Robert Schild
Tiyatro Tiyatro, Şubat 2006
İkide iki –
Tiyatro dot’un yeni başarılı yapımı:
çağdaş İngiliz
“in-yer-face” akımının bir diğer örneği olan
Aşk ve Anlayış
Robert Schild
2005/2006 sezonunun “tiyatro
olayı” dot’dur, hiç kuşkusuz... Bu yenilikçive üretken topluluğun ilk yapımı
olan “Frozen/Donmuş”un hemen ardından, Beyoğlu Mısır Apartmanı
4.katındaki ilginç sahne düzenini 180 derece çevirerek sergilemeye başladığı
ikinci oyunuyla, tiyatroseverlerine gene değişik tadlar sunuluyor.
“Leenane’in Güzellik
Kraliçesi” oyunuyla İstanbul Devlet Tiyatroları’nın başlattığı, Kenterler’de
süren ve bu yıl dot’un da devraldığı “in-yer-face” türü tiyatro, bu
sahneye çok yakıştı! Nedeni ise, izleyicilerin oyuncular ile neredeyse dirsek
teması kurabilecek düzeyde oturmaları ve böylece, her yönüyle kışkırtıcı
(agresif/provokatif) olmaya özenen bu yeni akımın ana amacına uygun bir konumda
bulunmaları: izleyiciyi, oyuncu ile özdeşleştirmek, tepkilerini kurcalamak ve
onu eyleme yöneltmek, sahnede olup bitenlere el atmaya kalkışacak derecede
etkilenmek...
1950’lerin İngiltere sahne
yaşamında J.Osborne ve A.Wesker gibi “öfkeli genç adamlar”ın başlattığı devrimci
“angry young men” tiyatro ekolü gibi, kırk yıl sonra gene aynı ülkede
doğmuş “in-yer-face” akımı, Türk tiyatroseverlerini de sarsmaya, ancak
büyük beğeni de kazanmaya başlamıştır. Kısaca “(izleyicinin) suratına”
olarak çevirebileceğimiz bu oldukça sert tiyatro türünde, tüm alışılagelmiş
tabular yıkılıyor: Oyuncular izleyicilerin önünde soyunup aşk yapıyorlar,
gerektiğinde mastürbasyona kalkışıyor, tükürüyor ve kusuyorlar; sahnede kaba ve
küfürbaz bir dilin kullanılmasından öte, her çeşit şiddet sergileniyor ve bu
yoldan içinde bulunduğumuz toplumsal/ekonomik/siyasal ortam (çağdaş
toplumbilimin tanımlamasıyla “zeitgeist”) bir yandan tüm çıplaklığı ile
dışa vurulurken, öte yandan en yeğin biçimde eleştiriliyor.
İşte, Ünsal Coşar’ın
çevirisiyle, genç İngiliz yazar Joe Penhall’ın 1997’de kaleme aldığı
“Love and Understanding” oyununda tüm etik değerlerin tepetaklak olduğunu,
arkadaşlığın sömürüldüğünü ve aşkın ayaklar altına alındığını görüyoruz, dot’un
sahnesinde... Birlikte yaşamakta olan genç doktorlar Neil ve Rachel, yoğun
işleri nedeniyle çağdaş kent yaşamına ayak uydurmak bir yana, aralarında pek
görüşemiyor, dolayısyla toplumsal ve aşk yaşamlarını da bir türlü düzene
sokamıyorlar. Bu sağlıksız ortamdan özellikle Neil çok etkilenmiştir ve içinde
bulunduğu ruhsal bunalımını, onu ziyarete gelen çocukluk arkadaşı Ritchie’ye
açar. O ise, anksiyeteler içinde boğulmuş Neil’in tam tersidir; kural dışı
yaşamı, aşırı içki ve bir süre evine yerleştiği doktor arkadaşının nefret ettiği
sigara ile uyuşturucu kullanımından öte, yapısı da bozuktur – o derece ki, çok
geçmeden kendisi de çeşitli sıkıntılar içinde bulunan Rachel’i baştan
çıkarmaktan geri kalmaz.
