TRABZON’DA MÜKEMMEL BİR BELGESEL:“AYAK BACAK FABRİKASI”

 

ÜSTÜN AKMEN

Geçen ayın ilk günü Trabzon’a vardım. Varmazdan önce “7. Uluslararası Karadeniz’e Kıyısı Olan Ülkeler Tiyatro Buluşması”na gittiğimi sanmaktaydım. Altı yıldır “tiyatro buluşmaları” olarak tanımlanan etkinliğin adı meğer bu yıl “festival” olarak değiştirilmiş. Önceki yılların “tiyatro buluşmaları”nda sadece tiyatro topluluklarının oyunları sahnelenirken, bu yılın “festival”ine çeşitli “workshoplar”lar, konferanslar, uluslararası tiyatro sempozyumları eklenmiş. Ayrıca, biri İran’dan olmak üzere 2 resim, 2 fotoğraf, dekor eskizi, kostüm, karikatür sergileri açılacak, “Kanuni Evi”nin tanıtımı yapılacak; klasik müzik ve Meydan Parkı konserleri verilecek, Trabzonlular 2 defile, yanı sıra Ayasofya Müzesi’nde Trabzon günü gibi etkinliklere tanık olacaklarmış. Karineyle yakaladığım bu bilgiler dışında, Trabzon Devlet Tiyatrosu Müdürü Kadri Özcan’ın, festivale katılan ülke sayısını her yıl artırmayı planladığını da öğrendim. Festivali yakın yıllarda bir dünya festivali haline getirmeyi amaçlıyormuş. Ne iyi! Bu yılki festival işte bu amacın mihenk taşıymış. İçimden bir alkış koparttım Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili İ. Mine Acar’a ve Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun çok çok genç Müdürü Kadri Özcan’a…

 

DÜZENLEME KOMİTESİ YOK MU?

Trabzon’a geldikten sonra, gelecek için umutsuzluğa kapıldığımı açıkça itiraf etmeliyim. Belki de sadece bana rast geldi, ama ardı ardına gelen organizasyon hataları, kopuklukları, ihmalleri, dikkatsizlikleri, ilgisizlikleri canımı sıktı. Program dosyası falan hak getire… Oyun kitapçığını bile Yüksel Aymaz aracılığıyla zar zor bulabildik yahu!.. Diyeceksiniz ki, düzelir bunlar! Düzelir düzelmesine de, emek gerek, elemanlar yetiştirmek gerek, sabır gerek, organizasyon işini ciddiye alacak komite/ler gerek. Neyse! Mine Acar’a güvenimi tazeleyeyim, Kadri Özcan’a gelecek yıl için kolaylıklar dileyeyim ve bir an önce konuma geçeyim.    

 

YERİ YERİNDEN OYNATAN BİR OYUNDU BU

Festivalde fazla kalamadım. Dilerim gelecek yıl tüm oyunları izleme olanağı  yaratabilirim. Bu yıl sadece açılış oyununu izleyebildim. Trabzon Devlet Tiyatrosu Sermet Çağan’ın “Ayak Bacak Fabrikası”nı oynadı. Oyunu izlerken, siyasal içerikli belgesel oyunların 1960'ların sonlarına doğru yazılmaya başlandığını anımsadım. Sermet Çağan'ın, Brecht'in epik tiyatro yöntemini doğrudan uyguladığı “Ayak Bacak Fabrikası”, bu dönemde toplumcu gerçekçi yaklaşımın bir örneği sayılmış, yeri yerinden oynatmıştı. Derebeylik düzeni, dış yardım kisvesi altında emperyalist saldırılar, alt-yapıda devrim yapamamış bir ulusun dış ve iç sömürüye açık oluşu, dini sömürenlerin sermaye ve dış güçler ile yaptığı işbirliği, doktrini olmayan bir hükümet darbesinin karşı çıktığı düzenin içinde erimesi ve hiçbir değişikliğe erişememesi oyunu ilginç kılan öğelerdi.  

 

COŞKUN IRMAK’I İLK BÖLÜM SONUNDA MASAYA YATIRDIM

İlk bölüm bittiğinde, Coşkun Irmak’ın, Sermet Çağan’ın zamana karşı kendini bağlamaksızın göstermek istediği olayları ve durumları esas aldığı, bunlar arasındaki bağlantıları gösterdiği, böylece olayların eş zamanlılığının altını çizdiği oyununda, olayları yineleyerek başka görüş açısından eleştirel yorum getirme yolunu seçmemiş olduğunu gözlemledim. Çağan’ın tarihsel maddecilik açısından diyalektiği temel almasını, sanki bilerek göz ardı etmişti Irmak. Türk tiyatrosunun açık biçim özelliklerinden de herhalde isteyerek yararlanmamış, sahneyi oyuna ve oynanış biçimi üstüne deneylere dayalı teori-pratik laboratuarı olarak da görmemişti.

