Zafer Diper, vahşet 'üçleme'sinin son oyununu sunuyor
Bizim Tiyatro 25 yaşındaYirmi beş yıl, bir tiyatronun yaşamında önemli bir süredir. Topluluğun toplumla bütünleştiğini gösterir. 'Kurumlaşma' gerçekleşmiştir. Ancak, bizim ülkemizde 'kurumlaşma' yı sağlamak için, tiyatroda 'delikanlıca' çabaların hiç durmamacasına sürmesi gerekir. 2006'da kuruluşunun 25. yılını kutlayan Bizim Tiyatro ve kurucusu, genel sanat yönetmeni, baş oyuncusu Zafer Diper , hep 'delikanlı' kalmıştır bu yüzden. Ayşegül Yüksel Zafer Diper'in adını ilk kez -1981'de kurulan- Bizim Tiyatro'nun ilk oyunu olan 'Hamlet' nedeniyle bellemiş olmalıyım. Bizim Tiyatro'nun serüveni bu iddialı 'çıkış' la başlamıştı. Üsküdar Sunar Tiyatrosu' nda... Ne ki, seyircinin tiyatroya aklıyla ve yüreğiyle bağlandığı 1960'larda, araya giren tüm sıkıyönetimli 'engelleme' dönemlerine karşın, tiyatro-seyirci ilişkisinin canlı tutulabildiği 1970'lerde değil de, insanların yılgınlıklarını kendi içlerine kapanarak yaşadıkları, sanatsal üretimde 'otosansür' ün, 'sansür' mekanizmalarının çalışmasına gerek bırakmadığı, seyircinin tiyatrodan koparak televizyonun getirdiği evcilliğe sığındığı, dahası, tiyatro yapmayı gitgide daha masraflı kılan 'enflasyon' canavarının azdığı bir aşamada başlamıştı bu serüven. Üstelik, topluluğun yönünü belirleyen anlayış, 'toplumcu-eytişimsel bir yaklaşımla sanatsal etkinlikler üretebilmek' ti. Bizim Tiyatro'nun önünde çetin bir yol vardı... 'Yargı' 1986'da 'Yargı' geldi gündeme. 'Yargı' , daha önce kalabalık kadrolu oyunlar sunan Bizim Tiyatro'nun ilk 'tek kişilik oyun' uydu. Görsel düzeyde minimalist bir anlayışla sahnelenen 'Yargı' da, Zafer Diper, seyirciyi aralıksız doksan dakika boyunca tek başına sahneye bağlama gücünü sınıyordu. İkinci Dünya Savaşı'nın son döneminde Almanların bir manastır hücresine kilitleyerek terk ettikleri esir Rus subaylarının, açlıktan ölmemek için kura yoluyla belirlenen sıraya göre birbirlerini yemiş olmaları, yazar Barry Collins 'i, sağ kalan tek subayı sahnede canlandırmaya yöneltmişti. Oyunda, bu 'son' subayın, işlenmiş olan insanlık suçundan dolayı yargılanışı canlandırılır. Korkunç bir deneyimdir suçun nasıl işlendiğini anlatmak ve anlatılanı izlemek; sahne ile salon arasındaki iletişimin 'dehşet yüklü' bir 'yabancılaşma' yoluyla sağlandığı, belki de yalnızca bu oyuna özgü bir deneyim... Vukhov 'un öyküsünü 'beyninin süzgecinden geçirerek' anlatırken başarılı bir dramatik oyunculuk dizgesi yakalayan Diper, Avni Dilligil Tiyatro Ödülü 'nü alır; 'Yargı' ise sürer ve 15. gösterim yılına ulaşır. Üsküdar Sunar Tiyatrosu'ndaki serüven altı yıl sonra noktalandığında pek çok özel tiyatro gibi salonsuzluk, parasızlık sorunları yaşanmaya başlanmıştır. Toplum, hızlı 'köşe dönme' peşinde 90'lı yıllara koşmaktadır. Savaşın dehşeti, işkencenin 'vahşet' ile eşanlamlı olduğu, insanlık onurunun çiğnenmesi pek umurunda değildir artık insanlarımızın; daha doğrusu, artık sorunlarla yüzleşmeyi değil, sorunları unutmayı istemektedirler. 