DALİN ÇOCUK TİYATROSU’NDAN BİR MÜZİKAL: “BENİM TATLI MELEĞİM”

ÜSTÜN AKMEN

Bu derginin tüm okurları tiyatronun, insana kişilik ve kimlik kazandıran en önemli sanat dallarından biri olduğunu elbette bilmektedir. İyi de, tiyatro salt büyüklere yönelik bir sanat faaliyeti değildir ki! Böyle olmadığına inanan kimi ödenekli tiyatrolar ve çok az sayıda özel tiyatro, ellerine kılıç-kalkan almadan bir savaşa katılıyorlar. Sahnelerinde çocuklar adına savaşıyorlar onlar.

Kimileri de okulöncesiymiş, ilköğretim birinci kademeymiş, ikinci kademeymiş takmadan, aldırmadan sulusepken oyunlarla sömürüyorlar. Çocuğu yiyip bitiriyorlar.

ÇOCUĞUN SOSYAL VE KÜLTÜREL GELİŞİMİ

Çocuklar için saç ve vücut şampuanı, bebek yağı, kolonya, pudra, ıslak temizleme mendili, pişik kremi,  banyo gereçleri gibi “müstahzaratların” üreticisi Dalin, çocukların saçlarının bakımı, kaba etlerinin pişmemesi, vücutlarının yumuşaklığı kadar sosyal ve kültürel gelişimlerinin de önemini kavramış. 2005 yılında bir ilke imza atarak İstanbul Terakki Vakfı Kültür Merkezi’nde Cumartesi ve Pazar günleri perde açan “Dalin Çocuk Tiyatrosu”nu kurmuşlardı, biliyordum.

 

İlk oyunları “Çizmeli Kedi”yi dün gibi anımsıyorum.

 

METİN ARSLAN’IN KURUMA KATKISI

“Çizmeli Kedi”, çocuğun hayatında gerçekçi ve hayale dayanan oyunların iç içe olduğunu; çocuğun dış dünyadan etkilenme sonucunda, benzetme yeteneğini kullanarak canlandırma yaparken, imgesel dünyasının kattıklarıyla oyunlarını zenginleştirdiğini fevkalade gözlemleyen bir çocuk oyunu yazarı-yönetmeniyle  tanışma olanağı sağlamıştı bana. Çocuk, hayale dayalı oyunlarında, etrafında bulunan ve dikkatini çeken kimseleri “taklit” ediyor, kimi zaman cansız varlıkları canlıymış gibi tasarlamaktan hoşlanıyordu. Bunları, kendi çocuklarımda da gözlemlemiş, ancak yazamamıştım.

 

Metin Arslan’ı bir anlamda kıskandım mı ne! O oyunun değerlendirmesine bir türlü zaman ayıramadım, yapamadım.

 

 “SEVGİ, ANCAK HAYAL GÜCÜYLE YÜKLÜ BİR KALPTE YAŞAR”

Metin Arslan, “Benim Tatlı Meleğim” başlıklı müzikalinde, bu kere çocukluk hayallerinin içinde en sevdiği ve en çok korktuğunu çocuklarla paylaşmak istemiş, “Benim Tatlı Meleğim” de böylece sahne ışıklarına kavuşmuş. Metin Arslan, meğer insan olarak yeryüzünde var olmadan önce, kendisini sonsuz karanlıkta dünyaya gelmek için sırasını bekleyen küçücük bir nokta olarak bellemişmiş. Derken, şansının yüzüne güldüğüne ve dünya denilen, içinde yaşadığımız bu muhteşem gezegene geldiğini sanmış. Günü gelmiş, mutlu bir yaşamdan sonra öldüğüne ve ait olduğu o sonsuz karanlığa bir nokta olarak değil, bu kere bir yıldız olarak geri döndüğüne inanmış. Annesi de bir yıldızmış, babası da…

 

Sonraları öğrenmiş ki, yıldızlar birbirlerine çok yakın görünseler de, esasında birbirlerine çok uzaktır. Yıldız olarak anacığından, babacığından uzakta yaşamak, işte o an küçük Metin’in yüreğini dağlamış.

 

Gel zaman git zaman sonra, oturmuş bu müzikali yaratmış.   

