Merhaba Haldun

 

Seçkin Selvi

 

       Kadim dostum Haldun Dormen’le 50.sanat yıldönümü ertesinde söyleştik, dertleştik, sizlerle paylaşalım istedik.

-            Dormen Tiyatrosu’nun benim de yıllarca paylaştığım bir başka özelliğiyle söyleşiye girmek istiyorum. Gel seninle Ses Tiyatrosu’nun sahne altındaki green room’una inelim. Hani 1962 yılında seninle ilk tanıştığımız yere. Hani Erol’la Altan’ın 6-7 Eylül’de mağazanın üst katından atılan buz dolabı taklidi yaptıkları, Cahide hanımla Cahit ağabeyin ikinci baharlarını yaşadığı akşamlara dönelim. Senin Türk tiyatrosuna en büyük katkın, starların ancak antreleri geldiğinde özel odalarından çıkma alışkanlığını kırıp herkesin bir arada yaşadığı o sahne altındaki odayla ekip ruhunu yaratman ve bunu tüm tiyatro yaşamına yayışındır.

 

-            Çok güzel bir noktaya değindin Seçkinciğim; çünkü bizim tiyatronun en büyük özelliği star tiyatrosu olmamasıydı. Tiyatroyu ben kurdum, ben  sahibiyim diye bir şey hiç olmadı. Ben tiyatronun bir çalışanıyım. Bunu 50. yılda da çok açık bir biçimde belirttik. Biz çalışanlara bir saygı gösterisiydi 50.yıl. Bu Haldun Dormen’e saygı gösterisi diye tanımlanırsa, en başta ben çok üzülürüm; Dormen ailesi demek gerek, çünkü biz gerçekten bir aileyiz. Bahsettiğin o green room’da da o aile de çok belirgin bir biçimde ortaya çıkardı. Herkes gelirdi oraya, başka tiyatrolardaki insanlar da gelirdi, sizler gelirdiniz, yazarlar çizerler, karikatüristler, ressamlar gelirdi. Hep beraber bir şenlik olurdu orada. Hatta bazı yıllar yılbaşıları bile orada birlikte kutlardık. O havayı çok arıyorum. Dediğim gibi biz bir star tiyatrosu değildik. Zamanı gelir ben küçük roller oynardım, zamanı gelir Altan Erbulak küçük bir role çıkardı; hiç kimse yüksünmezdi. Bu belki benden kaynaklanan bir şeydi. Teknisyenim nerede kalıyorsa orada kalırdım, teknisyenim turneye nasıl gidiyorsa ben de öyle giderdim. Aynı saygıyı görmesini dilerdim. Bildiğin gibi geçen akşam da teknisyenlere ayrı bir yer verdik, selama çıkardık. Onlar tiyatronun isimsiz kahramanları. Tiyatronun olmazsa olmazları. Tiyatroyu  bir bütün olarak düşünmek gerek. Evet, insan ister istemez star oluyor, ama bir tiyatroyu “star kompleksiyle” yürütmek bence mümkün değil.

 

-            50.yıl kutlamasının senin için bir jübile olmadığını biliyorum. Doğa defteri kapatmadıkça, sen son noktayı koymazsın. O yüzden, istersen geçen elli yılı bir yana bırakıp geleceğe bakalım. Bir okul kurmayı tasarladığını biliyorum. Bu konudaki planların, beklentilerin nedir?

 

-            Benim çok iyi bir özelliğim var. Göksel Kortay’ın deyimiyle elektrik düğmesini kapatıyorum. Bir daha geriye bakmam. Geriye bakmadığım için de, çok şanslıyım. İki defa tiyatro kapattım, herkes ağladı üzüldü; ben ileriye baktım. Hayat çok kısa, ben de iyimser bir insanım, pozitif enerjim var; hemen ileriye dönük bir şeyler yapmaya bakıyorum. Yeni planlarım var tabii. Bunlardan biri de bahsettiğin okul. Okulu ben tek başıma açmıyorum. Fatih Aksoy’la birlikte, yani MedYapım’la birlikte açıyoruz. Adı da Haldun Dormen yönetiminde Med Akademi oluyor. Binamız hazır. EGE TV’nin eski binasını kiraladık. Restore ettik. Bir bale salonu, ufak bir cep tiyatrosu yaptık; belki orada aktörlük dersleri verebilirim. Bir yıllık, sıkıştırılmış bir konservatuar kursu vereceğiz. Hiçbir şey yapmadan oyuncu olmaya kalkanlar var. Hiç olmazsa biz bir şeyler yapalım diyoruz. Çok iyi hocalarımız var, örneğin Cihan Ünal diksiyon verecek. Selçuk Borak hareket dersi verecek. Ben Şebnem Sönmez’le sahne dersi vereceğim.TV oyuncularından “Bana ders verir misiniz?” diye çok teklif aldım. Bir kişiye ders veremem, buna vaktim yok. O yüzden 25 kişilik kurslarla bu işi yapmayı düşünüyorum. Hiç olmazsa elini kolunu nereye koyacağını bilsin, en azından oyunculuk bilincine varsın, yani öğrenmesi gerektiğini öğrensin. Çünkü biliyorsun, insanlar çok kısa sürede şöhret olabiliyorlar, ama mesele şöhret olmakta değil, şöhreti sürdürebilmekte. 

