar) dedikleri yaşlı bir kadın ve de kafeste besledikleri Tillie’nin edindiği küçük tavşanla birlikte yaşamaktadır. Yaşam, dört karakterin dördünü de emzirememiştir. Zindel, bu yaşama tutunma savaşımını, karakterlerin yaşamdaki öfkelerini neredeyse Tennesse Williams ya da Anton Çehov veya Martin McDonagh tadında işlemiş. İnsanın içini burkan bir öykü bu, gel gelelim yeni değil. Beatrice’nin yoğun acısının; acısını, öfkesini en yakınlarından çıkaran Beatrice’nin dramının, yeni olduğunu elbette kimseler savlayamaz. Oyun güncelleştirilmiş olsa dahi...

 

ÖYKÜ YENİ OLMAYINCA…

Eeee… O halde? Öykü yeni olmayınca, ne yapmalı? Çok iyi sahneleme olanakları yaratmalı ve çok iyi oynanmalı. Örgüyü öyle örmeli ki, Beatrice merkeze alınmalı, diğer karakterlerin tamamen kişisel olan dramları bu merkezin çevresine yerleştirilmeli. Tiplemeler öyle seçilmeli ki, sabun köpüğü olmamalı. Sanırım aynen böyle düşünmüş yönetmen Kadriye Kenter. Düşündüğünü fevkalade ciddiyetle, titizlikle, en küçük ayrıntıyı kaçırmaksızın uygulamaya da koymuş. Ama tempoyu tutturamamış. Bir oyun metninin çözümünün ayrıntılarda olduğuna inanmış inanmasına da, “black out”lar da oyunu iyiden iyiye hantallaştırmış. İlk nazarda önemsiz gibi görüneni, bütünün ayırt edici özelliği olarak ortaya koyamamış. Yapıtın somut öğelerinde yuvalanan “anlamsız” ayrıntıları iyi tanıyamamış. Keşke, her gösteren dizgeyi kendi içinde değere kavuşturmayı deneseymiş. Keşke, sesli yanıtlar arasaymış. Denememiş, aramamış. Dolayısıyla oyunun geri kalan tüm öğelerini ilgilendiren bir amplifikatör oluşturamamış.

 

BAKIRKÖY’ÜN YARATICI KADROSU GENELLİKLE İYİDİR

Ayçın Tar, gayet güzel bir dekor tasarlamış. Siz ben değilsiniz ya, gidip görürseniz çok iyi de diyebilirsiniz. Ama Ayçin Tar’ın dekoru ne yalan söyleyeyim perde açılır açılmaz seyirci ile oyun arasındaki ilk etkileşimi, ilk alışverişi şıpınişi sağlayan bir öğe niteliğinde. Bir de ocağın içine, yandığını imleyen bir kırmızılık koysaymış!.. Neyse! Koyar belki. Gönül Sipahioğlu’nun tasarladığı giysiler de “matlup”a uygun. Ancak sormak istediğim bir şey var: Okuldaki törene gitmekten cayan Beatrice, giydiği ayakkabıları çıkartıp, neden eski ayakkabılarını giyiyor, anlayamadım. Tolga Çebi’nin müziği mükemmel. Işıklar içinde yatsın Nüvit Özdoğru’nun çevirisi pırıl. Murat İpek’in ışık tasarımı oyunu anlamayı kolaylaştırmakta. Ancak, aydınlatılan nesne zaman zaman iyi kontrastlanmamış. Gene de, yanılmıyorsam saklayacak hiçbir şeyi olmayan bir dramaturginin beyaz ve Brechtisyen ışığını benimsemiş İpek. Bu ışık tasarımı, kimi yerlerde, örneğin Ruht’un kriz geçirdiği sahneler sonrasında (annenin kızını sakinleştirmeye çalıştığı bölümleri kastediyorum) bir İtalyan Rönesans’ı resminin kösnül ve güneye özgü ışığını Brechtisyen ışıkla birleştirdiğinde, usçulukla öznellik arasında mükemmel bir uzlaşma sağlıyor. Dolayısıyla Murat İpek kutlanmayı hak ediyor.

 

OYUNCULAR BAŞARILI

Gülru Pekdemir, kısacık Janice Vickery canlandırmasında görevini yerine getirmekte. Kadriye Kenter onu neden o denli güldürmüş, işin o tarafını bilemem. Jonice, şımarık mı, hasta mı? Cici Hala’da Cihan İnan Bekar’ın performansına da diyecek yok.  Cihan Bıkmaz, tam profesyonelce “rolden asla çıkmıyor.” Doğalcı olduğundan varlığına inanmamız gereken o karmaşık kişiyi, o karmaşık Beatrice yanılsamasını asla bozmuyor. Ancak, sarhoş Beatrice’in ayaktaki tablolarını Kadriye Kenter ile birlikte yeniden gözden geçirmeliler demekten kendimi alamıyorum. Bir de “telaffuz” yerine “telafuz” dememeli. Haaa, unutmadan deyivereyim, krizi sonrası Ruth’u okşarken elini elbisesinin (hırkasının) üstüne koyuyor: “… buz gibi olmuşsun” diyor ya… Bence elini Ruth’un çıplak tenine dokundurmalı. Elbise üstünden üşüme anlaşılıyorsa, Ruth’un çoktan ölmüş olması gerekiyor. Öyle değil mi ama? Nazan Koçak, esasında sara hastası olan, ancak annesinin baktığı hastalardan birinin ölümüne tanık olmasının benliğini sarmaladığı ölüm korkusuyla yaşayan enerjik, delidolu Ruth karakteri için bir duygulanım kuramından yola çıkıyor. Sınırları çok belirgin bir oyuncu tipi için geçerli olan bu kuramı başarıyla yerine getiriyor.

