GÜLRİZ SURURİ’NİN GEÇMİŞE OLAN VEFA BORCU: “AYŞE OPERETİ”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Operet, sözcük anlamıyla küçük opera, operacık anlamına gelmekte. Orta Avrupa’nın birer sanat, kültür merkezi olan Paris ve Viyana’da 19. yüzyılda yaygınlaşmış bir tür, operet dediğimiz. Bizde de, Güllü Agop Efendi’ye tanınan İstanbul’da Türkçe oyun oynama tekeliyle doğmuş; 23 Temmuz 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet, pek çok toplumsal silkelenmenin başlangıcı olduğu gibi, operetin de sosyal gereksinim olarak algılanmasını sağlamış. Cumhuriyet sonrasınaysa Muhlis Sabahattin adı Türk operet tarihine damgasını vurmuş. Muhlis Sabahattin denilince akla ilk gelen yapıtsa, 1929 yılında bestelenen “Ayşe Opereti” olmuş.

 

“AYŞE OPERETİ”NDE KİMLER YOKMUŞ

Kimler mi yokmuş? Suzan Lûtfullah, Toto Karaca, Melek Muhlis Sabahattin, Necla Kemal, Şevkiye May Hanımlar; Lûtfullah Sururi, Ömer Aydın, Salâh Cahit, Kemal Rıfat, Beliğ Selönü, Mehmet Ali, Reşit Gürzap, Avni Dilligil, Lütfi Ay, Celal Sururi, Muammer Karaca Beyler, yıllar içinde “Ayşe Opereti” ile adlarını kazımışlar. Operetin konusu, İstanbul’un altın yıllarında geçmekteymiş ve “Café Chantan”lardan birinin güzel şarkıcısı Neşe ile köylü kızı Ayşe arasında kalan Necmi Paşa’nın oğlu Ahmet’in öyküsü anlatılmaktaymış.

 

GÜLRİZ SURURİ KENDİ KADERİNİ ÇİZERKEN…

“İyi ki var” dediklerimizden Gülriz Sururi, hayırlara yorduğu düşler görmüş, karabasanlardan süzülmüş; hem anasının babasının, hem Muhlis Sabahattin’in, hem de geçmişte kalan tüm sanatçıların anısı önünde eğilmek gereğini duymuş. Babası Lûtfullah Bey’in, 1966’da İstanbul Radyosu için radyofonize ettiği Ayşe Opereti melodilerinin sadece on beş dakikalık bölümünün bulunduğu radyo kasetinden yola çıkarak, “Ayşe Opereti”ni baştan yazmış. Yazarken, metni biraz daha günümüze uyarlamaya çalışmış, gerekli değişiklikleri yapmış. Ahmet’i Ayşe’nin hamile olduğunu anlar anlamaz çiftlikten kaçırtmamış; Ahmet’in arkasından Veli Dayı’yı değil, sadece Ayşe’yi İstanbul’a getirtmiş; Ahmet’i Avrupa’da dolaştırtıp züğürt bıraktırtmamış, çiftliği Hasan’a sattırtmamış, intihara teşebbüs ettirtmemiş, falan… Sonuç olarak, piyasa müziklerinin toplandığı, “showman”lerin rol aldığı bir sıra işi değil, ortaya "off Broadway" tarzı bir müzikal çıkartmış.   

 

SELİM ATAKAN’IN VE SELÇUK BORAK’IN BAŞARILARI

Müzik tasarımını yapan Selim Atakan, uçmuş gitmiş bazı parçaları başarıyla notaya büründürmüş. Bir anlamda, Türk ve Batı müziğinin sentezinin yapıldığı; Batı müziğinin dramsal anlatım tekniklerinden sahne müziği yararına faydalanıldığı, Muhlis Sabahattin Bey’in kendi deyimiyle: “Ne alaturka, ne de alafranga” olan “Ayşe Opereti”ndeki besteleri müthiş bir başarıyla yeniden düzenlemiş. Yönetimindeki Simten Deniz Şenpolat dahil on bir kişilik orkestraysa, deyim yerindeyse operetin içine “top gibi” yerleşmiş.

 

Selçuk Borak, anlam ve anlatım yüklü adımlar ve dans hareketleri saptayarak mükemmel bir koreografi yapmış. Dansçıların tümünü gerçek anlamıyla başarılı kılmış. Sadık Kızılağaç’ın kostümleri de tek kelimeyle zevkli çizilmiş, tasarımından dikimine her birine güzellik ve kalitenin kokusu sinmiş.

 

Ancaaak! Ayşe’ye ikinci perdede bej tayyörünün ya da finalde krem gelinliğinin altına neden beyaz ayakkabı girdirmiş, gel de anla! Naci’nin smokin, rugan ayakkabı altına gri-beyaz baklava desenli “birlington” çorap giymesiyse, dilerim “nöbetçi yönetmen”mi diyeyim “kondüvit”mi diyeyim, her kimse onun hatası olsun. 

