EYYY KADINLAR!... BEDENLERİNİZE SAHİP ÇIKIN: “OYUNU BOZUYORUM”

ÜSTÜN AKMEN

Kadının varoluş sorunu üzerine yoğunlaşan yazar Meltem Arıkan’ın metninden 5. Sokak Tiyatrosu’nun oyunlaştırdığı “Oyunu Bozuyorum”, Garajistanbul’da sahnelenmekte. "Oyunu Bozuyorum", bir kadının kendi varoluş yolculuğundan yola çıkarak görmezden geldiğimiz namus cinayetlerini, ahlak kavramını, ensesti, tecavüzü sorgulayan bir oyun.

"Kadınların kadın olabilmesi için erkeklere, erkeklerin erkek olabilmesi için kadınlara gereksinim vardır," diyen Meltem Arıkan'ın sözcükleri, Övül Avkıran ve Mustafa Avkıran'ın yönetmenliğinde fevkalade gerçekçi bir yaklaşımla Övül Avkıran’ın bedeni üzerinden dile gelmiş. Erkek egemen kültürün söylemleri, anlayışı ve yaptıkları açık seçik ortalığa saçılmış. “Oyun bu,” demiş Meltem Arıkan ve kadınların artık bu oyunun içinde yer almaması gerektiği bayrağını Avkıran’ların yardımıyla göndere çekmiş, oyunu bozmuş. İzleyiciye birlikte ayna tutmuşlar, kendisiyle yüzleşmesini sağlamışlar.

PERFORMANS SONUNDA BAŞIMA GELENLER
İzleyici (hiç kuşkusuz kendini “yeni”ye bırakan izleyici), performans sonunda ayrı ayrı ve hep birlikte baskıların, şiddetin suçlusunu erkek egemen sistem olarak kabul ve ilan ediyor. Aynı ya da karşı cinsiyetteki çocukları cinsel açıdan çekici bulan ve onlara cinsel eğilim duyan erkek, gerçekten hain değil mi? “Ensest, bilinçli olmayan ara evrelerin getirdiği düşsel bir hevesten başka bir şey değildir,” diyen Freud’un bacak arasına saklanıp kızına tecavüz eden deyyus, lanetli değil mi? Amcasının kızını kömürlüğe götürüp zorla beceren it, pislik değil mi? Elbette hain, lanetli ve pislik. Gel gelelim, geride kalan kadın hep “mağdur”. Haine, lanetliye, pisliğe, şiddet uygulayana, töre katiline kimse dokunmuyor, olan kadına oluyor. Dolayısıyla, kadınlar artık kendi güçlerinin farkına varmak zorunda.

İzleyici olarak performansın sonunda kadınların, kendi varoluşları için eyleme geçmeleri gerektiği konusunda vardıkları karara ben de katıldım. Kadınlar eylemsiz… Kadınlar hep mi hep sessiz… Eee, feminizm ne olacak? Yeterli olmadı ki feminizm! Feministler ötekileşmedi mi? Ötekileştirilmediler mi? O halde? O halde, ben de Meltem Arıkan’ın düşünce çengeline takılmalıyım.

YARATICI KADRONUN KOLEKTİF BAŞARISI
Beni Meltem Arıkan’ın düşünce çengeline takanları, izleyiciye ayna tutanları sadece ve sadece üç kişiyle sınırlı tutarsam, elbette haksızlık etmiş olurum, tiyatronun tanrıları beni çarpar. Evet, Övül Avkıran sahnede tek kişi, ama kenarda Mustafa Avkıran “okuma” yapmakta. Pedofiliden enseste, duygusal şiddetten töreye, kadının doğumundan ölümüne dek karşı karşıya kaldığı tüm baskıları okuduğu tümcelerle örnekliyor Mustafa Avkıran. Diğer taraftan Selçuk Artut, ses-müzik tasarımıyla konuya derinlik katıyor. Yüksel Aymaz, hemen her sözcüğü ışıkla da sahneye taşıyarak, bu arada Övül Avkıran’ın gölgeden de yararlanmasını sağlayarak, “kadın”ın yüzünü sürekli gölgeler içinde (saklı) tutup, kadının yaşamının altında, üstünde yazılar akıtıp baskı unsurunu simgeleyerek gene Yüksel Aymaz’ca bir ışık tasarımı yapıyor. Veysel Tekşahin kısa filmleriyle ve o kısa filmlerinde yer alan oyuncuları Memet Ali Alabora, A. Pınar Öğün, Berna Uzel, Kaan Çakır, Korhan Başaran, Serkan Ercan, Gökçer Genç, Erkut Ertürk, Deniz Erdem, Derya Karadaş ile oyunu çok kişili kılıyor. Kısa filmlerde rol alan oyuncular dışında Roza Erdem mükemmel ses tonuyla da performansa özel renk katıyor. Çok sesli dersler, politik söylemler, tipografi... Hepsi bir arada yazılı metnin “görünmesini” sağlıyor.

AVKIRAN ÇİFTİ NE ETMİŞ
Yaratıcı kadronun başındaki Övül Avkıran-Musrafa Avkıran çifti, performansta kadını, kadın ve erkeğin cinsellikleri, bedeni üzerinden konuşturarak işe başlayıp, işin temeline acımasızca inmiş, olanın bitenin dibini daha bir kazımışlar. Meltem Arıkan’ın metnine halel getirmeden, olamazcasına sert bir biçemi sahnedeki eğik platformun üstüne taşımış; binlerce yıllık erkek egemen zihniyet tarafından yönetilen dünyamızdaki kadınların, kadın olarak var olamadıkları için erkeklerin de erkek olarak var olamadıkları öngörüşünü yüceltmişler. Çekişmelere, vahşete, baskıya ve korkuya egemen kültürsüzlüğe bir güzel küfretmişler. Tiyatro anlamında çok alışılmış bir tarz değil denedikleri, ama cesurca denemişler. Denemiş ve sonuç olarak sözünü sakınmayan bir tiyatroyu bilemişler. Gerçeklerden yola çıkan, gerçeklerle bilenen bir tiyatro bu… Betimleme(ler)den uzak bir tiyatro… Gerçeklerin sınırlarını zorlamışlar, pek iyi etmişler!

GERÇEKLERİN SINIRINI ZORLAMAK
Yazar Türkçe’sine pek de fazla özen göstermediği metninde, varoluş yolculuğunun bedenden ayrı olamayacağını savunmuş ya; Övül Avkıran da, yazarın savunduklarını bedeniyle aktarırken yazılı metni içselleştirmiş. Bedeni üzerinden yola çıkarak, yüzyıllardır tükenmeyen bir tartışmanın içine atmış kendini. Söyleyeceklerini dolandırmadan, uzatmadan, ıkınmadan sıkınmadan, sanatsal anlamda estetik ve plastik kaygılara sarıp sarmalayarak söylemiş, tartışmadan galip çıkmış. Çünkü yüzleşmeyi “bizzat” yaşamış.

Övül Avkıran, rolünü daha iyi belirginleştirmek için sesinin parametrelerini değiştirme sanatına hem sahip olan, hem de duyumsayan bir sanatçımız. Yalnızca bedensel tavrını, jestüelini, mimiklerini, “psikolojik jestleri”ni değil, yanı sıra “Oyunu Bozuyorum”daki “Kadın/lar”ın ses kimliklerini mükemmel bir biçimde araştırmış.

Sesinin estetiği ve söylediklerinin anlaşılırlığı arasındaki hassas dengeyi sürekli koruyor Övül Avkıran. Diğer taraftan, bedeninin nasıl devindiğini görüyor, devinimlerini okuyor, işitiyor ve duyumsuyor. Devinimin içindeki ritmi duyumsuyor, bedenin üçboyutluluğunu biliyor, anatomik olanaklarına ve çekim gücüyle olan ilişkisine karşı duyarlı davranıyor.

Ne yalan söyleyeyim, Övül Avkıran “Oyunu Bozuyorum”da övülmeyi özel olarak hak ediyor.

EVE GELDİĞİMDE OLANLAR
Yazımı Övül Avkıran’ı överek bitirdim, ama gene de size çok özel bir sır verivereyim Efendim: Garajistanbul’a yalnız gitmiştim, dönüşte performanstaki kadının: "Ben değişmek istiyordum, ama sistem izin vermiyordu... Bir gün aynada gördüm ki, sistem benmişim" repliği aklıma takıldı. Eve geldiğimde yatak odamızda televizyon izlemekte olan otuz yıllık karım beni daha görür görmez: “Bu yatak odası takımımızı artık değiştireceğim,” demez mi? “Olur karıcığım,” dedim, “değiştir, yatak odası takımını değiştir değiştirmesine de, önce sistemi değiştir.”

Anlamadı. Yüzüme anlamsızca baktı: “Sistem ne,” diye de sordu. Gerinerek: “Sistem sensin,” dedim.

Anlamadığından olsa gerek, dik dik baktı, fena halde işkillendi, başım kendiliğinden öne eğildi.

Sistemin kendisi olan karım, beni onca yıldır iyi biçimlendirmişti.

 
 MEHMET ERGEN’DEN İNCE HESAPLAR, GİZLİ UYUM: “OYUNUN OYUNU”

ÜSTÜN AKMEN

Tiyatro denizimizin İstanbul limanına kendini onarmış bir gemi daha yanaştı. Adı: Yasemin Yalçın Tiyatrosu. “Kendini onarmış” diyorum, çünkü Yasemin Yalçın Tiyatrosu taaa 1991 yılında kurulmuş, üç oyunu sahneye taşımış bir kurumdu. Sonra, 12 yıl önce bir oyunun provasında Yasemin Yalçın’ın geçirdiği beyin travması yüzünden askıya alındı.

Tiyatro denizimizde İstanbul limanına yanaşan gemide Yasemin Yalçın’ın ve İlyas İlbey’in tiyatroya dönüşleri kutlandı. Beyaz camdan, beyaz perdeden tanıdığımız “Şeker Kız” Şebnem Dönmez ve “Best Model” Alp Kırşan için “Tiyatroya Hoş Geldin” partileri verildi. Yirmi yıla yakın bir süredir Londra’da yaşayan, orada Genel Sanat Yönetmeni olarak çalıştığı tiyatrolara ödüller kazandıran “Çılgın Türk” Mehmet Ergen İstanbul’a geldi.

Mehmet Ergen, Michael Frayn’ın “Oyunun Oyunu - (Noises Off) adlı oyununu (yanılmıyorsam 2003 yılında) Türkiye’de ilk kez İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda dilimize çevirmiş ve yönetmişti. Aynı oyun Lale Eren’in çevirisi ve Müşfik Kenter’in rejisiyle Kent Oyuncuları tarafından da (yanılmıyorsam 1999 yılında) ve değişik tarihlerde İstanbul, İzmir, Trabzon, Adana Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmişti.

Olsun. Aynı oyun için, bir kez daha, bu kere de Yasemin Yalçın Tiyatrosu tarafından “perde” dendi.

OYUNUN KONUSU
“Oyunun Oyunu”, İngiliz gazeteci ve yazar Michael Frayn’ın ilkel, sıradan ve kaba güldürme öğeleriyle bezenmiş, kimi zaman da inanılırlığın sınırlarını zorlayan, ciddi bir havası ve iletisi bulunmayan, salt güldürme ereğini güden, incelikten hayli uzak, ama bol ödüllü üç bölümlük “sabun köpüğü” niteliğinde bir oyunu. Değişik, ama tam anlamıyla “deterjan” bir konusu var. Bir tiyatro topluluğu “Çırılçıplak” başlıklı bir oyunun provasını yapmaktadır. Oyunda, Roger (Serdar Tutumluer), iş arkadaşı Vicki’yi (Şebnem Dönmez) anahtarını emlâkçiden temin ettiği bir eve “atacaktır”. Ev esasında Brent çiftinin sayfiye evidir. Derken, farsın vazgeçilmez terslikleri başlar, öncelikle evin hizmetçisi Bayan Clackett (Yasemin Yalçın) evdedir. Vergi kaçakçısı Bu arada, Philip Brent (Volkan Severcan), karısı Flavia Brent (Gülen Karaman) ile gizlice evlerine gelir. Birbirlerinin farkında olmadan evde yaşayan bu çiftlere bir de eve giren Hırsız (İlyas İlbey) karışmaz mı!.. Vicki, Hırsız’ın kızı çıkmaz mı!..