   

YONCA CEVHER YENEL’E DİKKAT

Mathilda’da genç oyuncu Yonca Cevher Yenel, Mathilda’nın olgularını o kadar güzel değerlendiriyor ki, işi Mathilda’nın içsel modelini başarıyla kavramaya kadar götürüyor. Dolayısıyla rolü duyumsuyor Yonca Cevher Yenel. Mathilda’nın umudu simgelemesi dışında, oyun metninin altında yatan karakterindeki içsel yaşamın gizli anahtarını buluyor. Sürekli yoğunlaşma halindeyken dikkatini hiç yitirmiyor. Sonuçta, belki de kendini ikna teknikleri kullanarak Mathilda ile özdeşleşiyor. Belki de, başkasıymış gibi davranarak dış dünyayı kandırıyor. Nereden bilebilirim, ola ki Mathilda ile arasına bir uzaklık koymuştur. Mathilda’yı okuduğu, onunla alay ettiği, istediği gibi role girip çıktığı da rahatça savlanabilir. Nereden bakarsanız bakın, neresinden tutarsanız tutun Yonca Cevher Yenel, seçtiği kodlamaya ve kabul ettiği oyun konvansiyonlarına fevkalade hâkim. Hareket ve diksiyon egemenliği sayesinde, eylemleri gibi sözceleme durumları tasarlayarak metne ayrı bir anlam kazandırıyor. Diksiyonunu gerçeklik etkisi yaratma çabasında olmayan, ama kendi kuralları olan sesbilimsel, retorik, prozodik bir dizge biçiminde düzenlemesi ise, ayrı bir kutlama gerektiriyor.

 

Yonca Cevher Yenel’in haberi olsun, bundan böyle merceğimin altında oturuyor.

(Bakırköy Belediye Tiyatroları / Yunus Emre Kültür Merkezi – 0212 661 38 95)

 

TİYATROMUZUN YENİ DON KİŞOT’LARINDAN ESKİ FARS: “KARMAKARIŞIK”

ÜSTÜN AKMEN

Ali Sunal’ı, inanın bana on yılı aşkın bir süredir mercek altında tutuyorum. “Şaban ile Şirin" oyununu yanılmıyorsam 1996-97 sezonunda izlemiştim. "Propaganda", "Banka", "Okul" gibi filmlerini de seyrettim. “En Son Babalar Duyar” başlıklı TV dizisinde de pek iyiydi. "İkinin Biri" adlı oyun ile Sadri Alışık Ödülleri’nin “Komedi Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”luğuna değer görüldüğünde, inanın ki pek sevindim. Ayrıca, Afife Jale ve Selim Naşit ödüllerine de aday gösterildi. Meğer şimdilerde  yapımcılığa bulaşmış. Ankara Ekin Tiyatrosu’nun kurucularından Tarık Güvenç’in İstanbul’da kurduğu Donkişot Tiyatro ile Ray Cooney’in ünlü "Karmakarışık-Out of Order"ını sahnelemekteler. Nazım Hikmet’in dediği gibi “ölümsüz gençliğin ‘son’ şövalyesi” bunlar. “Güzelin, doğrunun ve haklının fethine çıkmışlar”. “Önlerinde mağrur, aptal devleriyle dünya; altlarında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ları”, yani tiyatro tutkuları… Böyle bir çabaya, ilk oyunları dahi izlenilmeksizin alkış tutulmaz mı? Ben tutarım! Tuttum da…

 

SABUN KÖPÜĞÜ, MABUN KÖPÜĞÜ… BU OYUN GİŞE YAPAR.

Alkış tuttum ve tiyatroların özverilerle, büyük güçlüklerle ayakta durabildiği ülkemizde, yediden yetmiş yediye insanları düşündürtmeden güldürebilecek, sabun köpüğü mabun köpüğü, gişe yapabilecek böyle bir oyunu repertuarına alarak bir kez daha sahneye taşımalarını eleştirmekten kaçınmaya özen göstererek ve düşünerek karar verdim. Hatta, ortam gereği saygıyla karşıladım. Ama hiç değilse iyi kotarılması koşulumdu, zira profesyonel bir yazardım ve yaptığım işi, amacına uygun olarak en iyi biçimde sonuçlandırmaya çabalıyordum. Elbette kendime özgü düşüncelerim, eğilimlerim, ilkelerim vardı, ortam mortam, ana, baba, gardaş/arkadaş falan tanımamalı, değerlendirmelerimi düşüncelerim, eğilimlerim, ilkelerim doğrultusunda yapmalıydım.

 

1991’in Şubat ayında Dormen Tiyatrosu yapımı olarak izlediğim, yanılmıyorsam 2005-2006 sezonu oyunu olarak da Eskişehir Belediye Tiyatrosu’nda gene Haldun Dormen yönetiminde sahnelendiğini bildiğim bir “vodvil/fars” örneği olan “Karmakarışık”ı, vallah billah işte aynen bu duygu ve düşünceler sarmalında izledim. Buyurun sonuçları efendim.

 

OYUNA KORKARAK GİTTİĞİMİ İTİRAF EDİYORUM

Fars ya da vodvil denilen oyun türü, bilindiği gibi, doğaçtan yaratılan güldürü öğesine dayanmakta. Kaba bir mizah anlayışı, kalıplaşmış karakterler, olmayacak durumlar, gereğinden fazla abartı… Bunlar farsın olmazsa olmazları sayılıyor, elbette bilirsiniz. Eee... Tür böyle n’apalım! Yapacak bir şey yok da, kaba tiplemeleri ve inandırıcılıktan uzak olay örgüleri, sadece paldır küldür açılıp kapanan kapılar, kendiliğinden kapanan pencereler, hızlı girip çıkmalarla dinamizmine kavuşturulmaya kalkışılırsa ve oyun oyunculuktan yoksun bırakılırsa, vodvil/fars, estetik açıdan komediye oranla pek zayıf, hatta solda sıfır kalmaz mıydı? Ne yalan söyleyeyim, oyuna korkarak gittim.  

