SÖYLE BANA SEVGİLİ KARIM, ÇOCUĞUMUN BABASI KİM: “BABA”

 

ÜSTÜN AKMEN

                                    

Her şeyden öte, bütün kadınların kendisine düşman olduğunu düşünen bir yazar Strindberg. Gördüyseniz eğer, “Baba” oyununun ikinci perdesinde annesine bile öfke kustuğuna tanık olmuşsunuzdur. Kendisini kucaklayan ilk kadının dahi, düşmanı olduğunu haykırmaktadır Strindberg. Çağdaşı İbsen ile sürekli çelişmiş, ancak ciddi anlamda  etkilenmiştir. Aralarındaki fark, Strindberg'in gözlem yeteneğinin İbsen’de iç gözleme dönüşmesinden ibarettir. Örneğin, Strindberg, İbsen'in “Nora”sının tam tersi olan “Baba” oyununu kaleme alır ve “Nora”ya yönelik alaycı eleştirilerinin de etkisiyle, feministlerin hedefi haline gelir.

 

RUH SAĞLIĞI BOZULMAYA GÖRSÜN

Gel zaman git zaman, akli dengesindeki bozulmalarla birlikte, Strindberg doğaya tapmaya ve Rousseau'nun düşüncelerine inanmaya başlayacaktır. Almanya'da Nietsczhe'nin görüşleriyle tanışır ve etkilenir. Bu dönemindedir akıl hastanesine başvurması. Kendisini gözlem altına almalarını rica eder. Karısının ahlakına ve sadakatine de inancı kalmamıştır. Gene de üretkenliğini sürdürür. Yaşamının son yıllarında dış dünyayla ilişkilerini neredeyse sıfırlar. Bozulan ruh sağlığının ardından, kansere yakalanır ve göğsüne eliyle bastırdığı İncil ile 1912 yılında sessizce ölüverir. 

 

BÖYLE BUYURMUŞ NIETZCHE

Evet… İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları İsveç’in tiyatro literatürüne armağanı olan yazar  Strindberg'in “Baba oyunu oynamakta. Strindberg'i bilmeyen okura yukarıda biraz olsun tanıttıktan sonra, ancak oyunun konusuna gelmeden önce, Strindberg'in baba karakterinin açmazını, her şeyi eve getiren olmasına rağmen, herkesin ondan nefret etmesi biçiminde betimlediğini söylemeliyim. Nietzche'nin “Baba”nın metnini okuduktan sonra "… temel yasası gereği, cinslerin birbirlerinden öldüresiye nefret ettikleri bir savaş demek olan aşk anlayışımın, böylesine harika bir biçimde ifade olduğu bir yapıta şimdiye değin hiç rastlamamıştım," dediğini de anımsatayım ve artık oyunun konusuna geçeyim.

 

“BABA”NIN KONUSU

Kendini bilime vermiş Yüzbaşı Adolf, mutsuz bir aile hayatı sürmekte, artık yetişkin olan kızının kentte okumasını istemekte, ancak karısı Laura buna karşı çıkmaktadır. Bu arada, Yüzbaşı'nın yanında görevli olan Onbaşı Nöjd, hizmetçi kız Emma'yı baştan çıkararak gebe bırakmıştır. Yüzbaşı, kızla evlenmesi gerektiğini söyler Nöjd'e. Ama Nöjd: "Çocuğun benden olduğu nereden belli," diye karşılık verir. Yüzbaşı bir ara karısı Laura'ya anlatır bunu. Daha sonra kendi çocukları Bertha'nın eğitimi konusunda tartışırlarken, çocuk üzerinde kimin ne derece hakkı olduğunun sözü edilir. İkisinin de kadın-erkek ve ana-baba-çocuk ilişkileri hakkında farklı görüşleri vardır. Laura, kocasını “saf dışı” bırakmaya karar verir. Bunun için adamın aklî dengesi ile oynamayı bile “meşru taktik” sayar. Ve onu en duyarlı yerinden vurur. Der ki: “Acaba kızımın babası sen misin?”

  

ANIMSADIĞIM İLGİNÇ BİR ANI

Konu ilginç değil mi? Etkileyici. Hatta rivayet olunur ki, “Baba”, yıllar önce İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda oynanırken ve de sahnede Yüzbaşı ile Laura, çocuğun gerçek babasının kim olduğunu tartışırlarken, salon tarafından bir gürültü kopar. Seyirciler arasında bir bey, yanındaki kadını yumruklayarak sormaktadır: "Söyle, babası kim çocuğun, söyle, söyle, söyle!"  

 

SAHNELEME

Oyunu “eski” dilimize A. Turan Oflazoğlu çevirmiş. İsveçli genç rejisör Deniz Hellberg sahneye koymuş. Hayati Ağabey (Asılyazıcı) pek beğenmiş amma ve lâkin (Bizim Gazete 23 Ocak 2006), Hellberg sahneye nasıl koymuş, anlamadım. Yüz de yüz eminim, sahne taslağı falan hazırlamamış. Hazırlamış olsa planlar, giriş çıkışlar, temel öğeler kendini belli ederdi.  Hellberg belki Strindberg'i iyi bilen, tanıyan bir rejisör, ama sözcüklerin anlamına ruh katamamış. Sözcükler, sahneye koyucunun buyruğuna uyarak gerektiğinde söz haline gelir ve sessizliğe gömülürler ya; gerektiğinde jest olur yüzleri aydınlatır ya… Olmamış. Belli heyecanların ve olayların sınırları içindeki yeri, renkleri, zamanı, ışıkları açıkça belirtememiş. Hellberg’in duygu sınırları içinde kalan genel ritim duygusu aksadığından, canlanmaya can atan eser soluk alıp verememiş. Oyunculara yerlerini, birbirlerinden uzaklıklarını, yapacakları hareketleri, dekorla döşeme ile, aksesuarla ilişkilerini, konuşmalarının hızını, susuşlarını, giriş çıkışlarını iddia ediyorum ki açıklamamış.