Yönetmen Lloyd Dallas (Kerem Atabeyoğlu) oyunun gidişinden memnun değildir, bu arada kaprisli ve kendini beğenmiş “esas oğlan”a repliklerini doğru söyletmeye çalışır, makyajıyla uğraşıp kendisini hiç dinlemeyen, bu arada birlikte yaşadıkları sarışın “saf” güzel Brooke’a (Şebnem Dönmez) sözünü dinletmeye uğraşmaktadır. Tiyatrolarda yaşanan zorlukların, tersliklerin, üzüntülerin altı yavaşça, fazla bastırılmadan çizilir, kırk sekiz saat uykusuz kalarak teknik işleri halleden, aynı zamanda sahne amiri de olan Tim (Alp Kırşan), provalar sürerken sahnedeki koltuğun arkasında uyuya kalır, falan...

Oyun, ikinci perdede kulisteki aksamalarla, trüklerle süslenir. Garry (Serhat Tutumluer), Dotty’ye (Yasemin Yalçın) kur yaptığına inandığı Frederick’i (Volkan Severcan) neredeyse öldürecektir. Belinda (Gülen Karaman), o sabah karısından ayrılmış olan Frederick’i avutmaya çalışmakta ve sahneye çıkması için uğraşmaktadır. Lloyd, Brook’un gönlünü almak için gizlice oyuna gelir, aldırdığı çiçekler sürekli karışır, kaktüslerin dikenleri ellere, kaba etlere batar, alkolik aktör Selsdon (İlyas İlbey) ikide bir ortadan kaybolur, Yardımcı Sahne Amiri Poppy, Lloyd’dan hamiledir, oyun müthiş bir trafikle sürer, biter...

YARATICI KADRO
Mehmet Ergen’in “Oyunun Oyunu-Noises Off” çevirisine, bir lümpen sözcüğü olan “baydı”ya yer vermesi dışında kusur bulmam olası değil. Gerçi, günümüzün sözcük kirliliği içinde Garry’nin “...baydı yani”, Selsdon’un “...bayıyor” demesi devede kulak ya, neyse! Belki de bu sözcüğü, benim kulağımın dişlileri bir türlü öğütemiyor da ondan takıyorum. Efter Tunç’un ilk perdede yer alan sahne dekorunun, daha sonra yerini kulis dekoruna bırakmasını ve kulis dekorunun arkasına kurulan başka bir dekorda oyunun düşsel bir izleyici topluluğuna izlettirilmesindeki tasarım hünerini alkışlamamak olanak dışı. Her ne kadar Vicki’nin “vual” emprime desenli yazlık kostümünün altına siyah file çorap, siyah ayakkabı yakışmamışsa da Efter Tunç imzalı giysilerin de oyunu tamamladığını söyleyebilirim. Vicki’nin çorabı, ayakkabısı, sonraki tabloda siyah “body” iç çamaşırını tamamlayacak, tamam da, giysinin de file çoraba, ayakkabıya uygun olması gerekmez mi? Belinda’nın, kalçayı gizleyen giysisi, şapkası ve “baretli” ayakkabısıysa bütün olarak övgüye değer. Yakup Çartık’ın oyuna ışıklandırma yoluyla yorum katan ışık tasarımı; dekora derinlik, perspektif kazandırması ve oyuncunun üçboyutluluğunu sağlamasıyla başarıya ulaşıyor. İlker Sevüker’in ses tasarımı da iyi.

YÖNETMEN OLARAK MEHMET ERGEN
Mehmet Ergen’in rejisi, cana yakın ve istenilen ritmi yakalamış. Özellikle ikinci bölümde oyuncular nefes kesici bir performans sergiliyor. Mehmet Ergen, sahneye koyucu olarak bu sabun köpüğü metni ustalıkla yoğurmuş, metni sanki oyuncunun duygularında eritmiş. Üçüncü bölümü biraz fazla uzun tutmuş, ama gene de oyunun kolektif bir nitelik taşımasını sağlamış. İzmit sahnelenmesinde olduğu gibi termoforun içinde gene su yok! İlyas İlbey, televizyonu kucaklayıp kaldırırken, doğal bir televizyon ağırlığını taşıyor, Yasemin Yalçın sanki pamuk dolu bir kutuyu kucaklıyor. Neyse!.. Kişilikler, Mehmet Ergen’in yönetiminde bilinçli olarak öne çıkarılmadıklarından oyuncuların hepsi birbirini tamamlamakta. Yani, tümü genel anlamda iyi. Yasemin Yalçın, hedef olduğu her uyarıcıya rahat, zoraki olmaktan uzak bir tarzda tepki gösteriyor. Yasemin Yalçın, tiyatromuz için hiç kuşkum yok ki bir kazanç. Bir de, hiç değilse zamanla “Sürahi Hanım” tiplemesinden kurtulsa… İlyas İlbey “eh” kıvamında… Şebnem Dönmez, aslında olabildiğince zor bir işi başarıyor, dişiliğini hiç kullanmadan, cinselliği hiç duyumsatmadan Vicki’yi ve Brooke’u doğru yorumluyor. Güzelliği ve uyumuysa, plastik vücut estetiğine uygun.

OYUNCULAR
Kerem Atabeyoğlu her zamanki gibi yaratıcılığının tüm yollarını ve yöntemlerini zorlamakta. Serhat Tutumluer, dört yıl önce can verdiği karakter(ler)e fazla bir ekleme yapmamış, ama fiziksel açıdan olabildiğinde iyi. Gülen Karaman, hem Belinda’da, hem de Flavia Brent’de çizgiyi iyi yakalamış. “Küller Küllere Bir de Yolluk”tan bu yana umutlar bağladığım Evren Kardeş bu kere fazla silik bir Poppy. Volkan Severcan, tam bir komedi oyuncusu olarak, konular arasındaki bağlantıyı kendince başarıyla kurup, uygun yeğlemeleri yapıyor. Elde ettiği komik gerçeklerin altındaki dramatik yanı, izleyiciye ustaca aktarıyor. Alp Kırşan verileni eksiksiz yapmakta.

Kısacası, Mehmet Ergen sahneye koyucu olarak oyuncuları beslemiş, canlandırmış, yüreklendirmiş, doyurmuş. Bütün bunları kotarırken, oyuncuların olmazsa olmazı olan, örneğin sahne tasarımındaki tahtayı, boyayı, çiviyi, ışığı; ne bileyim daha aklınıza ne gelirse, yani tüm maddi çevreyi hiç mi hiç cansız (inorganik) olarak görmemiş.

Pekiii… Mehmet Ergen tiyatrosunun bilinmeyeni ya da görünmeyeni nedir diye sual ederseniz: “Önceden yapılan uzun ve ince hesaplar ile gizli uyum” derim.

İzleyince sizinde göreceğinize ve bileceğinize bahse girerim…

 
KAZANKAYA, 12 EYLÜL İLE YÜZLEŞİRKEN: “PROFESÖR VE HULAHOP”

ÜSTÜN AKMEN

Giderek ustalaşan oyun yazarı Nesrin Kazankaya’yı, yazarken dönemsel fotoğraf çeken bir gözlemci olarak tanımlıyorum. Aklıyla çektiği fotoğraflarda, politik hataların insan yaşamını nasıl alt üst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretlemesini, kıyasıya eleştirmesini bundan önceki oyunlarında ayakta alkışlamış bir eleştirmenim ben. Gerek “Dobrinja’da Düğün”, gerekse “Şerefe Hatıralar-İstanbul 1955” başlıklı oyunlarını izlerken, hep Herb Cohen’ın: “Suda yürümenin gizi, taşların nerede olduğunu bilmektir,” sözü gelmiştir aklıma. Dolayısıyla, Nesrin Kazankaya benim indimde taşların nerede olduğunu bilen, söyleyecek sözü olan bir oyun yazarıdır. Cumhuriyet tarihiyle, yakın tarihimizle yüzleşme cesaretini göstererek aydın sorumluluğunu yerine getiren asil bir kahramandır.

OYUNUN KONUSU
Şimdi gelelim, gene kendisinin yazıp yönettiği ve rol aldığı “Profesör ve Hulahop” başlıklı 2007-2008 sezonu oyununun konusuna: 1982 yılının karlı bir gece yarısında otomobiliyle bir kentten bir kente konferansa giden fizik profesörü, dağ yolunda arabası bozulunca boş bir lokantaya sığınır. Profesörü lokantada, çocukluğunun güzel şarkılarını çalan eski bir müzik dolabı ve hulahopuyla güzel, çocuksu bir kadın beklemektedir. Yeni tanışan kadın ve adam kurdukları zorunlu ilişkide duygusal, gerilimli ve sürprizli bir gece geçirirler. Geceden sabaha süren birlikteliğe 1982 Türkiye’sinin acılı politik süreci, şarkılar, dans, alkol ve kuantum fiziği eşlik eder. Her ikisi de geçmiş ve gelecekleri üzerine varoluşlarını sorgulayarak bilim insanı ve kadın olmanın sosyal sorumluluğunu benliklerinde duyumsarlar.

YIL, 1982 YILININ SANCILI TÜRKİYE’SİDİR
Özetimden de anlaşılacağı gibi, Nesrin Kazankaya, bu kere askeri darbeyle sosyo-kültürel ve bilimsel geleceğine ipotek konulan 1982 Türkiye’sinin sancılı dönemini konu edinmiş. Bir bilim insanının bakış açısını anlatım tezgâhı olarak seçmiş. Oyun karakterlerinin allak bullak dünyalarını, neşelerini, kolayca ve her fırsatta dışa vurdukları öfkelerini Lynn Anderson’dan The Supremes’e, Cat Stevens’ten Simon & Garfunkel’a, Bob Dylan’dan Joan Baez’e uzanan yelpazedeki altmışlı yılların şarkıcı ya da müzik gruplarının ezgileriyle vermeyi yeğlemiş. Böylece, başta İstanbul’da sokaklarda hulahop çevirmenin yasak edildiği 1958 yılının sonunu benim gibi yaşayanlar olmak üzere, o dönem kıvranmalarını, sancılarını çekenlere düşünce çizgilerine merdiven dayayarak ulaşmayı amaçlamış.

İyi mi etmiş, iyi mi eylemiş, görelim efendim…

12 EYLÜL’ÜN BİR TOPLUMU YİYİP BİTİRMESİ
Nesrin Kazankaya, titizliliğin başarısı örneği, belgesel nitelikteki oyun kitapçığında, bilim insanlarının yaratım ve buluşlarını olumsuz sonuçlarıyla suçlamanın beklenmedik bir kısır döngüye dönüşebileceğini savlıyor. Savlarken: “Atom ve hidrojen bombalarının kitle imha silahlarına dönüşmesi; Einstein, Oppenheimer, Saharov gibi ünlü bilimcilerin tüm çalışma süreçlerini karalamaya yeterli midir,” diye de soruyor. Düşüncelerinin oyun içinde soru haline gelmesi için doğal olarak izleyiciye “Kuantum mekaniği”ni; kuantumun fizikte enerji, yük, açısal momentum ya da başka fiziksel niteliklere ilişkin doğal kesikli birim ya da paket anlamına geldiğini; atom ve moleküllerindeki çekirdeğin davranışını anlatmak zorunda kalıyor.

GÜME GİDEN ELEŞTİRİ VE SAHNEYE KONULUŞ
Nesrin Kazankaya’nın, oyunu yazarken Antik Çağ’ı, Rönesans’ı, Aydınlanma Çağı’nı, Dünya Savaşlarını, Soğuk Savaş Yıllarını çok iyi irdelediğini kim yadsıyabilir ki! Keza Bruno’yu, Laplace’ı, Kelvin’i, Einstein’ı, Tolman’ı, Oppenheimer’ı, Prigogine’i, Saharov’u didik didik ettiğini de… Emeğine dirlik. Ama işte böyle yoğun “mütemmim” bilgi aktarımı, replikleri giderek didaktik kılıyor. Bu denli öğretme ereği güdümü altında, 12 Eylül’ün militarist etkilerinin cesur eleştirisi de ne yazık ki güme gidiyor.