 

EMRE TÖRÜN’ÜN YÖNETİMİ

Haldun Dormen oyunu, bu kere Kemal Uzun ile birlikte dilimize çevirmişti. Neden, raftaki çeviriyi yeniden çevirmişler elbette bilemezdim, ama 90’lı yıllardaki Haldun Dormen çevirisinde yer alan, bugün için kimi pörsümüş sözcükleri yeni çeviri metninden nasıl olmuş da çıkartmamışlar ne yalan söyleyeyim için için eleştirdim. Çevirisinin güncelleşmemiş olmasını eleştirdiğim ve 1980'li yıllarda Thatcher döneminde bir bakanın (ilk yapımda galiba başbakan yardımcısıydı) İşçi Partisi'nin sekreterlerinden biriyle bir gecelik kaçamak yapmak üzere bir otel odası tutmasıyla başlayan, kentin manzarasını da gecelerine katmak isteyen çiftin, perdeyi açtıklarında cama sıkışmış bir cesetle karşılaşmalarıyla karmakarışıklaşan oyunu Emre Törün, farsın gerektirdiği matematiği savsaklamadan ve gerekli sahne trafiğini sağlayarak, koreografik komiklikleri Haldun Dormen’in ilk yapımından alıntılayarak da olsa başarıyla sahneye taşımıştı. Sahneye taşırken, farsın önemli öğesi "gerçek içinde saçma" komiğini hiçbir yabancılaştırmaya yaslanmadan vermeyi de başarmıştı. Durumları en yalın haliyle geliştirmiş, gerekli olan fevkalade hızlı ritmi sağlayarak, seyircinin bu sayede mantık arayışını engellemişti.

 

YARATICI KADRONUN YAPTIKLARI

“Gel bakalım oyunun diğer yanlarına eleştirmen efendi,” derseniz, Kaan Güreşçi’nin dekor tasarımından başlamak isterim. Eklerim: “Pek de iyi değil,” derim. Neden: “Pek de iyi değil” diye sual edecek olursanız, “Güreşçi, öncelikle oda kapısının yerini yanlış kullanmış,” diye yanıtlarım. 1991 yılındaki yapımda, dekor tasarımcılarının başbüyücügillerinden Osman Şengezer, yanlış anımsamıyorsam oda kapısını soldan içeri açıyor, oda kapısı açıldığında odanın numarası bile görünüyordu. Sahne önüne aldığı gardırop/dolap ise, cesedin saklandığı tablolara bu yapımdaki gibi sorun yaratmıyordu. Diğer taraftan, odanın görkemli olmamasını eleştirmemi lütfen beklemeyiniz benim Saygın Okurum. Emre Törün, oyuna bir replik ekleyerek sorunu akıllıca çözmüş. Ulaş Yatkın’ın ışığı ise tipik mi tipik fars ışığı. Cascavlak ve fazla beyaz. Duygu Kabaçam, bilinçli bir kostüm sentezi yaratmamış. Bakanın karısı, gecenin o vakti otele o kıyafette mi gelir a Canım Efendim? Bakanın kostümü öyle mi olmalı? İngiltere’de otel müdürü öyle mi giyinir? Neyse!..

 

OYUNCULUKLARA GELİNCEEE…

Gazanfer Ündüz, Gazanfer Özcan & Gönül Ülkü Tiyatrosu’ndaki yardımcı oyunculuklarına hiçbir şey katmadan Otel Müdürü’nü canlandırmakta. Londra’daki bir otel müdürünü değil, adeta Sirkeci otellerinden birinin kâtibi gibi… Richard Phillips’te Volkan Ünal, kontrolün, zamanlamanın, oyuna yaşamsal disiplinle hazırlanmanın oyuncunun vazgeçilmezleri olduğunun bilincinde. Doğal fizikselliği dış aksiyonu mükemmel yansıtıyor. Ünal’ın tiyatrocu kimliğine ve komedi oyuncusu gömleğine hayran olmamak olanaksız. Tiyatrokare’den tanıdığım Deniz Oral (Ronnie), Garson’da Ali Uyandıran, gerçekdışılığın yansıması sırasında, doğrusu oyuncular arasındaki emniyet ve güven duygusu pekiştiren bir oyun vermekteler. Ama Ali Uyandıran’a artık bir çift sözüm var: N’olur “Bizimkiler” dizisindeki “Halis” tiplemesinden kurtulsun. Mandy Harmon’da Yasemin Öztürk, sahneye gerçekten estetik bir tat salıyor. Öztürk, belli ki “okullu”. Dolayısıyla, onun komedinin oluşmasını ve komik karakter yaratımındaki özelliği daha bir belleyeceğine inanmam gerekmekte. O bir okullu ise; farklılığının, kişiliklerin yanında, çeşitli fiziksel özellik ayrımının belirginleşmesinden kaynaklandığını elbette biliyor olması kaçınılmaz. Ammaaa… Her şeyden önce aman sözcüklere, vurgulara dikkat! Bundan böyle “dal:kavuk” demek yok, sözcüğün doğrusu “dalkavuk” çünkü…

 

ZEYNEP GÜLMEZ İYİ YOLDA

Cansın Özyosun’a “kötü” diyemeyeceğim, ama tiyatro sahnesinde Hizmetçi’yi canlandırmanın TV’deki “dizi dizi incilerde” rol kesmekten, örneğin “Pelin”i oynamaktan çok daha zor olduğunu ve tiyatronun çoook çalışma gerektirdiğini anımsatacağım. Kırılmak, darılmak yok! Cansın Özyosun’dan kendisini geliştirmesini beklemek, anamın ak sütü gibi hakkım benim. Hemşire Gladis’te Nurkan Törün, bu rolün altından pekâlâ kalkmakta. Olanak bulabilirsem kendisini Tiyatro Ti yapımı “Başkan ve Hayalet”te de izlemek isterim. Yolu açık Törün’ün. Zeynep Gülmez, Oyun Atölyesi’nde izlediğim “Cimri”deki Mariane tiplemesi ertesi “amca” olarak söylediklerime “itibar” mı etmiş, yoksa kendi kendini mi düzeltmiş bilemiyorum, ama Suzan Phillippe’yi belirginleştirdiğini, sesinin parametrelerini değiştirme sanatında başarıya ulaştığını açık yüreklilikle söyleyeceğim. Bu arada, Emre Törün’ün zor olduğuna inandığım “Ceset” rolüne bir anlamda beden dilini de katarak “can vermesini” kutlamadan edemiyorum. Ceset’e inanılırlığından hiçbir şey kaybettirmiyor. Emre Törün’ün her komedi oyuncusunda pek rastlanmayan bir tür yeteneği olduğu kesin.

