| Ditto “...derin suların özeti” Evinde yalnız yaşayıp giden bir adamın, bir gün, bir konuğu olur dışardan. Değil onu içeri almak; kapısını-penceresini bile aralamak istemez. Fakat misafir, eninde sonunda gelecek, içeri girecektir. Mekânını onunla paylaşmaya razı olan adam, bu kez, katı sınırlar koyacaktır yabancıya, bir misafir olduğunu anımsatarak. Belli çizgilerin ötesini yasaklayacaktır. Fakat günler böyle devam edemeyecek; bu iki farklı insan, paylaşma arzusuna yenik düşecek, birbirlerine yaklaşacak ve git gide dost olacaklardır. Evsahibi yeni gelene her şeyini verecek, misafir, mekânı, en az diğeri kadar sahiplenecek, yeni bir düzen kurulacaktır. Fakat sonunda paylaştıkları küçük oda artık ne birinin ne de ötekinindir. Mülkiyet kavramı dönüşmüş, hiç kimsenin yeri olmuştur orası. Devam etmek için bu yeni gerçeği kabullenmek gerekecektir. Aksi halde, orası hiç kimsesizleşecektir. Danimarkalı topluluk “Teatret”in Ditto adlı bu oyununu Bursa 8.Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali’nde izledik. Bir seloteyp bant, siyah fon perdeleri, kara tahta ve tebeşir, birkaç kübik dekor parçası ve iki oyuncu ile yaratılan; mütevazı anlatımına dünyayı sığdıran bir oyundu. Yaratıcılarının çıkış noktası göçmen sorunuydu ama pek çok başka ikili ilişki biçimine paradigmatik göndermeleri vardı. Her türlü yaş, cinsiyet, statü, ilişki biçimi farklarını kapsayacak şekilde, bizi iki insanın karşılaşmasından doğacak her türlü seçeneğe, dolayısıyla öznel deneyimlerimize de ulaştıran oyun, yüzleşme ve arınma da sağlıyordu. Seyirciyi bu denli etkileyen, “içeriğin biçimi”nin başlıbaşına bir fenomen olmasıydı. Mekânı, olayları ve simgeleri belirlemekte kullanılan seloteypli yaratıcılık, herkeste hayranlık uyandırdı. Hatta bu keşfin ne zaman yapıldığı, provalarda mı çıktığı, önceden mi tasarlandığı samimiyetle merak edilen bir soru oldu. Amaca bu denli hizmet eden bir araç, rastlantısal bulunmuş olabilir miydi. Sürprizsiz bir yanıt geldi: “Seloteyp ucuzdu. Ama prova öncesi tasarılarda, buna benzer bir ifade biçiminin seçileceği de belliydi”. Burada “fenomen” tanımlamasını şunun için kullandım: Bir kez daha aynı şey oldu: Çok basit görünen, derinden etkiledi. Basit olanın güzelliğini hor görmemek gerek. İçtenlik ve alçakgönüllülük ile biçimlendirilmiş “iddia” gibisi yok çünkü. Teatret grubundaki sanatçılar akıllı ve duyarlı olduklarını, karmaşıklığı ve zorluğuyla hayranlık uyandıran hünerlerle değil; duru sözün bilgeliğiyle gösterdiler. Tiyatro bunu yapabildiği müddetçe kendi gibi yaşayacaktır. Varlığını sürdürmesi için git gide daha görkemli ve şaşırtıcı olması gerekmez mutlaka. İnsan olmaya değgin bir soru, bilinçli yaratıcılık ve benzersiz olma arzusuyla gölgelenmemiş bir bağlam, yeter. Dahiyâne olan da bunlar zaten: Samimiyet, diğergâmlık, tevazu ve cesaret. Basit ama gerçek. Derin gerçek. ● * Göçmen sorunu ile ilgilenenler için iki not : Oyunun yönetmeni Jacques Matthiessen’e “Ditto”nun Danimarka’da ne tür tepkiler aldığını sordum. Özellikle göçmen seyircilerin tepkisini, ve elbette Türklerinkini. Avrupa’da ikinci ve üçüncü kuşak göçmen gruplarının ülkeyi tamamen benimsediklerini söyleyen yönetmen, “şimdiye dek pek az temsil yapabildik ama ilk on beş gösteriyi izleyen seyirciler içindeki göçmen kişilerin, oyunu, “misafir gelen” oyun kişisi açısından değil de, “evsahibi”ni temsil eden oyun kişisi açısından, milliyetçi izlediklerini söyleyebilirim.” dedi. Çalışma Bakanlığı Yurt Dışı İşçi Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün 31.12.2002 itibariyle verdiği bilgiye göre, Danimarka’nın genel nüfusu, 5.383.507. Türkler dahil yabancıların ve göçmenlerin sayısı 265.424. Türkler ise 31.978 kişi civarında. Bu rakamlara göre, genel nüfus içinde yabancıların oranı yüzde 5. Tiyatro Tiyatro Dergisi - 2003
|