Eleştirinin güme girmesi bir yana, sahne olgusu betimlenemiyor, çünkü oyunun göstergeleri uygulamaya küçük geliyor, zorlukla algılanabiliyor, kapalı kalıyor. Sahnedeki oyunun duyuları devindiren algısına izleyicinin yönelmesini sağlayacak sezgi olmaksızın, daha yeni somutlaşan göstergeler saptanabilir mi? Saptanamıyor. Oyuncular varlıkları, hareketleri, tümcelemeleriyle izleyiciye doğrudan ulaşamıyor. Hal böyle olunca, anlamın özümlenebilir duruma getirilememesi estetiğe de çelme takıyor.

KAZANKAYA’YA ÜÇ SORUM VAR
Bu arada, sahneye koyuş değinmelerimi Yönetmen Nesrin Kazankaya’ya üç soru sorarak noktalamam gerekmekte.

Bir: İlk, son ve kimi ara tablolar neden o denli ağır;

İki: Ceketiyle, paltosuyla, kalın boyun atkısıyla lokantaya tespih böceği gibi giren Profesör, kapıyı açıp dondurucu soğuğa gömleğiyle çıktığında hiç mi üşümüyor ve açık kalan kapının hemen önünde masaya kapanmış kadın ardına kadar açık kapıdan giren “dondurucu” soğukta nasıl oluyor da donmuyor.

Üç: Engin Alkan, söylediği anlaşılmasın diye mi kimi bölümlerde mırıl mırıl konuşuyor.

Vallahi art niyetim yok, anlamadım soruyorum.

Diğer taraftan, yerli yerinde kullandığı hulahop ve yoyo öğelerini övmeden diğer paragrafa geçmiyorum.

YARATICI KADROYA GELİNCE…
Şafak Eruyar’ın dramaturgisine sözüm yok. Nilüfer Moayeri’nin Kadın karakteri için tasarladığı giysi pek güzel. Bunu söylerken, Nesrin Kazankaya’nın giysiyi taşımasındaki payı elbette göz ardı etmiyorum. Profesör’ün giysisi, belki daha derli toplu olabilirdi diye düşünmekteyim. Nasıl derli toplu? İşin o tarafını Nilüfer Moayeri bilir. Başarılı ışık ustası Yüksel Aymaz’ın ilk tabloda black-out öncesi, sağdaki ışığı Profesör masaya oturup sigarasını yakarken neden yavaş yavaş alışını anlayamadım. “Herhalde Aymaz’ın bir bildiği vardır,” diyerek kurcalamıyorum, ışık tasarımının geri kalan bölümünü övüyorum.

OYUNCULAR
Gerek Kazankaya, gerekse Alkan en az benim kadar iyi bilirler ki, oyuncu sahnede coşkularını yönetmeyi bilmeli.

Kimse oyuncuyu can verdiği karakterin duygularını gerçekten yaşamaya zorlamıyor, zorlayamaz ki! Oyuncunun “mış” gibi yapıp duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi bilmesi de son derece önemli bence. Bu üretim, en azından kendiliğindenliğe bağımlı kalmamak adına yapılmalıdır diyorum. Çünkü, Lee Strasberg’in dediği gibi: “… oyuncunun tekniğinin temel sorunu kendiliğinden gelen duygulanımların güvenilirsizliğidir”. Öyle değil mi ama?

İzlerken, oyunun iki karakterinden biri olan Kadın’da Nesrin Kazankaya’nın ve diğer karakter Profesör’de Engin Alkan’ın duygulanımlarının iç hakimiyetinden çok, yorumladıkları duygulanımların izleyici tarafından okunabilir olmadığını gözlemledim. O nedenle bunları yazıyorum. Oyuncunun, gerçek yaşamdakinin aynısı olması gereken duygulanımları yakalaması, dolayısıyla duygulanımlarını yarı isteksiz olarak dışa vurması gerekli değil ki! Tanığımdır, her iki oyuncu da duygulanımlarını nice oyunda bir oyunculuk biçemi içinde kodlamışlardır. “Profesör ve Hulahop”ta neden olmamış, işte orasını bilemem ben, “olmamış” der geçerim.

BİR BÜTÜN OLUŞTURMAK
İyi oyuncunun, sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunun unutulmasına asla izin vermediğini, çünkü gösterimin üretimin “temsil edilmesinin” ve izleyicinin aldığı hazzın bir parçası olduğunu ben de öğrenmiştim, bilirim. O halde, iki değerli oyuncu Nesrin Kazankaya ve Engin Alkan, hareket ve metni ya da hareket ve sesi birbirinden ayırmak yerine, içlerinde daha sonra başka birimlerle birleşmesi olası, tutarlı ve uygun bir bütün neden oluşturamamışlar acaba?

Bilemedim.

Ne yalan söyleyeyim, “Profesör ve Hulahop”u pek sevmedim.
 
 AKTÖRÜN YÜREK BURKAN ÖYKÜSÜ: “SAVAŞ İKİNCİ PERDEDE ÇIKACAK”
ÜSTÜN AKMEN
Bir oyuncu o… Adı Vladimir Bendl... Usta bir oyuncu… Hastanede… Ölecek…
Çek yazar Oldrich Danek (1927-2000), oyuncu Bendl’ın anılarından damıttıklarıyla tiyatro sanatının gücüne, büyüsüne üç saate yakın bir süre içinde göndermeler yapıyor. Oyunun adı: “Savaş İkinci Perdede Çıkacak - Valka Vypukne Po Prestavce”. Hastanede son anlarını yaşayan aktör Bendl’ın meslek yaşamında yaşadıkları bir sinema şeridi gibi tiyatro sahnesinde akıyor. Dünyanın gördüğü en acılı ve en hüzünlü yıllarda aşk… İkinci Dünya Savaşı… Etik değerler… Onur… Sanatçının duruşu… Toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısında sanatçının sorumluluğu… Tutumu… Kaçınılmaz bir yol ayrımına gelindiğinde aydın kişinin yüz yüze kalacağı sorular... Ve tiyatro…
SANATÇI PARAMPARÇALIĞI
Danek, 1920'li yıllardan başlatıyor öyküyü, taaa yetmişli yıllara kadar getiriyor. Yükselen, ünlenen, yücelen, bu arada çevresini sanatı adına paramparça eden bir oyuncunun öyküsü bu. Oyuncunun acısıyla, izleyicisinin de içini acıtan bir öykü. Gerektiği için, yüreğinde yangınlar çıkaran kadını (Anna-Şenay Gürler), kendisine “özel” bir tiyatro kurma sözü veren dikiş makineleri fabrikatörünün karısı Yahudi kadın Landecka (İpek Bilgin) ile aldatıyor. Sonra Nazi işgalinde saklanmak için evine gelen Landecka’yı kapısından kovuyor. Nazilerin bölge baş komiserine, savaş öncesi Komünist Parti üyesi olan arkadaşlarının adlarını hiç zorlanmadan bir bir sayıyor. İkircikler içinde bunalıyor… Çelişkilerle boğuşmakta… Tutkular… Aşklar… İhanetler… Pişmanlıklar…

“FLASH BACK”LERLE ANLATILAN YAŞAM ÖYKÜSÜ.
Ülkemizin çok önemli tiyatro insanlarından Yücel Erten; sevdiği, beğendiği, Türkçe’ye kazandırılmasında yarar gördüğü Çek yazar ve yönetmen Oldrich Danek’in “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” başlıklı oyununu, Atatürk Kültür Merkezi-Oda Tiyatrosu’nun fuayesindeki panoya asılmış yazısından öğrendiğime göre, Almanca’dan dilimize 1989 yılında kazandırmış ve oyun kitap halinde “Öteki Yayınevi” yayınları arasında 1998 yılında yayınlamış. Her ne kadar “… vay anasını sayın seyirciler” deyimini kullanmasındaki gerekliliği anlamasam da, Yücel Erten’in çevirisine laf edemem. Oyunu izledikten sonra, sahnelemesi için üstünden on sekiz yıl geçmesine doğrusu hayıflandım. Ama kapıdan çıkarken, her zaman olduğunca: “N’aparsın kardeş, burası Türkiye işte,” diye mırıldanmaktan da kendimi alamadım.

BAKALIM YARATICI KADRO İŞİNİ NASIL EYLEMİŞ
Koreograf Cihan Yöntem, “açık biçim” olarak ifade edilen Yücel Erten’in öykülemesine, devinim içinde ritmi sezen/sezdiren bir koreografi düzeniyle katkıda bulunmuş. Dans için hiç de uygun koşulu bulunmayan bir sahnede, dans ve devinim düzeniyle hiç kuşkum yok, bir “gökkuşağı” oluşturmuş. Oyuncuların bedenlerini basit birer gösterge vericisi, izleyene yönelik işaretler göndermek için kullanılan birer semafor olarak görmemiş. Böyle görmediği için izleyicinin oyuncuların bedenlerini; enerji kabı, arzu yönlendiricisi, itkileri yükseltme dinamiği, ritim kumbarası olarak algılamalarını sağlamış. Çiğdem Erken, abartıdan uzak, iki viyolonsel (Tansu Eğinlioğlu ile Derya Davulcu) ve bir piyanodan (Ayça Daştan) oluşan, yalın, içten, ama oyunla ve oyuncuyla “yakın temasta” bir orkestra kurmuş. Müzikal motiflerle yayılan bir atmosfer yaratmış. Laytmotife dönüşen, izleyicinin durum saptaması yapmasına, soluklanmasına olanak veren besteler/düzenlemeler yapmış. Kimi yerlerde, eylemi tersinlemeli yorumlayan Brechtisyen şarkı anlayışını kullanmış, kimi yerlerde akorlara dayalı armoni yerine zaman beraberliğinden yararlanarak ezgileri üst üste getirmiş bir kontrpuan etkisi sağlamış. Birkaç notayla eylemin yerini belirtirken atmosferi akustik bir dekora dönüştürmüş. Çoğu üç sesli vokallerle sesin anlambilimsel derinliğini deşmiş. Oyuncuların arasından Nazlı Uğurtaş’ın sesindeki cisimlilik, kösnüllük, müzikalite fevkalade güçlü, ama Çiğdem Erken onun metnin anlamını bastırmasını usta manevralarla önlemiş. Diğer taraftan, Yakup Çartık gene büyücülük yapmış, oyundaki duyguyu, düşünceyi, imajı, zamanı, mekânı, atmosferi, perspektifi bir arada bir ışık düzeni tasarlamış. Sahne ışıklandırmasına bir kez daha sanatsal bir değer katmış.

Gülhan Kırçova, 1920’lerden 1970’lere uzanan geniş yelpazede hem Yücel Erten’in sahneleyiş mantığına, hem oyunun hızına, dinamiğine hizmet veren, hem de tarih düşme görevini üstlenen giysiler tasarlamış. Doğrusu, kostümlerin tümü kutlanası. Bu arada, Bendl’ı hastanede ziyareti tablosunda Struna’nın paltosunu neden (kravatlı) gömleği üzerine ceketsiz giydiğini belki de sadece bana anlatamamış.