 

ALİ SUNAL FİLİZ VERİYOR

Mercek altındaki Ali Sunal’a gelinceee: George Pigden’in doğallığını seyirciye aktarırken, yapay bir takım fiziksel illüzyonları fevkalade başarılı bir biçimde ön plana taşımayı başardığını söylemeden edemeyeceğim. Oyundaki sıradan tabloları ciddiyetle algılamakta Sunal. Ciddi yöne mizahi açıdan eğilebilmeyi başarması, genç oyuncunun ilerisi açısından daha ciddi anlamlarda umut vermekte. En azından beni gönendirmekte, iyiden iyiye ümitlendirmekte.

[Nisan 2007 ayı içinde www.tiyatrodergisi.com.tr adresindeki portalımızda, yazarımız Üstün Akmen’in “Casablanca (Tiyatro Kedi); “Şerefe Hatıralar (Tiyatro Pera)”; “Bu Aşkta Bi’şey Var (Sadri Alışık Tiyatrosu)”; “Titanik Orkestrası (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları)” ve “Tak Tak Takıntı (Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu)” oyunlarına ilişkin eleştiri yazıları yayımlanmıştır.]

 

          TÜRKER İNANOĞLU’NUN GÖNLÜNDE YATAN ASLAN: “ROMANTİKA”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Film yapımcısı Türker İnanoğlu, Maslak'ta Darüşşafaka Cemiyeti'nin sahibi olduğu mekânda, yap-işlet-devret modeliyle hazırlanmış çok amaçlı bir projeye imza attı,  İstanbul'un, İstanbullunun özlemine yanıt verebilecek nitelikte bir “Show Center” inşa etti. Kısa adı “TİM” bu gösteri merkezinin. TİM, 2010 kişilik ana salonu, 800 metrekarelik kablosuz internet bağlantı olanağı sunan şık ana fuayesi, 5 sinema, 1 tiyatro salonu, cafè/barları, restoranı ve 5 mağazasıyla hiç kuşkum yok ki İstanbul'un en son teknolojiyle donatılmış, en yeni sanat, kültür, konferans ve eğlence merkezi. İlk gittiğimde, içimden: “Hay kesene, emeğine bereket Türker İnanoğlu,” demiştim, dün gibi anımsıyorum.

İNANOĞLU’NUN İÇİNDE YATAN ASLAN

Böylesi bir gösteri merkezini İstanbullulara bir anlamda armağan eden 51 yıllık başarılı sinema filmi, televizyon programları/dizileri yapımcısı Türker İnanoğlu’nun içinde meğer bir de başka aslan yatarmış. Aslan yatarmış da, bugüne değin o aslanı sahneleyeceği yeri bulamazmış. Neymiş bu aslan? Müzikal yapmak… Kafasında bir öykü kurgulamış. Kökleri Osmanlı hanedanına uzanan, varlıklı ve gün görmüş bir ailenin Harvard'da öğrenim görmüş oğlu ile çalgıcılıkla geçinen bir Roman ailesinin kızının aşkı. Yani, “malûm” aşağıdakiler-yukarıdakiler öyküsü. Eee, ne de olsa iki aile arasındaki kültür, görgü, düşünce ve yaşam tarzı farklılıkları da seyirciyi gıdıklar ya!.. İnanoğlu, bu sıranın sıradanı öyküyü tutmuş, 100’ün üstüne çıkan “dizi dizi incilerden” “Cennet Mahallesi”nin senaristlerine vermiş ve: “Alın bu öykümü, içimdeki aslanımı ortaya çıkartın, müzikal yapın,“ demiş. “Romantika” başlıklı müzikli oyun işte böylece ortaya çıkmış.

 

HALDUN DORMEN’İN EMEKLERİ

Böylece bir müzikli oyunun gerçekten ortaya çıktığına inanırsan aldanırsın benim Değerli Okurum. Çünkü, Resul Ertaş ve Yaşar Arak adlı senarist kardeşlerim, oturmuşlar oyun metni değil, senaryo yazmışlar. Müzikli oyunun burlesk ile hafif opera türlerinin birleşiminden türediğini bilememişler. Bu türün nitelik ve nicelik bakımından çok çeşitlilik gösteren bir tür olduğundan haberleri yokmuş. Ve bırakın dünyadaki örneklerini, büyük olasılıkla bu türün bizdeki öncüsü ve “en büyüğü” Haldun Dormen‘in yapımlarının hiçbirini, ama hiçbirini DVD’den, videodan dahi olsa izlememişler. Yılların ustası Şakir Gürzumar da, bu entipüften ötesi “senaryo”yu alıp, sahnelemeye kalkışmış. Dolayısıyla, Haldun Dormen’in emekleri de “heder” olmuş, silinmiş, gitmiş.

 

İŞİ HAFİFE ALMAK

Şakir Gürzumar dostum, başına bela aldığı bu “senaryo”da “olay” sayılan senaryo öyküsü örgüsüne sanırım müzik ve dansı katık edersem işi kotarırım diye düşünmüş. Bana sorarsa hata etmiş. Aksiyon gevşek, olaylar dizisi hepten zevzek. Haydi öz aramayalım, ama bu kadar da sığ beğeniye yönelinilmez ki be birader!..

 

Diğer taraftan ikide bir “pıs” diye koyuverilen sise ne amaçla neden görmüş, anlayamadığımı itiraf etmeliyim. Sonra Melek Baykal’ın ve Çağla Şikel’in parmak şakırdatmayı öğrenmeleri bu kadar mı zordu ki, ellerini başlarının üstüne kaldırıp parmaklarını halden hale sokuyorlar, işin orasını da kavrayamadım. Polislerin dansında “a:sa:yiş” sözcüğünün “asa:yiş” olarak söylenmesini düzeltmemesinin nedenini de vallahi bilmiyorum. Müzikli oyunun özgün müziğini yapan Cengiz Onural / Bora Ebeoğlu’na sözü getirirsem, onlara da temeli eğlendirici, hafif müziğe dayandıracağım diye müzik işi de böylesine hafife alınmaz ki deyiverip, kimseyi bu konuda daha fazla üzmeden kenara çekileceğim.   