İlk bakışta klişeleşmiş bir
“üçlü aşk ilişkisi” gibi görünen bu öyküyü Joe Penhall, basit bir
iyi-kötü çatışmasından çok ötelere götürüyor: Sorunlar, genç çiftten ziyade
Ritchie’de odaklanmaktadır; tüm çığırtkanlığı/saldırganlığı ile aslında
terkedilmişlik ve mutsuzluğunu örtmeye çalışan, bir
insanda bulunabilecek tüm kötü özellikleri kendisinde birleştiren bu genç
adam, başta Rachel/Neil’in ilişkilerinin kilidini kıran bir maymuncuk, ardından
ise açan bir anahtar gibidir... Gelişmeler doruk noktasına ulaştıktan sonra her
ikisi de hayata daha gerçekçi biçimde bakmayı
öğreniyorlar; Neil sigara içmeye başlamışsa da, depresif durumu ortadan
kalkmıştır, Rachel ise ona değişik bir yaklaşım göstermeye başlıyor – ve yeniden
bir arada yaşamayı deniyorlar; bana nedense yılan
ile karşılaşmalarının ardından gözleri açılan Adem ve Havva’yı
anımsatarak...
Oyunun odağını oluşturan
Ritchie için yönetmen Murat Daltaban çok yerinde bir seçim yapmış: Bildiğim
kadarıyla Ankara DT’ndan gelme ve İstanbul tiyatroseverlerinin pek tanımadığı
Erdal Beşikçioğlu, gerçekten de sahnedeki tüm oluşumların
gerilimini başarıyla göğüslüyor – oyunun başında birden ortaya çıkmasından,
sonunda gene uzaklara gitmesine dek; gerek dışa vurduğu cinselliği, gerekse yeri
gelmişken içinden fışkırttığı “yılan zehiriyle”... İstanbul DT’ndaki
diğer bir “in-yer-face” örneği olan “Kır”dan anımsadığımız
Almıla Uluer, bayağılıktan çoook uzaklarda öne çıkardığı karşıt
cinselliğininin yanısıra, umut vaadeden bir oyuncu olduğunu bir kez daha
kanıtlıyor. “Frozen/Donmuş”da çıkarmış olduğu katil yorumuyla kanımca
yılın en başarılı oyuncuları arasına şimdiden yerleşmiş olan Murat Daltaban,
kuşkusuz ki Neil olarak daha gölgede kalacaktı; ancak oyunun sonundaki
“değişimi” çok yerinde ve düzeyli biçimde sergilemesini de bilmiştir.
“Aşk ve Anlayış”ın
yöneticisi olarak Murat Daltaban, dot’un kısıtlı mekânını çok iyi
kullanıyor – dahası, sağda St. Antoine Kilisesi çan kulesini de görünteleyen üç
büyük pencerenin storlarını oyun ilerledikçe peyderpey açtırmasıyla, olağanüstü
bir Beyoğlu perspektifiyle zenginleştiriyor sahne devinimlerini... Bu çerçevenin
içinde Daltaban’ın bir cam masa, üç iskemle ve camdan iki ilaç dolabı gibi
minimailst ancak son derece işlevsel olan dekoru ile onu sahne değişimlerine
uygulayan teknik ekibe de büyük bir alkış! Işık – ve
gerektiğinde gölge – tasarımını büyük bir ustalıkla kotarmış Kemal
Yiğitcan’ın, ayrıca sürükleyici bir kemanın öne
çıktığı özgün müziği ile Tolga
Çebi’nin oyunun sunumunda çok büyük katkıları
olduğunu belirtmek isterim.
dot’un ilk oyununu “Şalom”
Gazetesi’nde irdelerken, “işte, usta tiyatro budur” diye yazmıştım –
“İki açıdan usta tiyatro, bence – ilki, yazarın oyunu kurgulaması; ikincisi ise,
bu “patolojik” irdelemeye yaşam nefesini veren yönetmene uyan üç oyuncunun
devinimleri sayesinde... Benzer bir yorum ikinci oyunları için de
kullanılabilir, “Donmuş”un metin kurgusu daha çarpıcı olmakla birlikte,
her iki oyunda yetkin bir yönetim ve başa güreşen birer oyuncu göze çarpıyor;
mekân kullanımı, dekor, ışık ve müzik ise “Aşk ve Anlayış”ta çok daha
belirgin. Ne var ki, her ikisi de kesinlikle görülmeli – ve ilkini henüz
izlememişseniz, geç kalmayın derim, zira – inanmayabilirsiniz – dot’un üçüncü
oyunu da başlamak üzere!
|