'Bireysel' kurtuluş özlemi, toplumca esenliğe çıkma umuduna baskın çıkmaktadır. Salonsuz Bizim Tiyatro işte böyle bir toplumsal iklimde Ankara'da, AST'ta, 'Nâzım' la giriyor 1986-67 tiyatro dönemine. Zafer Diper'in düzenlemesiyle sunulan 'Nâzım' , büyük ozanın şiiri üstüne 12 Eylül döneminde yapılan ilk sahne çalışmasıdır. Ancak, seyirci uzaklaşmıştır tiyatrodan. Toplu satışlar da olmasa... İstanbul'a dönen Bizim Tiyatro, Baro Han, İTÜ Maden Fakültesi, Küçük Sahne, Capitol, Aksanat, Muammer Karaca Tiyatrosu salonlarından geçip Barış Manço Kültür Merkezi'ne taşınırken, yapımların sayısı da çoğalıyor. 'Ölüm Uykudaydı' Yirmi beş yılda sahnelenen otuzu aşkın yetişkin ve çocuk oyunundan önemli bir bölümünün Zafer Diper tarafından sahneye uyarlanmış olması, üçünün Nâzım'ın metinlerine dayandırılması, üçünün ise 'insanın işkence karşısındaki duruşu' nun dramatize edildiği 'tek kişilik oyun' özelliği taşıması dikkat çekiyor. Zafer Diper, 'Yargı' da yansıttığı insanlık durumunun benzerlerini 2000 yılında 'Ölüm Uykudaydı' , 2006'da da 'Özkıyım' yapımlarındaki yorumlarıyla bugüne getiriyor. 'Ölüm Uykudaydı' , uzun bir tutsaklık süreci içinde işkencenin nesnesi ve tanığı olmuş ilerici aydın Mauricio Varella 'nın canlandırdığı karabasan ortamını sahneye getirirken, 'Özkıyım' , '68 kuşağının yaşantısından bugüne gelen sinemacı Karl Schmitt 'in öyküsünü anlatıyor. İşkencenin düşünceden ve bedenden silinmeyecek izlerinin yaşama eylemini nasıl zora koştuğunu ve insanı 'özkıyım' noktasına getirebileceğini algılayan Schmitt 'i, ardından bırakacağı veda kasetini hazırlama süreci içinde izleriz. Bu kasette yalnız Schmitt'in değil, benzer deneyimlerden geçerek 'son' a ulaşmış -tanıdık ya da tanıdık olmayan- başka insanların görüntüleri ve öyküleri de vardır. Meddahlık anlayışının çok ötesine giderek, 'anlatma' ile 'canlandırma' yı 'iç içe kılan' , 'canlandırılan' kişilerin sayısı artsa da yer yer 'içselleştirme' nin uç boyutlarına ulaşan bir 'tek kişilik oyunculuk' ; üç beş parçayı geçmeyen sahne gereçlerine çok çeşitli işlevler yüklenmesi; oyunlar nerede geçerse geçsin, dekorsuz 'uzam' da hep bir 'hücreye tıkılmışlık' duygusunun yaratılması; yalın bir ışık kullanımı yoluyla sahnelerin birbirine eklemlenmesi; perde arası olmayan, sahnedeki bunaltıcı yaşantıyı seyirciye de geçirmeyi amaçlayan bir gösterim anlayışı. Bizim Tiyatro'nun yirmi beş yıllık tarihi içinde üç kez ('Yargı', 'Ölüm Uykudaydı', 'Özkıyım') gündeme getirilen bu biçem ile seyircinin savaş, sömürü, işkence karşısında duyarlı olması amaçlanıyor. Soğuk Savaş sonrası dönemin bozbulanık ortamında bu duyarlılığa belki her zamandan çok gereksinme var. Bizim Tiyatro delikanlılık görevini yapıyor... Yine de üç ayrı oyunun içeriğinin, birbirine çok benzeyen 'anlatım biçimleri' yoluyla sunulması, 'yineleme' duygusu yarattığı gibi, 'kanıksanma' tehlikesini de getiriyor. Biz mideye gülle gibi oturan bir 'Zafer Diper Üçlemesi' olarak nitelendirelim bu ürünleri... Nice yaşlara, nice oyunlara... Cumhuriyet 16.05.2006
|