 

KÖROĞLU BİLE İŞİNİ ŞİŞİRMİŞ

Son yılların gerçekten başarılı dekor tasarımcısı Ali Cem Köroğlu, bu kere seyirci ile oyun arasında etkileşimi sağlayamayan, fevkalade işlevsiz bir sahne düzeni kurmuş. Özellikle yalı tablosundan “Çöplüktepe” tablosuna geçişlerde geniş aralıklı “black-out”ları engelleyememiş. Sahne arkasındaki deniz manzarası, görünenle görünmeyeni verme açısından bence hatalı. “Çöplüktepe”, “Karakol”, “Dodo’nun Yazıhanesi” tablolarında seyircinin imgesel dünyasını müthiş bozuyor bu manzara. Işık tasarımının ustası Yakup Çartık’ın bu eksikliği görmezden gelmesiyse hayli ilginç. Tan Sağtürk’ün koreografisi için “dans olsun diye dans olmamalı” tümcesini kullanacağım, belki beni anlar. Hale Eren’in kostümleri için “eh” kıvamında deyip geçeceğim de gene kendimi tutamıyorum, söylemeden duramıyorum: O kadar para harcatmış, Güllü ile Berrak’a gelinliği giydirmişsin, gelinlik altına birer ayakkabı mı aldıramadın yahu Hale Hanımcığım!..       

 
GELELİM OYUNCULARA

İlginçtir bu müzikli oyunda kimse şarkı falan söylemiyor, orkestra da yok. Küçük bir saz grubu var, ama onlarda köşede sinmiş durumdalar. Hoparlörlerden ses geliyor, biri stüdyo kaydından bangır bangır şarkı söylüyor, oyuncu da ağzını açıp kapatarak, şarkı söyler gibi yapıyor. Bu arada Şakir Gürzumar’a sormak isterim: “Akademi Türkiye Yarışması”nda başarısıyla tanınan Özgür Çevik’e şarkı söyletmeyeceksen Yiğit rolünü neden verdin?” Öyle ya, başka oyuncu mu kalmadı da, oyuncu olarak fevkalade yeteneksiz olan bu müzisyene rol veriyorsun? Çağla Şikel, iyi niyetle elinden geleni yapıyor, ama eninde sonunda bir tiyatro oyuncusu değil Çağla Şikel. Müzikal oyuncusu hiç değil. Elinden bu kadarı gelebiliyor, n’apalım!

 

“ROMANTİKA”YA GİTMEYİN

Sinem Ergin ve Engin Akyürek “vasat”. Zeki Alasya, Buket Dereoğlu, Tarık Papuçcuoğlu, Şeyla Halis, Kazım Akşar, Veysel Diker oyunu renklendirmek için çaba gösteriyorlar. Usta oyuncu Melek Baykal, dizide kullandığı ve seyircinin artık bezdiği o “mahut” “mayhoş beşuş” yüz ifadesini kullanmayı sürdürmekte. Serhan Arslan ve Erdem Baş şimdilik ileride iyi olacak gibi görünmekteler. Sema Aybars’a yazık edildiği bence kesin bir gerçek, bu rolü kabul etmekle Sema Aybars’ın kendine yazık ettiği ise ayrı bir gerçek. Yeşim Gül Akşar ve Ali İpin yaka mikrofonlarını unutup alabildiğine bağırıyor, böylece ciddi anlamda kakofoniye neden oluyorlar. Alona Atamer’in fiziğine laf ettirmem bilesiniz. Ama hepsi o kadar!  

 

Bir bilgi daha vereyim, oyun sonunda TİM’den değişik semtlere İETT otobüsü var. Yani “Romantika”yı seyretmek üzere TİM’e ulaşmak ve TİM’den dönmek fazla sorun değil. Ulaşmak ve dönmek sorun değil sorun olmasına da, bana sorarsanız siz siz olun 50 YTL’nizi katletmeyin. “Romantika”ya gitmeyin. Romanlara çok meraklıysanız Hacı Hüsrev’e, Sulukule’ye, Dolapdere’ye falan gidin…

 

 

   KADINLARINA BIYIKLARINI SÜPÜRGE ETMİŞ ERKEKLERİN OYUNU: “TERSİNE DÜNYA”

ÜSTÜN AKMEN

Yüzyıllar önce, ilkel komünal topluluklarda zenginlik de fakirlik de ortakmış. O dönemde her şey, ama her şey kabilenin devamı için yapılırmış. Dolayısıyla birilerini sömürmeye ya da başkalarının emeği üzerinden geçinmelerine gerek yokmuş. Sonracığıma, insanlık tarihindeki ilk büyük devrim, yani tarım devrimi olmuş. Ve ilk kez çalışanların geçinmeleri için gerekli olanın kat be kat üstünde “artı ürün” ortaya çıkmış. Bu artı ürün, zamanla birilerinin elinde toplanmaya başlamaz mı? Başlamış. İşte bu başlangıç, sınıflı toplumların taşlarını döşemeye de ön ayaklık etmiş. Hani kitaplar; avcılıkta, bir kabile vahşi hayvanla savaşırken, kabilenin gereksinimini önemsenirmiş derler… Yoook, tarım daha bireysel yapılabiliyormuş. Burada kabile değil, sadece o sınırlı topluluk olurmuş. Ve daha çok çalışıp, çok, daha çok çalışılıp, daha çok kazanılır olunmuş..

KADINLARIN YENİLGİSİ

Tarım ile birlikte hayvanların saban sürmede kullanılması da dahil, erkeklerin kıllı kollarının gücü öne çıkmış. Kadınlar ise, bu ürünleri işlemek üzere eve gönderilmişler. Fakat, bu o dönem için doğal bir iş bölümüyken, sınıflı toplumlarda bir cinsin diğer cins üzerindeki üstünlüğü sağlanmış. Soy ve miras kadınlar üzerinden belirlenirken, erkekler üzerinden belirlenir olmuş. Kadınlar toplumsal üretimde doğrudan yer alamamaya başlamışlar. Bu da, kadınların tarihsel yenilgisine yol açmış.

