|
SAM, BİR KEZ DAHA ÇALARKEN: “CASABLANCA” ÜSTÜN AKMEN II. Dünya Savaşı'nın ilk zamanları... Çek direniş örgütünün lideri Victor Laszlo, Alman konsantrasyon kampından kaçarak Casablanca'ya gelir. Amacı yakalanmadan Lizbon'a, oradan da Amerika'ya iltica etmektir. Bu konudaki bütün umutları, şans eseri Casablanca'nın en meşhur gece kulübünün sahibi olan Richard Blaine’e (kısaca Rick) bağlıdır çünkü Rick, kaçış için gerekli olan pasaportları temin edebilecek tek adamdır. Öte yandan Rick'in, Victor'un yakalanması ya da ölmesi için önemli bir nedeni bulunmaktadır: Victor'un karısı Ilsa Lund Laszlo, Rick'in bir zamanlar kendisini terk ettiğine inandığı ve kalbinin derinliklerine gömdüğü büyük aşkıdır.
FİLM, YALNIZCA ETKİLEYİCİ BİR AŞK ÖYKÜSÜ MÜYDÜ 1943 yılında Michael Curtiz'in yönetmenliğinde gösterime giren "Casablanca", hiç kuşkusuz Hollywood klasikleri içerisinde çok önemli yere sahip bir film. Filmi, Hollywood'un sıradan stüdyo yapımlarından ayıran, yalnızca etkileyici bir aşk öyküsüne sahip olması değil elbette. Ya nesi? II. Dünya Savaşı'nın karanlık atmosferi içerisinde geçen film, bir yandan mutlu aşk hikayelerinin, bu çılgın ve acımasız dünya içerisinde inandırıcılığını yitirdiğini vurgularken, öte yandan da baş kahraman Rick'in maruz kaldığı metamorfoz aracılığıyla, Amerika'nın II. Dünya Savaşı öncesi sergilediği ulusal politikanın savaşla birlikte değişmesine gönderme yapmasıyla da ünlü. Bu arada, filmi unutulmaz kılan faktörlerden birinin, o yıllarda özellikle Avrupa'da çok etkili olan Amerikan caz müziğinin unutulmaz isimlerinden Dooley Wilson'ın Sam karakterine seslendirttiği “You must remember this / a kiss is just a kiss / a sigh is still a sigh” diye başlayan "As Time Goes By" şarkısını unutmamak gerek.
FİLM İLE İLGİLİ EKLEMELER, PÜSKÜLLEMELER Humphrey Bogart, Ingrid Bergman, Claude Rains ve Paul Henreid gibi dönemin usta oyuncularının başrol oynadığı "Casablanca", gösterime girdiği 1943 yılında “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Senaryo” dallarında Akademi ödülünün sahibi olmuş. Filmde hayatının ne şekilde gelişeceği konusunda pasif bir görünüm arz eden Ilsa karakterini canlandıran Bergman, sonuç olarak hangi erkeğe varacağını, ancak çekimler başladıktan bir süre sonra öğrenebilmiş. Filmin son sahnesinde, Rick ile komiser Louis Renault arasında geçen: "Louis, bu güzel bir arkadaşlığın başlangıcı olabilir" repliği ise, çekimler tamamlandıktan sonra filme eklenmiş. Murray Burnet ve Joan Alison’un 1929 yılında "Everybody Comed to Rick's" başlığı altında yazılmış oyununu dönemin yüksek bir rakamıyla satın alan Warner Bros şirketi, 1942 yılında filmi gerçekleştirmiş. Filmin bir diğer ilginç özelliğiyse, senaryosunun sürekli yeniden yazılmış olmasıymış. Sonradan okudum, hatta birinde, öykü, Victor'un havaalanında vurulması ve birlikte kaçan Rick ile Ilsa'nın evlenmesiyle son buluyormuş.
