|
Bu hafta yine İstanbul Devlet Tiyatrosu’ ndan bir yapım var; Benerci Kendini Niçin Öldürdü? “ Benerci Kendini Niçin Öldürdü “, Nazım Hikmet’ in 1932 yılında yayımlanan bir uzun şiiri. Şiirin yapısı bildik kalıpların oldukça dışında. Neredeyse uyaklardan arınmış ve yer yer düz yazıyla anlatılmış bir öykü niteliği taşıyor. Biçimdeki bu farklılık içeriğinin uzantısı. Siyasi bir kavganın anlatıldığı öykünün biçimi de tıpkı kendi gibi saldırgan ve kışkırtıcı.
“ Benerci Kendini Niçin Öldürdü? “ bu saldırgan ve kışkırtıcı tutumuyla şiir denilen imgeler dünyasının içine girerek inceliyor ve gerçekler daha can acıtıcı olurken öte yandan daha da katlanılabilir oluyor. Şiir de olayların bir doğu ülkesinde yaşanması akla iki düşünceyi birlikte getiriyor; ilki, içinde bulunulan dönem itibariyle dolaylı olarak ülke gerçeklerine gönderme yapmak ki, bu Nazım Hikmet’ in ironisini güçlendiririyor. İkincisi, öyküye evrensellik boyutunu katması. Hindistan ve Britanya İmparatorluğunun ilişkisinin içinde bütün bir dünya üzerindeki sömürge altında ezilen toplumların öyküsü gizleniyor. Bu noktada kişiler, yer ve olaylar önemini yitiriyor ve aslolan soruna odaklanılıyor.
İlk kez 1980 yılında Avignon Festivali’ nde sahnelenen ve o dönem Fransız basınında büyük yankılar uyandıran oyunun rejisi Mehmet Ulusoy’ a ait. Ulusoy, rejisini tamamen görsel malzemenin etkisi üzerine kurmuş. Sizin için sürpriz olması gerekeni açıklayacağımı biliyorum ama oyunun rejisi başka olanak vermiyor. Sahnenin ortasında içiçe geçmiş, devinen iki çark var ve bu çarklar başlıbaşına bir mekan niteliğinde. Birkaç sahnenin dışında hemen bütün sahneler bu çarkların içinde oynanıyor. Bu tür bir anlatımın, biçimin kendini dayattığı ve alımlayanın başka türlü düşünmesini engellediği otoriter bir reji anlayışı olduğunu düşünüyorum. Böylesine devasa bir mekanizmanın varlığı, aynı zamanda çok büyük bir handikapı da beraberinde getiriyor; sözü ve oyunculuğu öğüterek dışarıda bir tek devinimi bırakıyor. Bu da seçilmiş bir tutum olmadığından böylesine bir tasarımın öykünün içini boşaltmaktan öte bir işlevinin olmadığı görüşündeyim.
“ Benerci Kendini Niçin Öldürdü? “ ezilen toplumların öyküsü olmasıyla evrensel bir boyut taşıyor evet, ama bir yandan da çok özel bir döneme işaret ediyor ve oldukça ajite edici bir anlatıma sahip. Bu metine 2002 yılı Türkiye’ sinden bakıldığında bir çok olgunun nasıl altüst olduğunu görebiliyorsunuz. Örneğin, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, metnin içindeki sokaklara taşan üçüncü mevki, şimdi birinci mevkide yolculuk yapmak istiyor. Bu durumda, şiir de kendi kendini dışlamış gibi geliyor bana.
Oyunculuğa gelince; doğal olarak biçimdeki kaygı oyunculuğa da yansıyor. O iddialı mekanizmanın içinde gözler iddialı akrobatik yetenekler görmek istiyor. Öyle olmayınca da, mekanizma, ne yazık ki, bir gösterge olmaktan çıkarak hantallaşmaktan kurtulamıyor. Bütün bunlarla birlikte, “ Benerci Kendini Niçin Öldürdü? “ bitimine yetişmiş olsa da, sezonun, en azından görkemi açısından ses getirecek olan yapımlarından diyorum ve oyunla ilgili diğer bilgilere geçiyorum. Tasarım Michel Launay’ e ait. Müzik, Kudsi Ergüner. Işık tasarımını Yakup Çartık, koreografiyi ise Kürşat Alnıaçık üstlenmiş. Rol alan sanatçılar şöyle; Nazım Hikmet: Celal Kadri Kınoğlu, Benerci: Hakkı Ergök, Somadeva: Kürşat Alnıaçık, İngiliz Kızı, Polis Memuru, Yaşlı Kadın: Hülya Çelik, Roy Dranat, Seyyar Satıcı, Polis Memuru: Yurdaer Okur.
|