 

ORHAN KEMAL YARATICILIĞI

Orhan Kemal (15 Eylül 1914 - 2 Haziran 1970) Ustamız, 1986 yılında yazdığı “Tersine Dünya” romanında insanların bu rollerini ters yüz etmiş. Ancak, salt gülmece amaçlamamış Usta. Emeğiyle geçinen yoksul insanların sıkıntılarını, özlemlerini, tutkularını, sözün kısası "Orhan Kemal'in İnsanları"nı eşsiz yaratıcılığıyla ve de değişik bir anlatım biçimiyle sergilenmiş. Mustafa Gültekin de almış, Orhan Kemal'in karakterlerinin köklü ve yerli oluşunu gözden uzak tutmadan; Orhan Kemal gerçekçiliğini, anlatımını ve didaktik öğelerini asla savsaklamadan tiyatroya   uyarlamış. Bakırköy Belediye Tiyatroları da tutmuş, Turgay Kantürk yönetiminde sahneliyor Yanılıyorsam lütfen bağışlayın, ama daha önce tiyatro için böyle bir uyarlamanın yapıldığını anımsamıyorum. Ersin Pertan, 1994 yılında film yapmıştı, biliyorum. Kulağınıza fısıldayayım, pek berbattı.

 

ESERİN KONUSU

Bitirim Leyla’nın, gecenin zifiri karanlığında mahalleye naralar atarak dalmasıyla başlıyor oyun. Evlerde, karılarını sabırla bekleyen bıyıklarını süpürge etmiş, ömürlerini kadınlarına adamış, çamaşır, bulaşık, yemek üçgeninde ömrünü törpüleyen erkekler var. Olur mu, demeyin. Olmaz olmaz! Olur, olur!..

Hele eser Orhan Kemal’in ise her şey olur. Erkek egemen dünyanın figürleri bu kez kadınlar. Üçkâğıtçılık yaparak  kocası Süleyman’ın (Levent Tülek) ve oğlu Cemal’in (Alican Yücesoy) geçimini sağlayan Bitirim Leyla (Gül Onat) oyunun eksenini oluşturmakta. Süleyman, Leyla'nın dayağına, şiddetine maruz kalsa da, sevgisinden gram eksiltmeyen, saf, namuslu bir ev erkeği. Mahallenin sempatik kabadayısı Sarı Leman (Nurhayat Atasoy) ve bir tekstil fabrikasının muhasebecisi Hayriye’ye (Didem Germen Aydın) kapılanmış, ev işlerinde mahir Doğu kökenli Palabıyık Hasan (Mert Asutay) eserin önde gelen karakterleri… Bitirim Leyla'nın bir mahalle kargaşasının ardından hapse düşmesiyle her şey değişiyor. Yoklukla, yoksullukla, olanaksızlıklarla cebelleşen, ama fevkalade saf bir hayat süren “eski” gidiyor, yerine kısa süreçte en kısa yoldan para kazanıp sınıf atlama telaşında, her türlü yanlışı kabullenen “yeni” geliyor. Bitirim Leyla da “yeni”ye uyacaktır çaresiz. Bu yeni zaman tiplerinin bir gece eğlencesinde olanlar olur, gecede silahlar konuşur.

TURGAY KANTÜRK’ÜN REJİSİ

Turgay Kantürk, kenar mahallede gözlenen toplumsal hareketliliği gülmece diliyle eleştiren oyunu, müthiş bir dinamizm ve hiç aksamayan bir ritimle sahneye taşımış. Farklı kültürlerden gelen karakterleri kenar mahallede buluşturan Orhan Kemal’in bu karakterlerinin hayata bakışını da, tiyatro diline aktarmayı başarmış. Oyuna, sadece kadın ve erkek rollerini değiştirilmesi olarak sığ bakmamış. Yabancılaştırma efektinin gerisindeki fevkalade ciddi sorunu seyirciye aktarmış. Erkek egemen dünyada kadına verilen rolün tragedyasını amaçlayan Orhan Kemal’in ereğine, ibret verici güldürü öğeleriyle hizmet etmiş. Sıkıcı “black-out”lar yerine araları müzikle, dansla doldurarak tablo değiştirtmiş. Müziği, oyuncuların girmek zorunda oldukları mekânda, ama müziğin kendi eylem alanında kurmuş. Davuldan, açılıp kapanan makaslardan, birbirine vurulan sopalardan sözü, sözlerden jesti yakalamış. Koreograf Pınar Ataer’in de katkısıyla gerçekten dört dörtlük bir reji elde etmiş. Ama keşke oyunun bir yerlerinden hiç değilse yarım saatini kesseymiş…

 

YARATICI KADRONUN DİĞERLERİ

Turgay Kantürk – Emrah Eren imzalı şarkı sözleri gayet başarılı. Prosodi bozukluğu yok. Murat İpek’in ışık tasarımını oyun açılışı için eleştireceğim. Oyun açıldığında, Ayçın Tar’ın kestirmeden çözüm ürettiği dekoru bir anlamda bozuyor. Tam ışıklandırma yaptığından olsa gerek, seyirci mekânı anlayamıyor. Sarı Leyla’nın girdiği yer mahallenin meydancığımıdır, yoksa bir hapishane koğuşu mu? Hele polisler de ranzaların arasından girince… Oysa, sadece ortaya soffitto’dan ışık verse, bence meseleyi çözecek. İki yandan kullandığı mavi (kobalt) ışığa tablo değişimlerinde oyuncuların geç girmesi ise, elbette İpek’in kusuru değil. Ama bakkal sahnelerinde sahnenin sağını da aydınlatmasına ne gerek var?

 

Gönül Sipahioğlu’nun kostümleri iyi. Ayçın Tar’ın dekoru da süssüz püssüs, iyi çözümlenmiş. Tolga Çebi’nin müziği tek kelimeyle mükemmel.