SAHNE TASARIMI DA YÜCEL ERTEN USTA’NIN
Yücel Erten Usta, çevirdiği, on sekiz yıl sonra da olsa dahi sahneleme olanağı yaratabildiği oyunu, Atatürk Kültür Merkezi Oda Tiyatrosu’nun sahnesinde işlemiş. Çoook “mütevazı” bir sahne burası. Arkasında yalnızca bir koridor ile iki soyunma odası, ortada da büyükçe bir evin salonu kadar sahne… Yücel Erten’in de pek güzel ifade ettiği gibi: “… geniş hacimlere düşkün AKM’nin bir merdiven altı boşluğuna sığıştırılmış bir tiyatro” burası. İşte bu “sığıştırılmış” tiyatronun olanakları sınırlı sahnesinde “… kulisler, panolar, dekorlar, yapılar, kapılar tıkıştırmaya çalışmak yerine” Yücel Erten sahne tasarımını da kendisi yaparak “sahneyi çıplak kullanmayı” yeğlemiş. “Sahneye açılan mimari kapılar, mimari olarak mevcut olan balkon, ona yaslanan bir döner merdiven, birkaç parça mobilya, zorunlu üç-beş aksesuar, birkaç vitrin mankeni…” İşte dekor bu… Bana sorarsanız, bu dekor anlayışıyla oyuncunun kolektiflik anlayışını ateşlemiş, toplu oynamayı daha bir belirginleştirmiş. Yücel Erten, rejisör olarak da “açık biçim”i alabildiğine özgür kullanmış, öyküyü kendi dinamiği ve estetiği içinde yoğurmuş; oyunculuk, müzik, dekor, kostüm, ışık anlayışlarıyla estetik bir bütünlük oluşturmuş. Arka planda uyguladığı “slow motion” devinimlerle duraklamaları yok etmiş, anlatımını güçlendirmiş, sahne diline lezzet katmış.

OYUNCULUK
Sıra oyuncuları değerlendirmeme geldiğinde, Zeynep Alkaya’nın, Nazlı Uğurtaş’ın, Hale Şenözgen’in, Gürsan Piri Onurlu’nun, Efe Ünal’ın, Destan Batmaz’ın yönetmen ne verdiyse aldıklarını ve başarıyla uyguladıklarını söyleyeceğim. Hakan Meriçliler’in, Bendl’ın işaret ve dayanak noktaları üzerinde eklemlediği ve bedenini de katarak elde ettiği yönlendirici devinduyumsal ve duygulanımsal şemayı kutlayacağım. Bu şemanın oluşmasında yönetmenin payını hesaplamamam elbette olası değil, ama kutlamadan da edemem doğrusu. Şenay Gürler Hemşire, Anna, Genç Kadın Oyuncu, Rejisör karakterlerini sadece ışıl ışıl pırıldayan gözleriyle, güzel gülümsemesiyle, billur sesiyle değil gövdesini de kontrol altında tutarak mükemmelleştiriyor. Struna’da Levent Güner’in sesindeki gerilim tınılarına, telaffuzuna, tonlamasına zarar vermekte. Deniz Evrenol, Esra Ruşan, Selen Domaç üçlüsüne vokal klişelerin tuhaf bir biçimde inatçı olduklarını anımsatacağım. O inatçı klişelerle savaşmalılar ki Ema’nın, Ela’nın, Eva’nın sesleri, konuşmaları, gülmeleri içsel duygulara bağımlı kalabilsin. Dört karaktere can veren İpek Bilgin, gövdesi ile ruhu ve iç aksiyonu ile dışa dönük hareketleri arasındaki uyumla dikkat çekiyor. Özellikle Landecka’da kutlanası bir oyun vermekte. Alpay İzbırak’ın Landecky karakterinde oyunla özdeşleşmesi eksik. Burak Şentürk, canlandırdığı dokuz karakterden her biriyle içsel bağ kurmayı başarmış. Bu bağı doğrudan, sezgisel ve doğal bir biçimde oluşturmasıysa gerçekten övgüye değer.

KURUMU ELEŞTİRMELİYİM
Şimdi, size bir şey diyeyim, esasında bu oyunda ciddi anlamda eleştirilecek olan sadece kurum. Sezon açılışından bu yana bir oyunun afişi daha hâlâ hazır edilmemişse, izleyici oyunla ilgili bilgileri edinebileceği dergicikten yoksun, bırakın dergiciği, eline “cast”ı içeren bir fotokopi dahi verilmeden kör kuyuya sokulur gibi salona giriyorsa, ben İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Osman Weber’i eleştiririm.

Eleştirmek ne kelime, elimden gelse sırf bu nedenle koltuğuna çiviler yerleştiririm.

 
REFAH, BOLLUK VAAT EDEN KAPİTALİZMİN “ÇIKMAZ SOKAK ÇOCUKLARI”

ÜSTÜN AKMEN

Amerikalı yazar Lyle Kessler’ın, Türkçe’deki karşılığı “Yetimler” anlamına gelen “Orphans” başlıklı oyununu, ışıklar içinde yatsın Ali Neyzi, metnin içindeki “müstehcen” sözcükleri olanca kibarlığı içinde sarıp sarmalayarak titizlikle dilimize çevirmiş. Tiyatro İstanbul, Gencay Gürün’ün yönetiminde “Çıkmaz Sokak Çocukları” başlığı altında 2007-2008 sezonu oyunu olarak seyircisiyle buluşturmakta. Kimler oynamıştı, nasıl oynanmıştı pek anımsayamıyorum, ama Gencay Gürün’ün aynı oyunu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni olduğu yıllarda kurumunda da sahnelediği aklımda…

AMERİKALININ ZEKA DÜZEYİ
Amerikan düşünü, Amerikalıların zeka düzeyi içinde “ti”ye alan bir oyun bu. Kapitalist sistem içinde ayakta kalmaya çalışan iki yetim kardeşin öyküsü kurgulanmış. Korumak amacıyla kardeşi Phillip’i evde hapis tutan ve küçük soygunlarla evi geçindiren ağabey Treat’le; evin kapısından öteye adım atmamış, televizyon, markalar ve başkasının dayattığı değerlerle yaşayan kardeşin basit öyküsü; çıkagelen ve bir anlamda düzeni yıkan bir yabancıyla önce ivme kazanır gibi oluyor, sonra…

OHHH! NE ALÂ MEMLEKET
Hepimiz, artık adımız gibi biliyoruz ki, bugün tüm dünyada sermayenin dayattığı büyük bir yıkım yaşanmakta. Refah ve bolluk vaat eden kapitalizm milyonlara sefaletten başka bir şey sunmuyor. Dünyada bir buçuk milyar insan açlık, iki milyar insan sefalet koşullarında yaşıyor ve bu insanlar bırakınız kapitalizmin nimetlerinden yararlanmayı, içlerinden bir milyarı içecek temiz su dahi bulamıyor. Gemi azıya alan burjuvazi, işçi ve emekçilerin mücadele ederek kazandığı eğitim, sağlık, emeklilik, iş güvencesi, örgütlenme hakkı, sigorta gibi temel hakları sırasıyla gasp etmeye çalışmakta. Köleliği dayatan iş yasalarıyla çalışma koşulları ağırlaştırılıyor, çalışma saatleri sürekli artırılıyor. Göstermelik demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırılıp, katı polis devleti uygulamalarına geçilmekte. Barış ve demokrasi havariliği yapan emperyalist barbarlar, savaş ve saldırganlığı tırmandırıyor, kendilerine boyun eğmeyen halkların tepesine bombalar yağdırıyor. Tüm bunlar olurken, bir avuç asalak kârlarına kâr katıyor. Sefalet artıkça, işgal ve saldırılar tırmandıkça tekellerin kasası doluyor. Onlar: “Ohhh! Ne güzel dünya” diyor.

PARA... NEREYE KADAR
Oyundaki üç karakter de, kapitalizmin kendileri için tek kurtuluş yolu, yegâne yaşama biçimi olduğunu düşünengiller fasilesinden. Oysa, bu düşünce biçiminin vaat ettiği büyülü dünya (Amerikan Düşü) insana rağmen işleyen, kırıcı sistemler bütününden başka bir şey değil. Günümüzde özgüvenin başarı, “tevazu” göstermenin ise başarısızlık anlamına geldiği bu sistemde akıllı olmak artık birincil koşul. Peki bu sistemde var olmanın, ayakta kalabilmenin yolu ne? Yani: "Para kazanmak için nereye kadar gitmeli insan?"

İLETİ SEYİRCİYE GEÇMİYOR
Oyun, esasında “Nereye Kadar Gitmeli”yi sorguluyor. Derken, “Güven Vermek” olgusu ve “Güven Duyma” gücü de devreye girince, (sen misin giren) oyun salkım saçak sarkmaya başlıyor. Kendisi de yetim olan yabancı kimdir, barda içkisini içip sarhoş olduktan sonra, çantasında milyon dolarlık hisse senedi, cebinde on binlerce dolarla ne diye iki yetimin evine gelir, kapitalizmin hangi “kutsal” amacına hizmet etmek aşkına iki yetime elini uzatır anlaşılmıyor, oyun da inandırıcılığını yitiriyor.

GENCAY HANIM BİRLEŞİK TEPKİYİ BOŞLAMIŞ
Türk tiyatrosuna fevkalade eserler kazandırmış olan Gencay Gürün, bu kere sahne üzerindeki olaya izleyicinin yakınlığını sağlayamamış. Yanılsama (illüzyon) doğrudan bilinçaltına yönelemiyor. Oysa tiyatro, izleyici topluluğunun birleşik tepkisini ister, Gencay Gürün bu gerçeği elbette benden iyi biliyor. Düşünceden doğan heyecan zaten oyunda yok, heyecan da düşünce doğurmayınca, oyun tempo yitiriyor. Gencay Gürün’ün “heyecan tepkisi”ne böylesine boş vermesi beni şaşırtıyor.

DEĞİŞİME UĞRAMAK
Gencay Gürün, seyirciye düşünme olanağı vermeden, bütün olup biteni zorunluymuşçasına göstermek istemiş. Hiçbir olguyu zorlamamış. Jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırtmamış. İyi etmiş de, perde açılır açılmaz öyküye yoğunlaşan ilgi giderek nasıl dağılıyor dikkat kesilmemiş. İzleyici dikkat dağıtıcı nedenlerle olup biteni gerektiği gibi duyumsamıyor, hatta duyumsamak istemiyor. O zaman da, yönetmenin planı iyiden iyiye bozuluyor, oyun dağılıyor. Altı black-out da, dağılmanın tuzu biberi oluyor.

SÖZCELENMEDEN OLUR MU
Dahası, metin üzerinde sözceleme yapılmamış gibi. Sanki, plastik ya da jest olarak işleme uğramamış. Ses ve jest açısından (Cüneyt Türel hariç) metin ince elenip sık dokunmamış. Oyuncu, karakterini fizikselleştiremiyor. Yaklaşımlar psikolojik ve soyut kalmakta. Metin, kendi kuruluşu içinde işliyor mu bilemiyorum, ama oyuncular (Ömer Akgüllü-Serhan Arslan) sadece zıplıyor, sıçrıyor. Devinmiyorlar. Bedenlerine anlam kazandıramıyorlar. Metnin biçemini oluşturan anlam yönlerini kavrayamıyor, kavrayamadıkları için olsa gerek, anlam yönlerinin akışkanlığını sürdürdüğü bağıntı içerisinde değişime uğrayamıyorlar.

Diğer taraftan, sahne trafiği iyi çalışmakta. Soracağım tek “husus”, Phiilip’in yediği yemek, Yabancı’nın yaptığı çay, Treat’ın içtiği bira gerçek de; Phillip’in, Treat’ın dizine (güya) sürdüğü Hidrojen Peroksit’in şişesi neden boş? Neden sadece o tablo “mış” gibi?

YARATICI KADRO
Giysileri kim tasarlamış belli değil, ama sözüm yok. Nilgün Gürkan’ın dekoru çizgi, renk, malzeme, ışık, eşya öbeklenmeleriyle sahneye hiçbir devinim katmıyor. Sahnedeki öğeler dekorun fiziksel yönüyle hiç mi hiç uyumlu değil. Gürkan’ın tasarladığı fiziksel görsellik ne devinime yardımcı, ne iletinin izleyiciye gitmesine katkı sağlayıcı, ne de ıkına sıkına ileti üreten metnin izleyiciye geçmesine koltuk çıkıcı.

Aytekin Saday bildiği yoldan dönmüyor, aynen ilerliyor. Gene cascavlak bir ışık tasarımı… Duygu, düşünce, imaj, zaman mekân-kavramı, atmosfer, derinlik, perspektif, üç boyutluluk… Hiçbiri yok!