 

Bunlar kusur değildi, bir anlamda yönetmenin yorum biçemiydi, üzerinde fazla durmadım. İkinci bölümde yabancılaştırma etkilemelerini de yerli yerinde kullanarak oyun kişisini/kişilerini seyircinin değerlendirmesine sunmayı başardığına tanık olarak sevindim. Oyunculara karakterlerin “refleksiyon”unu fevkalade anlatmıştı. İlk bölümde olduğunca oyunun içinde olmayanları, yani oyunun içinden çıkaramadıklarını oyuna dıştan yamamaktan caymıştı.

 

DERİNİNE İŞLENMEMİŞ BİR ANTİTEZ

Oyundan sonra, Tayfun Çebi’nin tahtadan yapılmış yükseltiden oluşan dekorunun ülkedeki sefaleti, yoksulluğu daha bir açıklaması açısından iskelet halinde mi olması gerekirdi diye uzun süre düşündüm. Funda Çebi zevkli kostümler tasarlamıştı da, derebeylerininkilerin dışında kalanların kostümlerinin, ayakkabılarının biraz hırpani olmasını bekledim. Yücel Kalender-Yüksel Aymaz ikilisinin ışık tasarımlarını kimi bölümlerde fazla silik ve mistik etki bırakır buldum. Kalender-Aymaz ikilisinin arka fona düşen ışığı önlemesi ve bence refleyle düşen ışık parçalarını kapatması gerekiyor. Tunay Uzuner’in müziklerini, hava yaratmak, renk katmak amaçlı oldukları için otele giderken kafamın içinde yol boyu eleştirdim. Oysa oyunun istediği bu değildi ki! Bu oyunda müzik, hareketin hakkını vermeliydi. Bir anlamda: “Birliğin en derinine işlemiş antitez” konumunda olmalıydı. Eisler’in “tavır müziği” dediği tarzda bir müzikti Coşkun Irmak’ın istemesi gereken. Örnek vermem istenilirse, müzik kıvılcım gibi parlamalıydı. Solo olarak kullanıldığı bölümlerde flütün tavrı ironik olarak belirmeliydi. Hızlı ve sıçramalı çello melodisiyle giriş yapıldığında, gerilimler yaratan artırılmış üçlü akorlar kullanılmalıydı.

 

CEYHUN GEN’E DİKKAT ETMELİYİM

Bütün bunlar, icracılar olarak Klavyede Tunay Uzuner’i, flütlerde Tuğba Solmaz ve Dilek Ersoy’u, Çelloda Çetin Çavdar’ı, Davullarda E. Serdar Kurutçu’yu kutlamama engel değildi elbette. Soprano Melike Şivil’eyse nedense pek az iş düşmüştü. Neden az kullanılmıştı “ses”, elbette ki bilemem. Oysa gırtlağı uygun tınıya ulaşmıştı Şivil’in. Ciddi görev yüklense, şanson serbestliğinde şarkılar yazılmış olsa, oyuna daha fazla teatral ve müzikal aktivite katacaktı, yüzde yüz eminim.    

 

Oyuncu kadrosu tümüyle iyiydi. Vatandaş’ta Birkan Gördüm, Kral’da E. Utku Ölmez, Delikanlı’da Şevki Çepa, Kadın’da Meltem Gülenç, Kız’da Ekin Öner görevlerini “bihakkın” yaptılar. Ceren Demirel, Duygu Dokgöz, Aynur Yılmaz’dan oluşan Kadınlar Grubu; Barış Çolak, Ali Boran, Vural, Özcelep’in bulundukları Erkekler’e oranla daha başarılıydı. Tüm kadronun içinden üç Derebeyi olarak Uğur Keleş’i, Halil Ayan’ı, Fatih Dokgöz’ü birer adım öne çıkarttım. Semih Baylan’a ise oyun süresince sinirlendim: “Bu kadar mı kötü oynanır yahu,” diyerek kendi kendime söylendim. Yabancı Uzmanlarda Sinem Şahin’i ile Aslı Artuk’u pek beğendim. Edilgen aydını simgeleyen Mesut Yüce ile Papaz’da Ceyhun Gen’i abartılmaya, köpürtülmeye pek uygun rollerini itina ile çizdikleri için özel olarak kutlamak istedim.

 

Neyse!.. Öyle ya da böyle… Hevesimi gelecek yıla erteledim.

ana sayfa