 

OYUNCULAR

Önder Bulut’u, Esra Pamukçu’yu, Mehmet Rıza Leki’ni, Gülru Pekdemir’i, Görkem, Gönülşen’i, Şirin Ç. Taşpınar’ı, Doğacan Taşpınar’ı, Tugay Mercan’ı, Muhammet Çakır’ı, Yelda Baskın’ı, Füruzan Aydın’ı, Tuğçe Kıltaç’ı, Muhsin Kurtaran’ı görevlerini heyecanla yapan adlar olarak birer birer anmalıyım. Ali Rıza Kubilay, Güneş K. Eren, Alican Yücesoy için “iyiler” diyeceğim. Gülce Uğurlu, ses tonunu, dolayısıyla diksiyonunu ayarlayamadığından söyledikleri anlaşılamıyor. Özden Çiftçi, hiç kuşkum yok ki, yaratıcı imgelemi olan bir oyuncu. Zeyno Eracar, Başgardiyan’ın tutkularını seyirciye ustaca aktarmakta. Didem Germen Aydın, dikkat çemberini gene iyi yaratmış. Bu sezon, “Günün Adamı”ndan sonra, “Tersine Dünya”daki Muhasebeci Hayriye canlandırmasında da, dikkat çemberini küçük bir ışık huzmesi gibi içten duygularının rahatça doğup gelişmesinde kullanıyor. Mert Asutay, mükemmel bir Palabıyık Hasan yaratmış, özel olarak kutlanması gerek. Nurhayat Atasoy, yer yer abartılı olsa da, Sarı Leman’a yakışmakta. Deneyimli oyuncu Gül Onat, Bitirim Leyla’nın nasıl duyumsamak zorunda olduğunu ya da duygularının hangi biçime girmesi gerektiğini pek düşünmemiş, ama gene de Gül Onat gibi oynuyor. Levent Tülek ise, Süleyman’a dönük olası tüm yaklaşımları bilmiş, anlamış ve bunları mükemmel kontrol edebiliyor. Çok da dengeli… Kas sistemi de tam bir uysallık içinde.

 

Ne yalan söyleyeyim, Levent Tülek bu kere özel alkış hak etmekte.

(Bakırköy Belediye Tiyatroları / Yunus Emre Sahnesi – Telefon: 0212 661 38 94)

 

MUTLAKA SEYREDİLMESİ GEREKEN BİR OYUN: “YERALTINDAN NOTLAR”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar (Zapiski iz Podpolya)”ını 1962 yılında Nihal Yalaza Taluy’un çevirisinden (Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları) okumuştum. Çaresiz bir insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken, giderek kabuğunda büzüşmesinin öyküsüydü. 19 yaşındaydım, ama özellikle,  “Yeraltı” başlığı altındaki kısa bölümler çok ilgimi çekmişti. Yani, kahramanın kendi düşüncelerini ortaya koyduğu konuşmalar… 

 

İNSAN KIRMAKTAN ALINAN ZEVK

“Sulu Sepken Üzerine” adlı ikinci bölümde ise, kahramanın kimliğinin ortaya çıkarılışındaki ustalığa hayran kalmıştım. Kahramanın karakteri nasıl güzel irdelenmişti! Ya insana bakış açısı? Bir yanda aşağılanmış, hastalık derecesinde vicdanlı toplum insanları, diğer yanda yeraltı insanını benliğinde birleştirmekten aciz küçük bir memurun öfkeli ve bunalımlı monologu… Yazarımız, kendini anlatan bir biçemde, günlük ya da anı yazar gibi samimi bir ifadeyle kişiliğini, içinde bulunduğu psikolojik durumu anlatıyordu. 40 yaşlarındaydı. “Yeraltı” olarak nitelediği küçük, köhne bir odada yalnız yaşamakta, bulunduğu noktadan bakarken insanın varlık nedenini ve dünyadaki yerini sorgulayan bir bakış açısıyla düşüncelerini sıralamaktaydı. 20 yıldır bu şekilde yaşadığını, kendi halinde yaşayan bir memurken kalan miras nedeniyle emekli olduğunu, içine çekildiğini anlatıyordu. Eser boyunca kendi içinde olduğu kadar, memurluk hayatında da hep sıra dışı olduğunu itiraf ediyor: “Kabaydım; kaba olmaktan zevk alırdım… Masama gelen iş sahipleriyle dişlerimi gıcırdatarak konuşur, birinin canını sıktım mı, dehşetli zevk duyardım,” diyordu. Romanın kahramanı, insanlarla ilişki kuramayan, kendi doğrularında yaşamaya çalışan bir insandı. Onları kolayca kırabiliyor, karşısındaki kişi kırıldığında da bundan inanılmaz boyutta zevk alıyordu. Bu yüzden mi yalnızdı? İşte bu sorunun yanıtı, önce kitabı okumanızda, sonra da Özgür Yalım’ın uyarlamasıyla eseri sahnede tiyatro oyunu olarak seyretmenizde yatmakta efendim.

 

ÖZGÜR YALIM’IN BAŞARISINDAN BAŞLAMALIYIM

İstanbul Devlet Tiyatrosu, 2006-2007 sezonu için “Yeraltından Notlar”ı repertuarına aldı. Romanı, yukarıda da söylediğim gibi Özgür Yalım tiyatro metnine uyarladı ve kendisi yönetti. Ben izlemekte geciktim, ama sonunda ne yaptım, ne ettim gittim, izledim. Pek de iyi etmişim, gönendim. Gönendim, çünkü Özgür Yalım, Dostoyevski’nin ne demek istediğini iyi anlamıştı ve insanı, hem kişisel hem de ruhsal değişimi ve çelişkileriyle ele almıştı. Dostoyevski’nin, insanlığın bütün hastalıklarının düzensizlik ve mantıksızlıktan kaynaklandığına ve mantık yürütmek yoluyla düzeltilebileceğine inanışını ve çağdaşları arasında yaygın olan pozitivizme, gözü peklik ve psikolojik kavrayışa saldırışını sahneye de başarıyla taşımıştı.  