OYUNCULUK
Genç oyuncular Ömer Akgüllü’yü ile Serhan Arslan’ı eleştirmeyeceğim. Her ikisinin de, tiyatro yolunda hızlı adımlarla yürüyebileceklerine inanıyorum. Ama henüz dışsal fiziksel aksiyonları içsel özlerle besleyecek, bir rolü ruhsal yaşamlarıyla dolduracak elverişli malzemeye tam olarak sahip değiller diyeceğim ve doğal olarak kendilerini sinirlendireceğim.

Sinirlendireceğim, ama diğer taraftan da “yolun başı”nı göstereceğim. Hemen şimdi, şu anda Treat’in, Phillip’in içsel içeriklerini incelesinler, sonra beri gelsinler… Cüneyt Türel’den de, inanç olmaksızın karakteri asla gerçek anlamda duyumsayamayacaklarını öğrensinler…

Sonra hakkımda ne derlerse desinler… İçtenlikle içime sindireceğim.
 
UMUTLARIN VE SEVİNÇLERİN OYUNU: “AŞKIN YAŞI YOKTUR”

ÜSTÜN AKMEN

Dolores ve Fernando, eşleri öldükten sonra yaşama küsmüş iki karakter. İkisi de çocuklarının dikkatini çekmek için hastalıklar dışında hiçbir şeyle ilgilenmemekte. Sürekli gidilen doktor/lar, yinelenen ilaçlar, uydurulan hastalık/larla geçmekte olan günlerinin birinde, Dolores ile kızı Manuela ve Fernando ile oğlu Ricardo, Dr. Bolt’un muayenehanesinde rastlaşırlar. İşte bu rastlaşmayla, yaşam sevinci kalmamış yaşlılar ile hayatı sadece iş olarak gören gençler açısından yeni bir dünyanın kapısının açılacağını anlarız.

UYARLAMAYA GEREK VAR MIYDI
Hadi Çaman Tiyatrosu (Hadi Çaman-Yeditepe Oyuncuları olan adı değişmiş galiba), 2007-2008 tiyatro sezonunu İspanyol yazar Alfonso Paso’nun yukarıda özetlediğim konudaki oyunuyla açtı. Oyunu Hale Kuntay dilimize çevirmiş ve uyarlamış. Oyunun özgün adı “Cosas de Papa y Mama”. Yıllar önce Van ve Bursa Devlet Tiyatroları tarafından gene Hale Kuntay imzalı çeviriyle “Kırkından Sonra” adı altında Defne Yalnız Sezer ve Kartal Tibet rejileriyle sahnelendiğini şıpınişi anımsadım. Yanılmıyorsam, geçmişte Dormen Tiyatrosu’nda Nisa Serezli-Turgut Boralı ikilisinden de izlenmişti. Anımsadım anımsamasına da, çevirmenin bu kere ad değiştirmesine bir türlü anlam veremedim. Uyarlamasına da… Uyarlamada, Dolores Beyhan Berdan, Fernando Orhan Özdemir, Manuela Aylin Berdan, Ricardo Cem Özdemir, Dr. Bolt Esat olmuştu. Doktorun muayenehanesinin bulunduğu semt ile Dolores ile Fernado’nun ikâmet ettikleri semt ise Nişantaşı olarak belirlenmişti. Ne değişmişti? Uyarlamaya gerek var mıydı, bilemedim.

HADİ ÇAMAN’IN SAHNEYE KOYUŞU
Hale Kuntay’ın kötü olmayan çevirisini Hadi Çaman sahneye koymuş. Komedi sanatını iyi bilen Çaman, bu kere komedi türünün olmazsa olmazları sahne kullanımını, komedide uyumlu ve tutarlı yürüyüşleri, duraklamalara aldırmamış. Oyun içindeki sürprizlerin ya da karakter yaratımlarının getirdiği olumsuzlukları, izleyici ile oyuncu arasındaki iletişim kopukluklarını önleyememiş. Emeğin göz dolduruculuğunu ortaya çıkartamamış, performansı ve monotonluğu dengeleyememiş.

Oysa, Hadi Çaman’ın benden çok daha iyi bilebileceği gibi, komedide de diğer türlerde olduğunca sahne üzerindeki ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliği var. Oyun örgüsünün akışının bozulmaması, diyaloglarda temponun düzeyli olması, tutulması da gerekli. Kullanılan sözcüklerin (ulan, oğlum gibi) sürekli yinelenmemesi de esas.

GELENEKSEL KURGUYA UYMAK
Hadi Çaman bütün bunları savsakladığı için, konu ne kadar sabun köpüğü olursa olsun sahneleniş olmamış. Paso’nun vermek istediği: “Hangi yaşta olunursa olunsun insanın yaşama ve aşka dair daima umutları ve sevinçleri olması gereklidir” iletisi bir türlü seyirciye geçmiyor. Finalin çifte düğünle biten mutlu sonu sanırım olanaklar nedeniyle makaslanınca, komedyanın geleneksel kurgusuna uygun çözüm de bulunamamış oluyor.

DEKOR TASARIMI BÖYLE Mİ OLMALI
Murat Aydoğdu, yazarın metnine uyarak sahneyi muayenehane ve Fernando’nun (yani Orhan’ın) evinin salonu olarak ikiye bölmüş, tamam da sonrasında Yeditepe Oyuncuları’nın geçmiş yıllardan kalan dekor parçalarıyla, aksesuarlarıyla fevkalade derme çatma, olamazcasına eften püften bir dekor tasarlamış. O ne kapı öyle! Doktor muayenehanesi öyle mi olur? Bir evin eşyaları birbirleriyle bu kadar mı “imtizaçsızdır”? Bir oyunun sahne tasarımındaki çevre düzeni oyuncuya, olaya, karaktere bu denli uyumsuz olabilir mi?

Murat Aydoğdu’ya, dekorun amacının salt olayın geçtiği mekânı yansıtmak değil, oyuncunun kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip hareketlerini kısıtlamayacağı ortamı yaratmak olduğunu “bilvesile” anımsatmak isterim.

IŞIK VE KOSTÜM
Işık tasarımı için: “Serdar Ece, seviyeleri yüksek atmosfer ışığı kullanarak oyuncuların yüzlerindeki detayların yitip gitmesine neden olmuş,” derim, başka da bir şey demem. Oyuncuya kostüm seçme hakkının yönetmence tanınmasına gelince, elbette saygı duyarım, ama oyuncunun komediye olan duyarlılığını artıracak ve imgelemini bu yönde yoğunlaştıracak nitelikte olması koşulunu da “ön koşul” olarak öne koyarım. Olumlu örnek olarak Suna Keskin’in ikinci (daha doğrusu üçüncü) perdedeki kostümünü örnek olarak ortaya atarım.

HADİ ÇAMAN’IN OYUNCULUĞU
Oyunculardan Orhan’da Hadi Çaman için, benim oyunu izlediğim akşam belindeki disk kaymasından kaynaklanan sancıyı çekerek ve doğal olarak hareketlerini kısıtlayarak oynamasına tanık olduğumdan, korseyle sahneye çıktığını da bildiğimden bir değerlendirme yapmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Düşünüyorum ve olumlu-olumsuz hiçbir şey yazmıyorum. Yazmama eylemini elbette eleştirmen olarak değil, “insani yaklaşımla” yerine getiriyorum.

GENÇ OYUNCULARI ELEŞTİRMEK GEREK
Doktor’da Kevork Türker görevini yapıyor. Genç oyuncular İdil Vural ve Arda Karapınar’ı aklıma dolayarak fazla “açılmak” niyetinde değilim. Arda Karapınar için, yöntemli oyunculuğun tiyatral başarıyı sağlayabileceğine olan inancımı yineleyeceğim. Cem Özdemir’e aklının ve duygularının uyumlu beraberliğinde mi can veriyor, bu soruyu kendi kendine birkaç kez sormasını ve sıkılmadan yanıtlamasını salık vereceğim. İdil Vural’a oyunculuğun ön plana çıkması için gerekli olan “etkileyici olma” halinin bireysellikle gerçekleşmeyeceğini anımsatacağım. Tiyatro adına yapılan her şeyin, ama her şeyin ayırma, seçme, yöntem aşamasından sonra diyaloglara geldiğini anlatacağım. “Uyumlu ve birbirini mükemmel oyunculuğa özendirici oyuncular sahnede tiyatro yapmış oluyorlar” diyeceğim. Söylediklerimi bir eleştirmen “amca”nın öğüdü olarak not etmesini önereceğim.

SUNA KESKİN’E GELİNCEEE…
Yılların deneyimli ve usta oyuncusu Suna Keskin’e gelince: Suna Keskin, kendisini çok iyi tanıdığından oyunculuğunun sınırlarını da mükemmel çiziyor. Hale Kuntay’ın Paso’dan uyarladığı metinde, Beyhan’a ait ne bulduysa, o tekstten ne algıladıysa seyirciye aktarıyor, aktarırken kavrama ve yorumlama sınırlarını sahneyi paylaştığı oyunculara örnek olacak biçimde zorluyor. Komedide amacın sadece güldürmek olmadığını biliyor Keskin. Seyirciyle arasındaki ortak paydayı arıyor, buluyor, yansıtıyor. Görselliğe yaslanmıyor, fiziksel gücü yeğlemiyor, oyunculuğunu dil ile bütünleştiriyor.

Suna Keskin, iyi olmayan bir oyunda “iyi” oyunculuk örneği veriyor.
 
ÖZYAĞCILAR VE YILDIZ İLE TANIŞMAKTA SAKIN GEÇ KALMAYIN: “ÖDÜL”

ÜSTÜN AKMEN

Kim diyor tiyatronun işlevi bitti, tiyatrolar batıyor diye, kimler diyor bilemiyorum, ama şaşarım böyle düşünenlerin akıllarına. Tiyatronun battığı, batacağı falan yok. Bir gereksinimi karşıladığı sürece tiyatro hep olacak, bu böyle biline. Üstelik tiyatro gibi, izleyicisi sadık mı sadık başka sanat dalı yok ki! Peki sorun ne? Sorun, çok sayıda insana ulaşılamıyor olmasında… Sorun, ekonomik nedenlerde… Sorun, büyük kentlerdeki bezdirici trafik karmaşasında… Sorun, tiyatro sahnelerinin kapasitelerinin yeterli olmayışında… İyi salon yok, tamam da ekonomiye yönelik planlamamız da yok. Vazgeçtim ekonomik planlamadan, kültürel planımız yok. Günlük yaşayan bir toplumuz biz. Bu eksikliğimiz, teknik eksikleri doğuruyor. “İyi” olarak nitelendirdiğimiz salonların çoğunda ışıklandırma ve seslendirme alt yapısı yeterli değil, kimse aldırmıyor. Devlet, sanatın lambasına ha “püf” dedi, ha “püf” diyecek.

KAZIN AYAĞI MESELESİ
Ama yoook… Kazın ayağı öyle değil. Kaçmak yok. Gençlerimiz kaçmıyor. Kollarını sıvıyor, tiyatroya soyunuyor. İşte DOT, işte Tiyatro Z, işte Oyuncular Kahvesi, diğerleri ve işte Liman Tiyatro.

Ece Okay Işıldar, Ergün Işıldar, Bilge Çetintürk, Defne Sesin Okay, Gökçe Okay Delagrange, Hande Okay el ele tutuşmuşlar Liman Tiyatro’yu kurmuşlar. İlk oyun olarak da, oyunları bugüne değin on beş dile çevrilerek dünyanın pek çok yerinde oynanan Kanadalı oyun ve roman yazarı Carole Frechétte’in “Ödül-Jean et Beatrice” oyununu sahneye taşımışlar. Biri 22, diğeri 25 yaşındaki iki oyuncuyu da oynatmışlar.