 

-            50 yılda Türk tiyatrosu nereden nereye geldi? Bugünden geleceğe nasıl bir yol çizer sence?

 

-            Özel tiyatrolar bir kriz yaşıyor, bunun nedenini de öncelikle ekonomik sorunlarda aramak gerek. Örneğin Dormen Tiyatrosu’nun seyircisi orta sınıftır. Orta sınıfın özel tiyatro biletini karşılayacak durumu kalmadı. O yüzden ya bileti ucuz olan ödenekli tiyatrolara gidiyor, ya da televizyonu seçiyor.

-            Bu anlattığın tiyatro-seyirci ilişkisi. Ya tiyatronun kendisi nitelik olarak nereye geldi?

-            Tiyatro, yazar demek. Maalesef  yazar sıkıntımız var. Ama bu sadece bizde  değil, 60’lı yıllarda yazar fışkırması Türkiye’de, İngiltere’de, Amerika’da, Fransa’da maalesef yok.

-            Sahne teknolojisi günümüzde çok gelişti. Yazarlar o teknolojiye uygun oyunlar üretmeye başlamadılar. O zaman da ister istemez biçim ön plana çıkıyor, öz geriye düşüyor. On-on beş yıl içinde o tekniği kullanarak özü de yansıtabilecek oyunlar çıkacaktır diye umuyorum.

-            Ben o kanıda değilim. Bence teknik tiyatronun sıcaklığını uzaklaştırıyor; tiyatro seyirciyle doğrudan bir alış veriş meselesi. Son zamanlarda bazı müzikallerden bu teknik yüzünden nefret eder oldum. Teknik o kadar öne çıkıyor ki, ne konunun konuluğu kalmış, ne şarkının şarkılığı, ne de dansın konuya kattıkları. Bunları bir süre çekeceğiz galiba. Tiyatronun nereye geldiği noktasında şunu söylemek istiyorum: Türkiye’de tiyatro gerçekten ilerledi. İnanılmaz derecede genç, parlak oyuncular, yönetmenler var.  Ben onlara off-Broadway gibi off-Beyoğlu tiyatroları diyorum. Bunlar küçümsenmeyecek başarılar sergiliyorlar. Örneğin Nathalie diye bir oyun oynanıyor, orada iki büyük oyuncu var. Onlardan da gençleri var. Aralarında Demet gibi, Murat Daltaban gibi inanılmaz işler yapan oyuncular var. O yüzden Türk tiyatrosunun geriye gittiğine inanmıyorum. Genç oyunculardan söz ederken bir şey belirtmek istiyorum. Gelecek yıl Dormen Cebi diye bir projeyi hayata geçirmeyi düşünüyorum. Sponsor desteğiyle dört-beş kişilik oyunlar sahneleyerek gençlere fırsat verme geleneğimi sürdürmeye çalışacağım.  

-            Genç kuşak tiyatrocular ile genç kuşak seyirciler arasında coşku paralelliği var mı? Yoksa, nedenleri nedir?

-            Hep gençlerle birlikte olduğum için genç kuşak tiyatrocuların hepsini çok iyi tanıyorum. Aralarında çok takdir ettiğim, yeteneklerini çok beğendiğim, coşkuyla karşıladığım insanlar var. Sadece bir tek şeyden çok şikayetçiyim. Çok azı genel kültüre sahip. O yüzden genç kuşakla bizim kuşak bazen bağ kuramıyor. Tiyatro öğrencileri arasında örneğin Şevkiye May’ın adını duymamış olanlar var. Bedia Muvahhit’i bilmeyenler var. Bu olacak şey değil. O yüzden kurulacak okulda Engin Uludağ’ın vereceği kültür dersleri olacak. Bunun üzerinde önemle duruyorum. Gençler arasında genel kültürü olanların sayısı ne yazık ki çok az. Oysa genel kültür dünyadaki tek ortak dil. Kültür dili insanları aynı platformda, aynı rezonansta buluşturur.

-            Peki genç kuşak seyirciye nasıl bakıyorsun. Bir genç kuşak seyirci kıpırtısı var mı?