“HAVANA” HEZİMETİ İlginç bir anekdot da, filmin, her ne kadar tam olarak böyle bir replik filmde yer almasa da "Tekrar Çal Sam" sözüyle anılıyor olması. Bunda, 1972 yılında Woody Allen'ın "Play it again Sam” - “Tekrar Çal, Sam” adlı bir filmle, "Casablanca"ya gönderme yapmış olmasının önemli bir payı olduğu elbette inkar edilemez. Tüm zamanların en çok beğenilen filmlerinin tekrarının ya da devamının çekilmesi alışkanlığı, Hollywood'un vazgeçilmez kurallarından biri haline bu filmle mi geldi, orasını bilemiyorum. Bildiğim, 1990 yılında çekilen "Havana" adlı filmle Rick ile Ilsa'nın umutsuz aşkının tekrar beyaz perdeye getirilmiş olmasıdır. Başrollerinde Robert Redford ile Lena Olin'in yer aldığı filmin gerek seyircilerden gerekse de eleştirmenlerden kırık not almasının nedeniyse, filmdeki ana karakterlerin trajik bir hikayenin kahramanlarından ziyade, kör aşıklar olarak sunulmasıydı. Anımsıyorum. Filmin devamı niteliğindeki "Casablanca II: Brazzaville!"in de, benzer bir tepkiyle karşılaştığını biliyorum. Yönetmenliğini Renny Harlin'in üstlendiği ve Bruce Willis'in Rick'i, Isabella Rossellini'nin de Ilsa'yı canlandırdığı film, Rob Schneider, Robin Williams, Gerard Depardieu, Marlon Brando, Steven Seagal, Antonio Banderas ve Wesley Snipes gibi ünlü oyuncularına ve de Madonna'nın seslendirdiği "I'll Cross the Jungle" şarkısına rağmen ilgi görmedi.
FİLMİN “SENARYOSU” ŞİMDİ DE SAHNEDE Dünya sineması'nın bu unutulmaz başyapıtının, doğuşundan tam altmış iki yıl sonra Türkiye’de Tiyatro Kedi tarafından tiyatro sahnesine getirilmesiniyse yukarıdaki anekdotlara ek niteliğinde görüyorum. Geçen sezon “Kamelyalı Kadın” ile, dünya romancılığının en ünlü klasiklerinden birini seyirciyle buluşturan Tiyatro Kedi, bu müzikli oyunla sanırım iyi gişe yapmış ki, zor bir işe daha, on dört kişi ile kotarılan yeni bir müzikli oyuna, hem de caz müzikli bir oyuna kalkışmış. Cenk Taşkan, tam on dört özgün beste yapmış. Dönemin unutulmaz “jazz swing” parçaları Önder Bali gibi bir değerin eline bırakılmış. Ünlü Azeri koreograf Kahraman Nasirov, “tab”dan “tango”ya uzanan dansları yönetmiş.
HAKAN ALTINER, GENE GENÇLERLE YOLA ÇIKMIŞ Hakan Altıner, filmin senaryosundan yola çıkmış. Konuya sadık kalmayı “şiar” edinmiş, ama işin içine çağımızın müziğini, ritmini ve oyunculuğunu da katmış. Dönemi en iyi yansıtan müzik formu olan cazı kullanmış. Cenk Taşkan da, müzikleri caz stilinde bestelemiş. Blues, Swing, Bebop, Cool, Third Strem… Yukarıda da değindiğim gibi, Hakan Altıner caz müzikli oyun yapmanın riskini göze alarak yola çıkmış. Riski göze almış ki, caz müziğinin ruhu sayılan emprovizasyonu iplememiş. “Habanera”ya ya da “techno-oryantal”e nedense “he” demiş. “Kamelyalı Kadın”da olduğunca, bu kere de “okullu” genç yeteneklerle çalışmayı yeğlemiş. Bana sorarsanız iyi etmiş.
ZOR ZENAATTİR MİRİM TİYATRO OYUNCULUĞU Herkes bilir ki, müzikal oyunculuğu zor iştir. Hatta erbaplar oyunculuğun zirvesi olduğunu söylerler. Oyuncu şarkı söyleyecek, müziği bilecek, dans edecek ve hepsinin üstünde oyuncu olacak. Hakan Altıner, gene gençlere güvenmiş. Sanırım: “Bir de,” demiş içinden, “popüler bir şarkıcı bulsam.” Bulmuş. Yıllar önce “Alışamadım” başlıklı tek şarkısıyla üne kavuşup, üç bölümlük bir televizyon dizisinden sonra, aşık olduğu işadamı/kulüp başkanı/milletvekili/bakan bir bey uğruna işlerden elini eteğini çeken Sibel Bilgiç’i bulmuş. Öyle ya! Bilgiç hem güzel, hem şarkıcı, hem de “Alışamadım”dan kalma şöhreti var. Gel gelelim, “Casablanca”ya alışamamış. “Casablanca” denilince akla ilk gelen Ingrid Bergman ile Humphrey Bogart'ın ünlü mü ünlü öpüşme sahnesi, Sibel Bilgiç’in kendine koyduğu öpüşme yasağıyla kenarda bırakılmış, bir anlamda, kendini sahne üstünde tesettüre sokmuş.