OYUNUN KONUSU
Beline kadar uzun saçlarıyla prenseslere benzeyen Beatrice, bir gökdelenin otuz üçüncü katında "şövalyesini" beklemektedir. Beatrice, kentin her yerine, kendisini etkileyecek, duygulandıracak ve cezp edecek kişiye tatminkâr ödül vaat eden ilanlar asmıştır. Ödül avcısı Jean ise, ödülün üç aşamalı koşulunu yerine getirmeye hazırdır. Bu özetin özetinden de pekâlâ anlaşılabileceği gibi “Ödül” keyifli, simgesel motiflere bezenmiş bir oyun. Carole Frechétte, kadın-erkek ilişkilerini mizahi bir dille ele almış, mıncıklamış, eleştiriler getirmiş. Bir anlamda materyalist bir insanla, idealist bir insan karşılaştırması gibi. Ama bu kadarla kalmıyor. Carole Frechétte, karakterleri birbirlerine değmeden teğet geçirmeyi deniyor. Bir kadın ve erkeği, açılamayan penceresi, kilitli kapısı olan bir odada buluşturup, ne yapacaklarını dikizliyor. Sonuçta kadın ve erkeğin duygularını, tutku ve çatışmalarını fırtınalı bir biçimde buluşturuyor, hiç bitmeyen ve her zaman ilgi çekecek olan çatışmaları ironik bir tarzla ele alarak izleyiciye karbonat niyetine veriyor. Masalsı aşk özlemi… Varlığımızı gerçek yapanın ne olduğu sorusu… Modern toplumun, tüketim girdabına kapılan insanının içine düştüğü boşluk duygusu… Yapaylıklar… Arayışlar… Ego tatmini için duyguyu parayla bastırma çabası…

YÖNETMENİN YAPMAK İSTEDİĞİ
Ece Okay Işıldar, özü etkilerin büyütülmesinde bulmuş. Onları daha da büyütmek, altlarını çizmek, olabildiğince vurgulamak istemiş. Tiyatroyu, ne tiyatro ne de edebiyat olan ara bölgenin ötesine itmiş, aradığı uygun çerçeveye oturtmuş. Elindeki ipleri gizlemek istememiş, aksine onları daha da görünür kılmak için, gülünç olanın temeline inmek için; karikatürleştirme alanlarına inmek, abuk güldürü öğelerinin sönük ironisini aşmak için yollar denemiş. Her şeyi ani ataklara, trajiğin kaynaklarının yattığı noktaya dek itmiş.

IŞILDAR’IN BANA BENİMSETTİĞİ GERÇEK
Oyunu izlerken, bir yandan da neyi sevdiğimi düşündüm. Ece Okay Işıldar’ın ereğine varmak için, tiyatronun doğru etki yaratacak yöntemlerle çalışması gerektiğini; gerçeğin kendisinin, izleyicinin bilincinin, onun alışılmış düşünce aygıtı olan dilin yerinden oynatılması, tersyüz edilmesinin gerektiğini; böylece izleyicinin birdenbire yeni bir gerçeklik algısıyla yüz yüze geleceğini savunduğunu saptadım ve ne yalan söyleyeyim hemen başlarında oyunu benimsedim. Kökten ve temel bir yabancılaştırma beni etkiledi. Ece Okay Işıldar, doğru ve yanlışı benimsenemez bir karışım olarak izleyiciye sunmuştu. Esasında yabancılaştırma, ona göre gerçeğin benzetmesinden kaçıştı.

NASIL BİR SAHNELEME VE NASIL BİR YARATICI KADRO
Sahneye koyucu, hiç kuşkum yok ki her bir sözcüğün, her bir eylemin anlamını uzun uzun düşünmüş. Doluya koymuş, boşa koymuş, tartmış. İpuçlarından yola çıkarak oyunun anlamına varmış, karakterleri çözümlemiş. Esere, yazarın görüş noktasına en yakın köşesinden bakmaya çalışmış. Ancak, keşke finali bir kez daha gözden geçirseymiş diyeceğim, muhtemelen alınacaklar. Beatrice, yeni gelen adaya odanın/salonun ortasından değil, keşke kapıya seğirtirken “kim o” diye seslenseymiş.

Diğer taraftan, Bilge Çetintür’ün irili ufaklı elmalardan ve pet su şişelerinden oluşturduğu dekor, turne kolaylığı açısından belki “matluba uygun”, ama tiyatronun arketipleri, oyunun özü, yazarın dili açısından pek uydurma. Yazarın ve ona bağlı olarak yönetmenin yeni bir dramatik gelenek yaratma çabasının merkezine yerleştirdiği kopuk düşünce gücünün ötesindeki gerçeği içinde toplayan bir yardımcı dili yok Bilge Çetintürk’ün.

KOSTÜMLER DE ÇETİNTÜRK’ÜN
Kostümleri de pek beğenmediğimi söylemeden geçemeyeceğim. Zeynep Özyağcılar’ın hareket özgürlüğü düşünüldüyse bile, Beatrice’in ayağında neden “pabet ayakkabı” değil de beyaz lastik ayakkabı var diye de sormadan edemeyeceğim. Sahneye konuluşta ışık tasarımının olmamasınıysa, her ne kadar “ekonomik” boğazlanmaya ve sabit salonsuzluktan doğan teknik olanaklara bağlı olduğunu tahmin edebiliyorsam da eleştireceğim. Böylelikle, iyi bir ışık tasarımının oyundaki duyguyu, düşünceyi, zaman ve mekân kavramlarını, atmosferi, derinliği sağlayacağına olan inancımı yineleyeceğim.

GENÇ OYUNCULARIN BAŞARISI
Oyuncular derken, öncelikle Tankut Yıldız’ın yumuşacık Jean yorumuna değinmeliyim. Tankut Yıldız; varolan olguları, olguların sıralanışını, ve olguların birbirleriyle olan dışsal fiziksel ilişkilerini iyi öğrenmiş. Helal olsun! Oyunun olgularını bir yaşam tarzı ve türünden, toplumsal bir durumdan türetmiş, bu nedenle oradan daha derin bir varoluş düzeyine kolayca inebiliyor.

Geçtiğimiz sezon izlediğimiz “Leyla ile Mecnun”da kalabalık kadro arasından cımbızla çekerek mercek altına aldığım Zeynep Özyağcılar ise, Beatrice’in kuru malzemesini elbette yönetmenin de yardımıyla yoğurup şaşılacak bir başarı grafiğiyle yaratıcı amaç haline getirmiş. Beatrice’e ruhsal yaşam ve içerik kazandırmış. Teatral olguları ve koşulları ölü öğelerden, yaşayan, yaşam veren öğelere dönüştürmüş. Olgu ve olayların kuru kaydına yaşama şevki aşılamış. Yazar ve yönetmen tarafından önerilen koşulları, canlı bir biçim ve biçem içinde yeniden yaratmış.

Liman Tiyatro, ilk oyunları “Ödül”le, bana sorarsanız sınıf atlamış.
(Caddebostan Kültür Merkezi’nde – 11 Ocak 2008 Saat 20.30’da / Telefon: 0216 386 29 49-467 36 00-3 Hat
 
DALTABAN’DAN, DÜNYAYA KÜFÜR ETTİRTEN BİR OYUN: “KÜRKLÜ MERKÜR”

ÜSTÜN AKMEN

“Murat Daltaban Londra’ya gitmiş, bir oyun bulmuş,” dediler; “Oyunun prömiyeri var,” dediler”; “Galası yapılıyor,” dediler; “Oyun ayakta alkışlanıyor,” dediler; “Yahu bu oyun, İngiltere'de seyircilerin büyük protestosuna neden olmuş, hatta yazar Philip Ridley'in dostları salt bu oyun nedeniyle yazarla ilişkisini kesmiş,” dediler; “Böylesine insanlık dışı, aşağılık bir metin nasıl olur da Türkiye'de oynanır,” dediler; “O ne belden aşağı küfürler öyle” diye gürlediler merakımı iyiden iyiye çimdiklediler.

Kalktım gittim, yerimi aldım, oyun başladı..

PARTİ ARMAĞANI BİR ÇOCUK
Londra’nın doğusunda metruk, virane bir bina. Eliot ve erkek kardeşi Darren birbirleriyle didişerek ortalığı temizliyorlar. Verileceğini anladığım “parti”nin konuğu birazdan gelecek. Nasıl bir “parti”yse bu “parti”, sadece etrafın derli toplu olması yeterli değil. Bir de “parti” armağanı var. Armağanı getiriyorlar. Aaa!.. Bir çocuk bu! Hem de uyuşturulmuş! Oysa, çocuk “zinde” olmalı, güzel olmalı, konuğun onu işkence ederek öldürmesi için, bütün isteklerini tatmin etmesi için “çekici” olmalı. Çocuk bu ortam için hazırlanmalı.

DÜNYAYI SARMALAYAN TEDİRGİNLİK BULUTLARI
Oyun ilerliyor. İçinde ciddi anlamda şiddet barındıran bir oyun bu, rahatsız ediyor. Yakası bağrı açılmamış küfürler havada uçuşmakta. Tabular yıkılıyor. Kışkırtıldığımı duyumsuyorum. Psikolojik-gerilim duruma hakim. “Nereden geldim,” demiyorum, ama sinirlerim bozulur, boşalır gibi oluyor, kendimi tutuyorum. “Yaşamın gerçeği bunlar” diye içimden geçiriyorum. Yaşamla doğru ilişkiler kurmaya başlamaktayım. Irak aklıma düşüyor. Demokrasi âşığı(!) Amerikalılar, İngilizler falan… Kuzey Irak’a sınır operasyonu yapılacak mı? Sabah gazetelerde okuduğum savaş haberlerini düşünüyorum, ölüm haberlerini, vahşet, tecavüz haberlerini… Dünyayı saran tedirginliği… “Çağımızın paranoyası bu,” diyorum.

KAVANOZ DİPLİ DÜNYANIN KAPAĞINI AÇMAK
Öfkeli bir oyun bu! Anarşist bir oyun… Bu oyun, “In-Yer-Face” tiyatrosunun belki de en sert örneği. Cinnet döneminden geçmiş bir dünyanın fantastik mekânında ve zamanındayım. Geriye kalanlar “varolma” uğraşında ve de sisteme başkaldırmaktalar. Gelecekçi bir masal anlatılıyor. Kaos sonrası... İki kardeş... Bir grup genç... Kelebek(!) ticareti… “Yukarıdakilerin” tuhaf fantezileri… Büyük kardeş, dünyanın kaosa teslim olmadan öncesine değgin anısal öyküler anlatıyor. Küçük kardeş anımsayamıyor. Bağımlılığın ve sosyal çöküşün korkunç gerçekleri bu anılar. Küçük çocuk zengin müşteriye pazarlanacak. Zengin müşteri yaşadıklarının intikamını alacak, inzal olacak. Kurbanının kıçına çengel takacak, çekecek, “mak’atını” parçalayacak. Özel yetiştirilmiş kelebekler, renk ve desenlerine göre “farklı kafa yapmakta”. Kelebekler yüzünden kimsenin tarih bilinci kalmamış. Gençler anılarını yitirmiş. Kıyamet sonrası bir dünya a..na koyduğum. (Ay, çok özür dilerim, ben de oyundaki dilsel şiddete kapıldım.) İngiliz Philip Riley dahi mi ne? Sınırları zorluyor, tabuları yerle bir ediyor. İnsancıllık ve sevgi yok mu içerikte? Olmaz olur mu? Anlatıyor.

“PARTİ” DEDİKLERİ KAPİTALİZMİN SİMGESİ
Oyunun karakterlerini oluşturan yedi belleksiz genç, gerçekten masum mu, yoksa yaşamak için vahşi olmak zorundalar mı? Kendilerine gelecek mi arıyorlar, yoksa amaçları sadece geçmişten kurtulmak mı? Geçmişi anımsadıkça nasıl da çaresizlikleri artıyor! Oysa yaşamlarını sürdürebilmek için güçlü olmaları gerekmekte. Onların dünyasında şiddet “vaka-i adiye”. “Parti” dedikleri, dinini s..tiğim ikiyüzlü kapitalizmin simgesi be!