-            Onlar da aynı kültür eksikliğinden dolayı örneğin bir Shakespeare’den, bir Moliere’den sıkılıyorlar. İlle hareketli bir şeyler görmek istiyorlar. Oysa Shakespeare’in, Moliere’in, Goldoni’nin tadına varmadan tiyatrodan keyif alınamaz. Bu, okullarda başlayacak eğitimle ilgili.  İlk öğretimde başlanması gerek. Biz ilkokuldayken tiyatroya götürülürdük. Tiyatroya nasıl gidileceğini  öğretirlerdi bize. Tiyatronun, genel kültürün ilkokullarda çözümlenmesi gerek. Dostoyevski diyorsun, Verdi diyorsun, suratına öyle bakıyor. Biliyorsun, ben uzun yıllar TRT ile çalıştım. O zamanlar TRT’ye kızardık. Örneğin öz Türkçe konuşamazdık, keserlerdi. Ama keşke TRT kalsaydı diyorum, çünkü orada Dickens’ı seyrediyorduk. Pazar sabahları müzik çalıyordu, belki evin hanımı dinlemiyordu ama, çocuk en azından Beethoven’ın yapıtlarıyla ilgili bir kulak dolgunluğu kazanıyordu. Hemen bir örnek vermek istiyorum. Hatırlarsan TRT’de Da Vinci diye bir dizi vardı. Evdeki yardımcım, “Da Vinci’yi kaçırmayayım, erken çıkabilir miyim?” diye gelirdi karşıma. Bugün aynı kadına tabanca zoruyla Da Vinci’yi seyrettiremezsin, çünkü özel kanallarda bir sürü abuk sabuk program var. Yeni kanallar açıldığı zaman çok sevindik, keşke o kanallar TRT’nin geleneğini daha da iyiye götürerek sürdürebilselerdi. Eğitim konusunda kaçırdığımız iki büyük fırsat var: Biri Köy Enstitüleri, ikincisi de TRT geleneğinin sürdürülmemesi. Yine de az olmakla birlikte çok iyi şeyler yapan birkaç kanal var.

-            Tiyatronun ölmediğini, ölmeyeceğini ikimiz de biliyoruz. Ölecek diyenlere selam olsun, neden ölmeyeceğini bir kez de senin ağzından duyuralım.

-            Tiyatro ölmez; Bernard Shaw’dan bir anektotla cevap vereyim: 90. yaş gününde kendisiyle  röportaj yapan genç bir gazeteci, ‘Dilerim 100. yaş gününüzde de bir röportaj yaparız,’ demiş. Shaw hemen cevabı yapıştırmış: ‘Neden olmasın, gayet dinç görünüyorsunuz.’ Onun için ben de aynı şeyleri söyleyeceğim. Tiyatro ölmez. Her şeyden önce tiyatro insanların görmek istediği bir şey. Tiyatrodaki o canlı ilişkiyi, dirsek temasını ne sinemada kurabilirler, ne de televizyonda. İnsanlar iyi bir oyuna gittikleri zaman mutlu oluyorlar. Ama doğru şeyi göstermek gerek. Bir sürü kötü çocuk tiyatrosu var, onlardan çok korkuyorum.

-            Tabii çocuk tiyatrosu çok önemli. Onları izleyerek büyüyen çocuklardan, bilinçli seyirci kuşakları yetişiyor.

 

-            Evet, az önce de konuştuğumuz gibi genel kültür öyle yerleşir. Muhsin Bey ilk çocuk tiyatrosunu kurduğunda Neyyire hanım gibi oyuncuları oynattı. Sonra yıllarca Ferih Egemen kaliteli çocuk tiyatrosu yaptı. Şimdi de var, ama çok az.

 

En büyük eksiklerimizden biri de medyanın bize sırt çevirmesi. 60’larda tiyatronun parlak dönemlerinde, medya sayfa sayfa yer ayırırdı, şimdi bu yok. Eskiden Adnan Benk, Tunç Yalman gibi 20-30 aklı başında, işi çok iyi bilen eleştirmen vardı. Şimdi yazacak yer kalmadığı için eleştirmenlerin sayısı da azaldı. Oysa Hürriyet, Milliyet, Sabah, Vatan gibi gazetelerde, oyunun hemen ertesi günü eleştirilerin yayınlanması gerekir. En azından ilan konusunda tiyatrolara yardım etmeleri gerek. Yabancı gazetelerde gördüğümüz gibi, magazin sayfasının alt bölümünü alfabe sırasıyla tiyatrolara ayırıp nerede ne oynandığını ilan etseler, hem tiyatroların belini büken reklam harcamaları konusunda yardım etmiş olurlar, hem de ülkeye bir kültür hizmeti yaparlar. Benim görevim tiyatroyu ne kadar devam ettirmekse, onların görevi de tiyatroya o kadar destek vermek olmalı.

 

Tiyatronun geleceği konusunda şunu eklemek isterim. Tiyatroda insanların birbirlerini çekemedikleri söylenir. Ben tamamen aksini yapmaya çalıştım. Ben sevgiyle, herkesi, hatta beni yerenleri de anlamaya çalışarak bu günlere geldim. İnsanlar tiyatroya biraz daha anlayış, hoşgörü ve sevgi getirirlerse, tiyatro daha da sağlam bir biçimde devam edecektir.

 

ana sayfa