RICK’İN YÜREĞİNDE PATLAYAN TOPLAR “Öpüşme seyretmeye de amma meraklıymışsın,” demeyin sakın. Söylemek istediğim başka. Gizli ajanların, vatan hainlerinin, Nazi askerlerinin ve de Fransız direniş örgütü üyelerinin kol gezdiği Fas'ın Casablanca kentinde geçen öykünün geliştiği sıralarda, Paris'in Alman orduları tarafından işgal edildiğini, Fransızların Charles de Gaulle'ün liderliğinde direniş gösterdiğini ve Amerika'nın I. Dünya Savaşı sonrası izlediği dışa kapalı politikasını da göz önüne alırsak, oyunda yaşanan umutsuz aşkın sıradan bir aşktan ibaret olmadığını daha iyi anlayabileceğiz sanırım. O halde, bu aşkı nasıl anlatmalı? Sinema tarihinin belki de en ünlü aşk ve fedakârlık öyküsünü bağrında barındıran bu filmin öyküsünde Rick'in duyduğu sesler, asla savaş meydanında patlayan top sesleri değil ki! Rick’in duyduğu sesler, Ilsa'nın yanındayken tik tak atan kalbinin gümbürtüsünden başka ne olabilir ki!
ALTINER’İN ÇALIŞMASI, BİLGİÇ İLE ÇATIŞMA(MA)SI Hakan Altıner, öyküyü olabildiğince gerçekçi, etkileyici ve aynı zamanda klişelerin dışında kalarak anlatmaya çalışmış. Ama kusuru, bence Sibel Bilgiç’e güvenmesinde. Hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan, oyunculuğun ritmini ve temposunu birbirine karıştıran Sibel Bilgiç’i sahneye çıkarmak, bence başlı başına somut bir yanlıştır. Hakan Altıner, nasıl olmuş da Sibel Bilgiç’i karşısına alıp: “Bak kardeş! Ritim davranıştan doğar. Davranıştaki her değişikliğin sonunda, ritim de değişir,” dememiş, anla(ya)madım gitti. Sibel Bilgiç, kemiklerinin, kaslarının, derisinin bilincinde değil ki, mekânla etkin bir ilişki kurabilsin. Benlik duygusu öne çıkamıyor ki, yükseklik, alçaklık, genişlik, darlık gibi soyut kavramlar, vücudunun yaşayabileceği boyutlar haline gelsin. Düz gitmeyi, saparak ilerlemeyi, geri gitmeyi, dönmeyi, kaçmayı bilmiyor ki, davranış biçimleri elde etsin.
ÖNDER BALİ “ÜÇ MAYMUN”U MU OYNAMIŞ İşin tuhaf tarafı, şarkıcı Sibel Bilgiç sekiz yılda şarkı söylemeyi de unutmuş. Unutmuş unutmasına da, unuttuğunu ülkemizin gelmiş geçmiş en önemli orkestra şeflerinden olan Önder Bali nasıl görmemiş, bilmemiş, işitmemiş şaştım kaldım. Şarkıcının kendine özgü solunum tipine sahip olması gerekmez mi? Solunumun refleksle olması olmazsa olmaz koşul değil mi? Hele hele postür, vücudun dengeli olarak bir çizgi üzerinde bulunması demek değil midir eyyy benim Önder Ağabeyim! İyi bir postür, etkili bir solunum ve sağlıklı şarkı söylemek anlamına gelmez mi, yoksa ben mi yanlış biliyorum. O halde Sibel Bilgiç, neden oyun boyunca kambur duruyor? Ses tellerinde gelişmiş polipi Önder Ağabey’im nasıl görmezden geliyor?
İPEK KADILAR ALTINER’İN ŞARKI SÖZLERİ İpek Kadılar Altıner’in şarkı sözleri gerçekten başarılı. Yalnız, kendisinden yapımcı olarak bir dileğim var. Müzikal/Müzikli oyunlarda seyirciye şarkı sözlerini içeren bir broşür verilmeli, aynen “Kamelyalı Kadın”da olduğu gibi… O zaman seyircinin oyuna daha bir ısınması sağlanır gibime geliyor. Bir diğer husus ise, afişlerdeki “müzikal” sözcüğüne takılmam ile ilgili. Daha doğrusu ben müzikal deyince çok zengin dekor, konuşma, şarkı, topluluk, koro gibi vokal unsurlar yanı sıra dansa da ağırlık verilmesini anlıyorum. Bu konuda iddialı değilim, tartışırız. Haaa, bir de “Unforgettable” gibi dönemsel şarkılar da (“Lili Marlen” hariç) Türkçeleştirilseydi, şarkıların bir bölümünü değil, tümünü Türkçe dinleseydik diyorum. Gerisine karışmıyorum.