 

PETIHOF’UN MÜZİĞİ OYUNA CİDDİ ANLAMDA RENK KATMIŞ

Alexander Petihof’un bestelediği/uyarladığı ve balalaykasıyla canlı olarak eşlik ettiği müzik, durum saptaması, durum-yer ilişkisini beyne çizmesi açısından çok iyiydi.  Diğer taraftan Bay X’in repliklerine de eşlik ediyordu Petihof’un müziği. Payidar Tüfekçioğlu’nun mükemmel ritmine ritim katıyordu. Yanı sıra, süreç içinde beliren ayırt edici motifin yinelenmesi, bir düşünceyi, bir duyguyu, bir durumu da izleyiciye anımsatıyordu. “Black-Out” sırasında da kullanılabilse, izleyenlerin bölümler arasında ilişki kurmasına da yardımcı olacaktı ya ne mümkün! Aziz Nesin Sahnesi’nin beton zemininde sahne teknisyenleri ayakları tekerlekli masayı, yatağı, falan sürükleyerek çıkartıyorlardı.

 

ALİ CEM KÖROĞLU’NUN BAŞARISI

Bu arada, Önder Arık’ın ışık tasarımı da küçük teknisyen hataları dışında kusursuzdu. Haaa!.. Esas, Ali Cem Köroğlu'nun epizotlar için kullandığı yürüyen/birbirinden ayrılan duvar tasarımı, ne yalan söyleyeyim her türlü takdirin üstünde değerlendirilmeli. İstanbul Devlet Tiyatrosu Aziz Nesin Sahnesi’nin fevkalade kısıtlı olanakları ancak böylesine zekice ve ustaca kullanılabilirdi. Eserde ana olaydan ayrı olarak yer alan ve başlı başına konusal bütünlük gösteren ikinci derecedeki olay ya da olaylar, böylelikle seyirciye geçiyordu. Bu “geçme”yi sağlamak amacıyla Özgür Yalım’ın ister istemez kullanmak zorunda kaldığı tam on adet “black-out”a ne buyurduğumu(!) soracak olursanız, “halen” söyleyecek söz ve önerecek çare bulamamanın üzüntüsü içindeyim.

 

MEHMET ÖZGÜL’ÜN ÇEVİRİSİ

İyi bir çevirmen olarak tanıdığım Mehmet Özgül’ün, kimi bence çok önemli sözcük hatalarını ne yazık ki görmezden gelip geçemeyeceğim. Örneğin, gazete, dergi, kitap okuyan, okuma alışkanlığı olan kimseler için kullanılan “okur” sözcüğü yerine; şarkı, türkü söyleyenleri tanımlayan “okuyucu” sözcüğü, metin içinde hem de birkaç kez yineleniyor. Sonra da Türkçe kullanma titizliği içinde, mecazi anlamda, beklenmedik şeylerden alınan, alıngan kimse için kullandığımız “limoni” sıfatını tümce içine: “… aramız limoni oluverdi” olarak değil de: “… aramız limon rengi oluverdi” olarak yerleştiriyor. Bana sorarsa hiç mi hiç iyi etmiyor.

 

OYUNCULARIN TÜMÜ BAŞARILI

Genç oyuncular Hande Gürak, Nevşim Erzat, Yıldız Durucan, Gözde Okur görevlerini ciddiyetle yapmakta. A. Tevfik Hiçyılmaz, Sadık Takır, Seyhan Zemberek, Rezzak Aklar, Tuna Öztunç, Ayhan Anıl,  da öyle… Tayfun Savlıoğlu’nun abartısı yerinde. Alptekin Serdengeçti, Ömer Hüsnü Turat, Saydam Yeniay, Ali Fuat Çimen duygu ne kadar incelikli olursa, üstbilince, doğaya o denli yaklaşılabileceğini kanıtlar gibiler. Ezgi Çelik, Liza’nın fiziksel ve psikolojik yönelimlerini nasıl oluşturacağını pek bilememiş. Dolayısıyla da Liza’yı biçimlendirememiş. Ezgi Çelik, bana sorarsa (ki sormaz) işin bu tarafını nasıl becereceğini ne yapıp, ne edip birilerinden öğrenmeli. Öğrendiğinde, bir karakteri canlandırırken o karakteri coşkusal olarak yaşamamanın yaratıcı süresini önümüzdeki ilk oyununda oluşturacaktır, buna yüzde yüz inanıyorum.  

 

… AMA BİR DE PAYİDAR TÜFEKÇİOĞLU GERÇEĞİ VAR

Payidar Tüfekçioğlu’na gelince… Mükemmel zekası, isyankar ve geçici iradesi tarafından kösteklenen Bay X’in durumu, inanın bana sahnede ancak bu kadar çizilebilirdi. Bay X’in fiziksel varlığını yaratma yöntemi, gizi, niteliği neydi Tüfekçioğlu’nun bilemiyorum, ama bildiğim, fiziksel aksiyon oyuncu tarafından sahne üstünde kendi itkileriyle uyum içinde işte böyle oluşturulmalı diyorum. Yani, imgesel kurgular, önerilmiş durumlar ve kendisini “eğer”ler yaratmaya zorlayan oyuncunun beyniyle… Payidar Tüfekçioğlu, fiziksel aksiyonunun “icrası” için, hiç ama hiç kuşkum yok ki muazzam bir imgelem çabasını seferber etmiş. Bu seferberlikledir ki, Bay X’in fiziksel varlık çizgisinin yaratımı biçime kavuşmuş. Payidar Tüfekçioğlu ile Bay X arasında en ufak bir duygusal “temas” eksikliği yok. Oyunu izlediyseniz, bana katılmazlık edemezsiniz. Payidar Tüfekçioğlu’nun sanatsal “şevk”i, bu oyunda şahlanmış.

 

Görün bu oyunu diyorum. En azından Payidar Tüfekçioğlu’nun “şevk”ine eşlik eden heyecan verici büyülenmesine tanık olmak için görün. Bu sezon geçti diyorsanız, not alın, önümüzdeki sezon görün. Aman ha, yaşamınızdan kaçırmayın bu oyunu ve Payidar Tüfekçioğlu’nun oyununu. Mutlaka görün…