 

ALİ CEM KÖROĞLU, N’APTIN YAHU!

Yakup Çartık, gene şanına yaraşır bir ışık tasarımı yapmış. Sahneyi oval olarak çevreleyen siyah oluklu levhalardan oluşan dekorla nasıl baş etmiş, vallahi şaştım kaldım, ama her şeyden önce, çok fazla ışık efekti kullanmayarak seyircinin dikkatinin dağılmamasını göz önünde tutmuş. Özellikle Dolunay Soysert’in neredeyse her keresinde sofitadan gelen huzmenin dışında kalmasının nedenini, elbette Yakup Çartık’da aramayacağım.

 

Türk tiyatrosunun çok önemli sahne tasarımcılarından Ali Cem Köroğlu ise bana bu kez işi şişirmiş gibi geldi. Müzikal dediğimiz zaman, operet dediğimiz zaman başarılı aydınlatma, capcanlı dans gösterileri, sahnede güzel duran güzel oyuncular, şatafatlı giysiler, görkemli dekor akla gelir diyeceğim. Diyeceğim ve dekora itiraz edeceğim.  Minimalist sahne tasarımı buysa, ben karşıyım. Kocaman sahnede çirkin, sakil, hantal ve konuya en ufak iletisi olmayan çepeçevre oluklu levhalardan bir duvar, o duvardan girip çıkan estetikten nasipsiz çelik konstrüksiyonlar… Bu konuda, kırıcı olmamak adına fazla bir şey demeyeceğim, beklenenin aksine ip falan çekmeyeceğim.

 

KÖYDE PİYANO, HEM DE TURUNCUSUNDAN

Orkestranın yerleştirilmesine itirazım yok, köyde piyanonun işi ne diye de sormayacağım, ama açık mavi oluklu levha önündeki turuncu renkli piyano, piyanonun leylak rengi taburesi ne öyle! Neyse, dedim ya, değinmeyeceğim, sadece ödüllü dekor tasarımcısı Ali Cem Köroğlu imzasına bu iş yakışmamış diyeceğim.

 

Engin Cezzar’ın, Başar Sabuncu’dan neredeyse yolun sonunda devraldığı rejiye sıra geldiyse, mizansenin seyirci topluluğunun birleşik tepkisini sağladığını söyleyeceğim. İlk perdenin on beş dakikasını budayabilir miydi, bence yanıtı “evet”, ama bunun dışında Engin Cezzar’ın sahne üzerinde her “ân”ın bir anlamı olduğunun bilincinde bir çalışma yaptığını ifade edeceğim.  

 

OYUNCULAR

Bildiğim gerçek, operetin oyuncudan bir akışkanlık, canlılık istediği, hatta beklediğidir. Operette opera sesine gerek var mı? Hayır. Oyuncunun ritim duygusu, kulağı, bedenini kullanma yeteneği, “detone” olmaması bence yeterli. Bu açıdan bakarsam, Dolunay Soysert’in ve Ceyda Düvenci’nin görevlerini başarıyla yaptıklarını açık yüreklilikle söyleyebiliyorum. Soysert’in Ayşe’ye can verirken yaratıcı çalışması, gene tam bir tepki özgürlüğünü kapsıyor. Bu arada, Düvenci’ye tiyatro sahnesine “Hoş geldin”, Hazım Körmükçü’ye yıllar sonra “Merhaba” demek isterim. Gene de, Engin Cezzar Körmükçü’ye biraz daha heyecan vermeli diyeceğim. Naci’de Evren Pıravadılı, iyi bir müzikal oyuncusu kazandığını seyircisine muştuluyor. Teranedil Hala’da Jeyan Tözüm, gene eski Jeyan Tözüm. Deneyimli, olgun… Oğuz Oktay tepkisiz, Gülümser Gülhan ikinci perdede Ayşe’nin hamile olduğunu öğrendiği tabloda gereğinden fazla abartılı. Hasan’da Sinan Tuzcu, Jale’de Şirin Keskin, Neşe’de Elif Çakman ilerisi için umut salgılıyorlar. Kısa rollerinde Yaman Tezcan olamazcasına keyifsiz; buna karşın Hikmet Karagöz ve Orhan Aydın sahnedeki oyun arkadaşlarını görüyor gibi yapmıyor, gerçekten görüyor; karşısındakini dinlermiş gibi davranmayıp, gerçekten dinliyor; hatta dinlemekle de yetinmeyip, anlatıyorlar. Anlatmakla da kalmayıp, tiyatroda küçük rol olmadığını kanıtlıyorlar, örnekliyorlar.

 

ana sayfa