KOREOGRAFİ – KOSTÜM VE DE IŞIK Kahraman Nazirov, kutlanacak bir koreografi çalışması yapmış. Dans eden oyuncuların vücutla teknik donanımlarını bir armoni içinde toplamayı başarmış. Nazirov. Özellikle “Cheek to cheek” tablosu çok iyi. Barış Dinçel, “Sam”ı neden arkaya gömmüş, neden piyanoyu yabancı malzemeyle kaplayıp inandırıcılıktan uzaklaşmış, neden müzikli oyunun (Önder Bali’nin bir parçada kullandığı ünlü klarnetini saymazsak) tek enstrümanı olan piyanoyu, örneğin sahnenin sağına almamış bilemem. Sadık Kızılağaç’ın kostümleri genel olarak iyi de Victor Laszlo’nun smokin altına giydiği o ayakkabı ne öyle ayol! Sibel Bilgiç’in kostümüne diyeceğim yok, taşıyamıyor, ama ya Yvonne’ın sabahın saat 10’unda giydiği tuvalet! Bir de, Humphrey Bogart’ın ünlü pardösüsü var. Hani yani, ille de o ünlü pardösüyü sergileyeceğim diye, havayı sürekli olarak soğutmaya çalışan pervanelerin altında, Rick’e beyaz ceket üstünde pardösü giydirmenin ne anlamı var allasen! Türkiye’nin önde gelen ışık tasarımcısı Yüksel Aymaz oyuncuyu (platform üstü hariç) başarıyla ışıklandırmış da, dekoru, kostümleri, arka plandaki fonu neden pek umursamamış işin orasını da kavrayamadım.
OYUNDAKİ OYUNCULUK Abdül Süsler, Binbaşı Strasser için pek genç kalıyor, ama dürüst bir oyuncu olduğu kesin. Dürüstlüğü ise, ne yazık ki şimdilik çok içe dönük. Gene de düzenlemeyi, vücut dilini, ses tonunu yakın gelecekte güçlü kullanabileceğine inancım tam. Mehmet Ulay, Komiser Renaulut’u özellikle birinci bölümde fazla klişeleştirmiş. Çok yüzeysel. Sam’da Önder Bali’nin ne sesi duyuluyor, ne de söyledikleri anlaşılıyor. Lazslo’da Cenk Tunalı, rol arkadaşı Sibel Bilgiç ile olan ilişkisinden doğan tüm anlatımlarında (belki de doğal olarak) çok mekanik. “Kamelyalı Kadın”daki oyununu: “Duru, berrak pırıl bir su gibi. Akıyor, kayıyor,” diye tanımladığım Beste Tok, Yvonne’da bu kez pek silik. Sahnede kullanılan dil ile günlük hayatta kullanılan dil elbette farklı, ama bu kadar değil be yahu Sevgili Tok. Mehmet Ezer ve Nilgün Gönenç görevlerini yaparlarken, Sertaç Ekici’nin (Carlos), Sitare Bilge’nin (Edith), Onur Turan’ın (Yves), Barış Berker’in (Lugatti), Gülüm Moralı’nın (Annina) dans bölümlerinin özellikle “developpê”larında yetkinleştiklerine tanık olunuyor. Esneklikler fevkalade iyi. Şarkı söylerken gereksiz jest ve mimiklerden kaçınmayı da biliyorlar. Beşi de, gırtlaklarının olağanüstü süspansiyon özelliğinin farkında. Beşi de şan ve dans olarak kusursuza yakın başarılı. Gene de, aralarından özellikle Sitare Bilge’ye dikkat çekmek isterim.
ATILGAN GÜMÜŞ İYİ YOLDA Atılgan Gümüş ise, Rick’i dogmatikleştirmeden, doğru olduğuna inandığı bir yönteme bağlamış. Mimetik anlatımdan belli ki zevk alıyor. Hayal gücünü iyi çalıştırıyor. Alt-metin üretimine uğraştığı anlaşılıyor. Umut veriyor. Özetle, benim eleştirime aldırmayın (zaten aldırmazsınız ya) görün bu oyunu diyeceğim. Size Atlas Okyanusu kıyısında yer alan Casablanca kentine gidin demiyorum ki, varın “Casablanca” oyununu seyredin diyorum. Hakan Altıner yönetimindeki gencecik kadro, müziğiyle dansıyla size keyifli bir iki saat armağan edecektir.
İnanın bana.
|