OYUNCULAR MÜKEMMEL OYUNCULUĞA NASIL ULAŞIYOR
Oyuncular Serkan Altunorak, Rıza Kocaoğlu, Tuğrul Tülek, Enis Arıkan, Engin Altan Düzyatan, Veda Yurtsever İpek, Cemil Büyükdöğerli ve Cem Özeren… Hep beraber ve birer birer dışsal fiziksel aksiyonlarını içsel özlerle dolduruyorlar. Ruhsal yaşamları ıpıl pırıl izleyicinin önünde, çünkü onlarda elverişli malzeme var… Coşkuları için en karşı konulmaz zoka, gerçek ve bu gerçeğe olan inançları. Sekizi için de aynı şeyi ayrı ayrı söyleyeceğim. Her birinin, organik fiziksel aksiyonun sadece en küçük parçasını duyumsamaya gereksinimleri var. Duyumsuyorlar ve duyumsadıkları an, coşkuları gövdelerinin yaptığının gerçekliğine uyan içsel inançlarına tepki veriyor. Kendilerine inanıyorlar, ruhları tüm içsel yönelimleri ve rollerinin coşkusunu almak için alçalıyor, mükemmel oyunculuğa işte böyle ulaşıyorlar.

İNSANOĞLU, BU NOKTAYA NASIL GELDİ
Oyun sürüyor. Kişisel bellekten başlayan yıkım, sosyal belleğe atlıyor, oradan da cuuup sosyal yapının tamamına… A..na koyduğumun yıkımı, yıkımın “hazcılık” üzerinden anlatılması beni etkiliyor. Ya yaşanacak başka gezegen varsa, sonumuz değişir mi? G..ünden s..tiğiminin insanı, evrim sürecinde nasıl bu noktaya geldi ulan? Kim bu hale getirdi?

MURAT DALTABAN’IN BAŞARISI
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın kadrolu sanatçısı olarak, her ay sonu plastik bankamatik kartını ATM’deki yuvasına sokup efendiler gibi maaşını alırken 2005 yılında delilenip; içerikte zenginliği, biçimde yeniyi arayarak farklılık yaratacak tiyatro eserlerinin sahnelenmesi için DOT’u kuran oyunun yönetmeni Murat Daltaban, belli ki o..spu çocuğu Philip Ridley’in sözlerinin şiddeti üzerine yoğunlaşmış. Şiddeti, oyuncuların en saf malzemesi eylemiş, sözü/sözcükleri kullanmalarındaki ustalığı sağlamış. Oyunun içerisindeki cinsellik öğelerinden neredeyse yeni bir oyun çıkarmış. Yazarın haz objesine dönüştürdüğü cinselliği, yeri geldiğinde sevgi duyulanla, âşık olunanla kurulan cinsellik üzerinden anlatmış.

ÇÖP OLARAK TANIMLANAN KİTAPLAR
Hatice Gökçe’nin mükemmel kostümleri, Yeşim Bakırküre’nin “matluba fevkalade uygun” dekor tasarımı, Kemal Yiğitcan’ın başarılı ışık düzeni, Ömer Sarıgedik’in titizlenerek hazırlandığı belli ses tasarımı oyunu güçlendirmiş. Parti evini temizlerken çöp olarak nitelenenleri kitap olarak yorumlayan Yeşim Bakırküre, g..üne koyduğumun belleğinin ve bilginin insan evrimindeki değersizliğini izleyiciye olabildiğince sert bir dille anımsatmış. Emperyalist kapitalizm, kültürü içeren ürün ve nitelikleri, salt meta haline getirmekle kalmıyor, onu işte böyle aynı zamanda sıradanlaştırarak değersizleştiriyor. Kitap, artık bir tüketim nesnesidir. Diğer metalarda olduğu gibi tüketilip atılması gereken bir nesnedir. Kültürel yıkım… metalaşan manevi değerler…

OYUN BİTİYOR
Olabildiğince edepsiz diliyle, kırık kırık akan bir öykü, aralıksız bir saat elli dakika sonra bitti. Oturduğum sandalye sanki kıçıma batmıştı. Varsaydığım tüm gerçekliklerin dışında duyumsadım kendimi be! Ayağa kalktığımda az kaldı g.t üstü yere çakılacaktım. Siz de gidin bu oyunu görün! İnsanlığınızı fark etmek için gidin. Tarih bilinçleri uyuşturucularla mahvolduğu için, II. Dünya Savaşı’nın Hitler ile Kennedy’nin Marilyn Monroe’yu paylaşamamalarından dolayı çıktığına inanan bir kuşağın kara komedisine tanık olun. Tanık olun ve dilerseniz gerçekleri tiyatronun büyüsüyle gözümüze sokmuş diye Philip Ridley’i kızgın alevlerinizle ana avrat doldurun.

Beni hiç ayıplamayın, dibi çıkmış dünya ile böylesine yüzleştikten sonra, siz de benim gibi hiç değilse üç beş saatliğine küfürbaz olmazsanız, bir daha da yazılarımı okumayın(!).
(DOT - İstiklal Caddesi, Mısır Apartmanı, Kat 4, Beyoğlu – İstanbul / Telefon: 0212 251 45 45)
 
BİR İLİŞKİNİN ÖLÜMÜ/ÖLDÜRÜLÜŞÜ: “EVLİLİKTE UFAK TEFEK CİNAYETLER”

ÜSTÜN AKMEN

İnsanoğlunun yeryüzünde ortaya çıkışından günümüze değin milyonlarca yıl geçtiği ve insanlar milyonlarca yıldan beri yaşam sorunlarının üstesinden gelmek için çaba gösterdikleri halde, bugünkü anlamda karı-koca ve anne-baba olma gereğini MÇÖ (Milattan Çok Önce) duyumsamışlar. Nereden biliyorsun derseniz, yazanların/yazılanların yalancısıyım. Karı-koca olarak birlikte olma, bir araya gelme davranışına “evlenme” ve kurulan bu ilişkiye “evlilik” adının verildiği bilgilerini de gene yazanlardan/yazılanlardan edindim. Evlilik, öyle böyle değil, tarihsel süreç içinde 4000 yıllık bir toplumsal kurum. Hem de, doğada olmayan, insanın kurduğu bir kültür kurumu. Her kültür olayı gibi zamanla değişen, yeni biçimler alabilen, kadın ile erkeğin birlikteliği ile gerçekleşen küçük bir toplum birimi. İnsanın kurduğu her yapı gibi, evliliğin de elbette zamanla aksayan, düzeltilmesi gereken yönleri var. Bütün zorluklarına karşın devam etmesi, toplum sağlığı bakımından gerekli ve çağın değişimiyle, değişebileceği kabul edilen temel toplum birimi. Karı-kocalık özel bir insan insana ilişki biçimi. Kadınla erkeğin, iki karşıt cinsiyetli, ayrı kişiliklere sahip iki insanın birlikteliği ile kurulan yepyeni bir dünya.

MODERN EVLİLİĞİN ANATOMİSİ
Oyun Atölyesi sahnesinde pişirilen Eric-Emmanuel Schmitt'in yazdığı "Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler-Petits Crimes Conjugaux" oyunu da evlilik konusunu irdeliyor. Eric-Emmanuel Schmitt, ülkemizde de oyunlarıyla (Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı "Ziyaretçi", Kent Oyuncuları'nın sahnelediği "Helen Helen" ile "Oscar ve Pembeli Meleği") olduğu kadar öyküleriyle, romanlarıyla da tanınan 47 yaşında genç bir yazar. Bu kere de, modern dünyamızdaki bir evliliğin anatomisini ele almış. Gilbert Langevin’in dediği gibi oyun; hiçbir duyguyu, durumu “anormalleştirmeden” “kentli”, “orta sınıf” çoğunluğun yaşadığı “normal” bir dünyanın sınırları içinde geçiyor. Bu “normal” dünya, gözümüzün seri katiller aramak için canilere çevrilmesine gerek duymayacağı kadar “suç” unsuru taşımakta. Asıl şaşırtıcı olan da bu “normalliğin kendinde barındırdığı anormallik.”

BELLEK KAYBINA UĞRAYAN İLİŞKİ
Hiç de yabancısı olmadığımız, yabancılaşamayacağımız bu ortamda kadın ile erkek yan yana. Birbirlerinden hoşlanıyorlar, önce tutkuyla birbirlerine sarılıyorlar. Sonra birbirlerine “sonsuza” dek birlikte olma sözü veriyorlar. Ve daha da sonra… Aşk çekiliyor, onun terk ettiği yeri alışkanlığın ürettiği vurdumduymazlık alıyor. Nasıl olsa sahip olmanın güveni aramızdaki bağın güvencesi ya!.. İlişki giderek hafıza kaybına uğruyor “geçmişini”, “anılarını” unutuyor. İlişki bitiyor, ölüyor…

ŞEHSUVAR AKTAŞ’IN BAŞARISI
Entelektüel bir karı koca… Her şeye rağmen on beş yıldır sürmekte olan kırık bir evlilik… Ressam Lisa (Vahide Gördüm) ve polisiye romanların ünlü yazarı Gilles (Haluk Bilginer) oyun boyunca birbirlerini yaptıklarıyla suçluyor, suçlamalara tarafların verdikleri neredeyse birer “evlilik özdeyişi” niteliğindeki yanıtlar izleyiciyi sarıyor, giderek izleyiciyi oyuna dahil ediyor.

Amaç da elbette bu. İzleyicinin oyuna kendini kaptırması. İşte bu amaca ulaşılmasında çeviri pastadan büyükçe bir pay kapıyor. D.T.C.F Tiyatro Bölümü mezunu olan genç çevirmen Şehsuvar Aktaş, mükemmel bir sahne dili kullanarak eserin kusursuz bir Türkçe’yle izleyiciye aktarılmasını sağlıyor. Aktaş, oyundaki konuşma dilinin her türden izleyici için anlamlı ve etkin olmak zorunda olduğunu, bu zorunluluk içinde sözlere nasıl can katacağını çok iyi biliyor.

KEMAL AYDOĞAN VE YARATICI KADROSU
Oyunu sahneye taşıyan Kemal Aydoğan, artık iyiden iyiye biliyorum ki “öykü”, “izleyici”, “yazar/çevirmen” üçgeni arasında dikkatli ve yumuşak geçişlere olanak sağlayan beceriye ve eyleme sahip bir yönetmen. Sahne üzerinde ilerleyişi, düzeni, biçimi sağlarken her detayı da yakalayan, seyircinin nabzını bir an olsun elinden bırakmayan bir yönetmen. Bu kere de, oyunun her bileşenini kendi içerisinde ve diğerleriyle olan ilişkisi içerisinde incelemiş. Her bileşenin işleyişini amacına uygun yöntemler kullanarak dizgeli hale getirmiş.

Bengi Günay imzalı giysilerin pek bir özelliği yok, hatta Lisa’nın günün modası olan çizmeleri benim gözümü pek bir rahatsız etti, ama “dekor çalışması” deyince ayağa kalkacağım. Bengi Günay’ın yorumu öz, biçim ve teknik açıdan özellikler taşıyan güzellikte. Belli ki, yoğun bir kapsam hesaplaşması sonucu kotarılmış. Genç tasarımcı, çağdaş sanat akımlarıyla, öznel görüş açısıyla özgün yaratıcı gücünü ortaya çıkarmış. Psikolojik travmayı perde açılır açılmaz seyirciye geçiren (Lisa’nın yaptığını sonradan öğrendiğimiz) tablolar ise, ayrı bir takdir çığlığı hak ediyor.

Tolga Çebi’nin “ses” kullanımı da, izleyicinin oyundaki duygusal etkiyi daha bir duyumsamasına “vesile” oluyor. Oyunda ortaya çıkan kimi temaların gösterilmesinde, desteklenmesinde, keskinleştirilmesinde, zenginleştirilmesinde Çebi’nin mutlak katkısı var.