 

NASIL YÖNETMİŞ

Metin Arslan, müzikali yönetmiş de… 12 yaşında Selim adında, içine kapanık kahramanımızın hayal dünyasına “Melek” ile birlikte yaptığı yolculukları ve bu sırada yaşadığı değişimi konu alan oyundaki “ebeveynler çocuklarına daha fazla zaman ayırmalıdır”, “istenilince her zorluk aşılır, umutlara kavuşulur” ve benzeri masum iletileri, altlarını kabaca çizmeden, ustaca seyircisine ulaştırmayı becermiş. Sahne trafiği de, oyuncu yönetimi de mükemmel Arslan’ın. Kendisi, benimle inatlaşır ve: “İlle de eleştir beni Eyyy Eleştirmen Ağabey,” derse, birinci perdedeki Nejat Kanter-Gülsüm Soydan’ın “Seni Sevene Dön Yüzünü” düetinden sonraki “black-out”u gereksiz ve çok uzun bulduğumu söylerim.

 

İŞİN TEKNİK YANLARI

Oyunu izlerken, Meltem Taşkıran’ın cıvıl-cıvıl müziğini ve şarkı sözlerini kutlanacak düzeyde buldum. İpek değer’in koreografisi de öyle… Ümit Ünal’ın kostüm tasarımı da mükemmeldi. Hele kuş giysilerine bayıldım doğrusu. Tepeleri istavrozlu taçlar, her ne kadar “kral, kraliçe” dediğimizde aklımıza ilk gelen “taç” stiliyse de, Hıristiyanlığın simgesinin böyle bir müzikalde kullanılışını gereksiz, hatta oyunun anlatımını zedeler nitelikte bulduğumu itiraf etmeliyim. Tutuculuk adına değil, çocuğun özgür bilinci açısından…

 

Aslı Tülüoğlu’nun dekoru içinse söz etmemek kararındaydım ya, sıra Tülüoğlu’na geldiğinde arka panonun kötülüğüne değinmeden geçemeyeceğimi anladım. Işık tasarımı Yakup Çartık’a aitti ve mükemmeldi.

 

OYUNCULUKLAR

Gidip görürseniz mutlaka bana hak vereceksiniz, müzikalde Murat Eken, Onur Öztay, Nejat Kanter, Umut Kurt övünülecek oyunculuklar sergiliyorlar. Umut Kurt zaman zaman detone oluyor ya, neyse, “kadı kızı” meselesi… Kaan Erten, “Binbir Gece”deki gibi değil. Yani, Erten için: “Sözüm sana, sen anla,” hikâyesi… Oyuncular Tiyatro Grubu’ndan tanıdığım bir diğer oyuncu olan Ayça Öztürk, özellikle “Çikititas”ı abartı tuzağına düşmeden pek güzel canlandırdı. Perihan Kurtoğlu, benim merceğim altındakilerden, “Karlar Kraliçesi” olarak yürekten kutluyorum onu. Sevi Algan, sevimliliği, danslardaki becerisi, ciddiyetiyle gene bir adım öne çıkıyor. Gülsüm Soydan, gerek “Melek”te, gerekse “Zarazulla”da fevkalade.

 

Ve Alev Gürzap… Tiyatro aşkının somut örneğini görmek için, çocuğunuz için değil, kendiniz için, Alev Gürzap’ı izlemek şansını bir kez daha kullanmak için, gidin Dalin Çocuk Tiyatrosu’na alkışlayın onu derim.

 

Alev Gürzap için başka da bir şey demem.

 

ÇOCUĞUNUZA İYİLİK YAPIN. BU MÜZİKALE GÖTÜRÜN

Bana sorarsanız, İstanbul’daysanız sadece çocuğunuz için değil, kendi zevkiniz için de, önümüzdeki ilk cumartesi ya da Pazar günü varın gidin Dalin Çocuk Tiyatrosu’na.

 

Alkış tutun tüm sanatçılara.

 

Sonra da çocuğunuzla birlikte yanıt hazırlayın bakalım: “Hayat ne zaman güzel?

 

Paylaşınca mı, anlaşınca mı, sevince mi…

 

Neyi, kiminle, kimi mi?

 

Sizce?          

 

ana sayfa