 

SAHNE TRAFİĞİ Mİ, İSTANBUL TRAFİĞİ Mİ

“Giriş çıkış” dedim de… Hele giriş çıkışlar… Bu oyunu, tiyatro eğitimi almakta olan tüm öğrencilere salık veriyorum. Bir daha böyle sahne trafiğinden yoksun bir oyun göremeyebilirler. Rahip, veda edip soldan çıkış yapıyor, Doktor da soldan giriyor. Demek ki cümle kapısı orada. Yooo!.. Yüzbaşı Adolf: “Küçük kızağı hazırlayın,” diyor seyircilerin arasına fırlayarak salon kapısından çıkıyor, dönüşü soldan. Yani oyundaki kapıdan. Kısacası, herkes bir yerlerden giriyor, bir yerlerden çıkıyor. Dadı sağdan çıkıyor, soldan geliyor ve ilh…

 

ÇANTALI KADIN

Daha neler de neler. Onbaşı Albay’dan mektup getiriyor, “tık tık tık” kapıyı çalıyor, Dadı gidip açıyor. Laura mektubu okumaya başlarken: “Sen bekleme git,” diyor, Onbaşı çıkıyor, gidiyor. Sonraki tabloda kapıyı falan çalmadan pat diye içeri dalıyor Onbaşı. Başka bir tabloda, Doktor ile Dadı merak içinde Yüzbaşı’yı bekliyorlar. Zaman, gece yarısını geçmiş. Laura, elinde çantasıyla odaya geliyor. Sabaha karşı, evin içinde çantalı bir kadın! Breh… Breh… Breh…

 

ORHAN HIZLI ALTMETİNE İNEBİLMİŞ

Hal böyle olunca, oyuncuların arasından sadece Rahip rolündeki Orhan Hızlı parlıyor. Nedeni, yanılmıyorsam rolünün çizgisini metnin kendisinden değil, altmetinden almış da ondan. Sözcükleri mekanik olarak “telaffuz” ederek, belli sözcükleri kullanarak yüzeyde gezinmiyor. Rahip’in düşüncelerini dışa vuracağı sıraya koymuş, nerede ne yapacağını biliyor.

 

İYİ OYUNCUDUR KASAPBAŞOĞLU, AMA…

Nilgün Kasapbaşoğlu, Laura karakterini “kötü” bellememiş, kimse de ses etmediği için olsa gerek “iyi kadın” olarak yorumlamış. Kadının, kocası ile olan sınıf farkından dolayı edindiği aşağılık duygusunu seyirciye geçiremiyor, aralarındaki kültürel farkı hiç sergileyemiyor. Yönetmenin “gayretiyle” komediye dönüşen final de, ne yazık ki üstüne kalıyor. Laura, kocasının perişan halini görüp, gözyaşları ve hıçkırıklar arasında çırpınırken, seyirci de: “İyi kadın ayağına kocanı neden delirttin, şimdi ne zırlıyorsun be kadın,” diyor.

 

ÖZGE ÖZDER’İ MERCEK ALTINA ALDIM

Kubilay Penbeklioğlu, dışsal fiziksel aksiyonlara ruhsal yaşam katılacak Adolf karakterini elverişli malzemeyle dolduramamanın sıkıntısını oyun boyunca yaşıyor. Doktor’da Yılmaz Merdaneri, Onbaşı’da Can Ertuğrul bu ortamda iyi olmaya çabalarlarken, Tanju Tuncel yorgun ve bıkkın bir Dadı çiziyor. Genç oyuncu Özge Özder’i sorarsanız, merak buyurmayınız, büyüteç altına alındı efendim.

 

TAAA İSVEÇTEN GELEN DEKORCU İLE IŞIKÇI

Aysel Doğan’ın kostüm tasarımı iyi de neden değişmiyor? Yani, Laura’nın siyah, Bertha’nın kırmızı simgesel kostümleri, gece yarısında neden değişmiyor? Bilemem. Ersin Aşar’ın efektleri iyi. Pär Wittsäter’in ekspresyonist fon perdesi önünde yer verdiği demir masa, iskemle ve koltuğa “eh” diyeceğim. Deniz Hellberg’in, edebiyatı iyi bilen Tarık Günersel’den hangi oranda dramaturgik yardım aldığı doğrusu merakımın konusu.

 

Işığı soracak olursanız, Albin Olsson, Adolf’un Laura’nın suratına gaz lambasını fırlattığı sahnede, bez panonun arkasına kırmızı spotlar yerleştirmiş diyeyim, gerisini artık siz “tahayyül” ediverin. 

 

 

ana sayfa