OYUNCULAR
“Her rol, sırası geldiğinde resmedilecek olan karakterin içsel, ruhsal imgesini veren tutkuları üreten aynı türden bireysel malzemelerden oluşmuştur” derler ya Lisa’da Vahide Gördüm’ü izlerken aklıma bu tümce geldi. Vahide Gördüm’ü dört yıl sonra dahi olsa yeniden sahnede görmek ne iyi! Varsın, televizyon dizilerine de kalite katmayı, karşısındaki oyuncuya yücelik kazandırmayı sürdürsün, karışmak ne haddime, ama tiyatro sahnesini, tiyatroseveri de lütfen savsaklamasın.

Vahide Gördüm, üstbilinciyle bir çeşit etkileşim oluşturabilmek amacıyla bir avuç dolusu düşünce almayı ve o düşünceleri bilinçaltı torbasına atmayı bilen, beceren enderlerden biri. Hiç kuşkum yok ki üstbilincinin besini, yaratıcılığının esas malzemesi işte o “bir avuç düşünce”de yatıyor. Onun “bir avuç düşünce”si bilgiden, deneyimden, zaman içinde depoladığı bütün malzemelerden geliyor. Lisa karakteri için yaptığı çalışmanın canlı tutkuların doğmasını ve büyümesini, içinde uyumakta olan esin yeteneğinin dışa vurmasını hedeflediğine eminim. İnanmayan gider, oyunu izler, sonra da bana telefon eder.

… VEEE HALUK BİLGİNER GERÇEĞİ
Haluk Bilginer ise, Gilles’in fiziksel ifadesini öncelikle gözleriyle, yüzüyle, mimikleriyle veriyor. Gözlerinin, yüzünün konuşması öyle incelikli ki, kassal hareketlerle coşkuları, düşünceleri, duyguları şıpınişi izleyiciye aktarıyor. Kasları bütünüyle ve dolaysız biçimde duygularına bağlı. Mekanik en ufak bir kasılma yok. Sonra bakıyor ki gözleri bazı olguları dile getiremeyecek, sesini kullanıyor. Sözcükler, tonlamalar, konuşma… Yeri geldiğinde Gilles’in duygu ve düşüncelerini, kızgınlığını, sevincini güçlendirmek için (gıdım abartısız) jeste, devinime de başvuruyor.

Haluk Bilginer’de fiziksel aksiyon sürekli tamam, hiç eksilmiyor. Fiziksel aksiyon, yaratıcı iradesinin özel çabasıyla olguya dönüşüyor.

Haluk Bilginer’i sahnede izlemenin tadına gerçekten doyum olmuyor.
 
 ERKEKLİK MABEDİNDE GEÇEN BİR OYUN: “KADINCIKLAR”
ÜSTÜN AKMEN
Fuhuş ya da seks, Türkiye’de sadece lisanslı olduğunda yasal olan bir iş olarak tanımlanıyor. Diğer taraftan, yürürlükte olan Ceza Yasası’nın seks işini ve genelevlerin kurulmasını düzenleyen tüm hükümleri, seks işçilerini sadece kadın/lar olarak tanımlamakta. Ve o kadınlara (devlet kontrolünde) korkunç bir aşağılama, zulüm, tecrit uygulanmakta. Kadın, mal (meta) olarak para karşılığında erkeklere satılmakta. Genelevler tarih boyunca sistemleştirilmekte (daha doğrusu "iş merkezi" haline getirilmekte), “istihdam alanı” olarak kurumsallaştırılmakta. Buraları, korkunç birer erkeklik mabetleri olarak anılmakta.

CÜCENOĞLU’NUN OYUNU
Usta tiyatro yazarımız Tuncer Cücenoğlu, 1983 yılında yazdığı, Türkiye’nin pek çok ilinde ve Makedonya ile Rusya’da defalarca perde açan ünlü “Kadıncıklar”ında bu konuya eğilmiş. Bir fiilin, suç olarak düzenlenirken toplumsal ahlak ve halkın istekleriyle birlikte sosyal gerçeklikler, zorunluluklar ve de en başta toplumsal yarar gözetilerek ve bu doğrultuda fiilin topluma verdiği zararla orantılı bir yaptırım öngörülerek güce kavuşturulduğunu gözlemleyerek işe başlamış. Kof kabuklardan arınmış, sağlam temellere dayalı bir oyun ortaya çıkarmış.

“KADINCIKLAR”DA ERDAL’IN YAPTIĞI DEĞİŞİKLİK
“Kadıncıklar”ı, 2007-2008 sezonunda Sadri Alışık Tiyatrosu sahnelemeye başladı. Kalabalık kadrolu oyunu Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda olduğunca bu kere de İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun başarılı sanatçılarından Galip Erdal sahneye taşımış. Taşırken, oyunu eski genelev çalışanlarından Ayşe Tükrükçü ve Saliha Ermez’in, genelev çalışanlarının sorunlarını çözmek amacıyla 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde İstanbul'dan bağımsız milletvekili adayı olduklarını açıklamalarının radyo/televizyonlardan yayınlanmasıyla başlatmış. Karaköy Zürafa Sokak'taki genelev kapısının önüne, Şefkat-Der Genel Başkanı Hayrettin Bulan'la gelen Tükrükçü ve Ermez, burada: ''Hayatsız kadınlar için, vesikalı bağımsız milletvekili adayı olarak siyasi parti liderlerini geneleve davet ediyorum'' diye yazılı pankart açmışlardı ya, işte o haberin yayınlanmasından sonra, oyunun başına ve ortasına oturttuğu birer eklemeyle oyunu günümüze taşımış. 1983 yılına dönüşü iki “flashback”le yapmış.

GALİP ERDAL İYİ YAPMIŞ
Galip Erdal bu yolu yeğlemekle iyi etmiş. Oyun açılmadan yinelenen kısa ve tekdüze bıktırıcı, sinir bozucu müzik, nasıl “kadıncıkların” yaşamındaki monotonluğu, sıkıntıyı, daralmışlığı kestirme yoldan seyirciye geçiriyorsa, bölüm başlarına eklediği iki kısa tabloyla yıllar arasında akan sulardaki değişmezliğini göstermiş. Oyuncu tarafından boğumlanan, oyuncunun sesiyle ve sahnenin yorumuyla renklenen replikleri, metinde dile getirildiği ve yer aldığı biçimiyle çözümlemiş. Metni ve sahnelenişi nedensel bir ilişki içinde ele almamış, bağımsız iki bütün olarak kavramış. Bu iki bütünü açıklama, yineleme ya da ne bileyim yorum hatırına dahi bir araya getirmemiş.

BİLİNÇLİ TEMPO ÇÖKERTME
Galip Erdal, sahne dizgelerinin farklı ritimlerini başarıyla düzenlemiş, ritmik çerçeveleri iyi saptamış, bunların sonucu olarak global ritmin algılanışını da sağlamış sağlamasına da, Tuncer Cücenoğlu’nun oyun için yazdığı şarkı sözlerinden üçünü Devrim Önder Akın’ın özgün müziği eşliğinde kullanarak (“İnsan değil insancık /Kadın değil kadıncık / Gerçeği dünyamızın / Kadıncıklar, insancıklar…” dörtlüğüyle başlayanına itirazım yok) neden ritmi çökertmiş anlayamadım. Hele Apo’nun şarkısının ardından tempo yerlerde… Düşündüm, işin içinden çıkamadım. Bir de, İnci’nin öldürülmesinin ardından gelişen final tablosunda, onca bağırtı çığırtı arasında (Tuncer Cücenoğlu’nun metni gereği) elinde bavuluyla yeni kızın (sermayenin) içeri girişini neden işlememiş, işin orasını da kavrayamadım.

YARATICI KADRO
Galip Erdal, Devrim Önder Akın’ın oldukça iyi müziğini duraklama anlarında ya da black-out’larda sahnenin noktalanması için kullanmamış. Müziği anlatım aracı yapmayı denemiş. Akın’ın müziği, atmosfer yaratmaktan bu nedenle mi uzak, bilemem, ama oyun içinde müzikle çağrıştırılan sevinç, acı, kaygı, korku, arzu, doyum, doluluk gibi çeşitli ruh durumlarının hiçbirinin bulunmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim.

Çolpan İlhan’ın kostümleri “matluba” fevkalade uygun. Yekta Özdemir, yazarın isteğine neredeyse birebir uygun bir çevre düzeni hazırlamış. Aksesuarlar da yerli yerinde. Divan, masa, teyp… Sadece, telefonun kumbarasını unutmuş. Bir de, duvarlara “muzır” film afişleri yerine, gene yazarın isteğine uygun son derece acemi işi yağlıboya tablolar koysaymış…

Harun Özden, ışık tasarımını yaparken ters ışıkların renklerini hiç mi hiç umursamamış. Umursamadığından, fon aydınlatmasında kullandığı renkleri ters ışıklarda da kullanmadığından, fon ile sahne ışığı arasındaki bağlantıyı kuramamış. İzleyicinin, ışığın fondan geliyormuş “zehabına” kapılmasına neden olmuş.

SAKM OYUNCULARININ TOPLU BAŞARISI
Ben öncelikle sanata saygının temel değer olduğu, verimli, yaratıcı, akademik bir paylaşım ortamı oluşturma yoluyla, çağdaş, bilgili, entelektüel birikimi olan, beklentileri aşan, fark yaratan ve sanat içerikli hizmetler geliştiren Sadri Alışık Kültür Merkezi’nin (SAKM) genç oyuncularını kutlamak istiyorum. Derviş Tezcan, Ahmet Ferhat Göçmen, Ramazan Ilgar, Ayşın Çukadar, Anıl Kurtuldu, İsmail Sağır, Ömer Yiğitoğlu, Mahzun Yıldırım, Gökhan Atasoy, Arzu Oruç, Şeniz Kurultay, Nihan Sevinç görevlerini titizlikle, dolayısıyla kusursuz olarak yapıyorlar. İçlerinden Çisil Oral’ın, canlandırdığı karakteri hedeflerine ulaştırmak amacıyla doğru şablonlar üzerinde çalıştığı belli oluyor. “Sabırsız ve çekingen müşteri” Burak Türker de, tiyatromsu oyunculuktan uzak oyun tutuşuyla dikkat çekiyor.

Bekçi Rüştü’de Ömer Duran, fiziksel doğasının zorlamanın en hafif dayatmasına bile katlanamayacağını daha bilmiyor. En küçük bir içtensizliğin, geri kalanı yıkıma uğratacağı ve oyunu bulanıklaştırabileceği Apo rolünde Kadir Çermik eleştirmen pertavsızı altına alınacak denli başarılı. Hayriye’de Yeşim Kızılgeç, her aksiyon ve deviniminde daha fazla gerçeklik ve daha fazla yalınlık elde etme çabasıyla ciddi anlamda dikkat çekiyor. (Örnek olarak Neriman’ı dövme tablosunu gösterebilirim.) Oya İnci, bilinçaltına yerleştirdiği yaşı geçkin genelev sermayesi Mehtap’ı içsel varlığının her parçasıyla doygunlaştırıyor, Mehtap’ı büyülüyor, giderek Mehtap, Oya İnci’ye, Oya İnci Mehtap’a daha derinlemesine sahip oluyor.

Artist olmak için İstanbul’a gelen genelev çaycısı Parlak’ta Kerem Alışık, sahnede duygularını her daim devindirebilmeyi ve bu sayede fiziksel güdülerine de yaşam vermeyi, böylelikle yönelimlerini kolayca bulmayı başarmakta. Müthiş sempatik bir Parlak çiziyor.

Sıra Songül Öden’e geldiğinde, Öden’in kulağına: “Aman ha sakın ola tiyatroyu bırakma” demek geliyor içimden. Öden, âşık olduğu adam tarafından geneleve satılan “taze” sermaye İnci’ye oyuncu yaratıcılığının bütün yollarını ve yöntemlerini kullanarak can veriyor. Ve Nurseli İdiz… Becerikli bir yüreğin kurnazlığı, bir coşku karmaşası, aksiyona yönelten beklenmedik itiler… Bu kıpırtıları duyumsuyor Nurseli İdiz ve Neriman’a öyle yöneliyor.

Esasında, ben size bir şey deyivereyim, bu oyun her şeyiyle izlenilmeyi hak ediyor.