| 'Tiyatroda
ve eleştirisi' Milliyet Sanat'ta 'Tiyatro öldü, bitti, yeniden doğdu, canlandı, gelişti' tartışmalarına Milliyet Sanat bu ay kapağına taşıdığı 'Türk tiyatrosunda eleştiri ne durumda?' başlıklı dosyayla katılıyor. Dikmen Gürün, Hasan Anamur, Işıl Kasapoğlu, Ahmet Levendoğlu, Zehra İpşiroğlu, Seçkin Selvi, Sevda Şener, Sibel Yeşilay, Yıldız Kenter ve Sumru Yavrucuk'un görüşleriyle katıldığı dosyada eleştirmenler ile oyuncular 'eleştiri' kavramını tartışıyor. “Eleştirmenlerimiz fazlasıyla şefkatli” Sibel Arslan Yeşilay (Eleştirmen-Dramaturg) Türkiye'de tiyatro kısıtlı bir seyirci kitlesine hitap ettiği- yani insanlar akın akın tiyatroya gitmediği için- yazılı ve görsel medya genelde sanatına, özelde tiyatroya üvey evlat muamelesi yaptığı için, tiyatro eleştirisinin gücü, batılı ülkelerle karşılaştırıldığında yok denecek kadar az. Bizde eleştirinin işlevi daha çok oyunu tanıtmak ve ileriki yıllar için belge oluşturmaktan ibaret. Zaten kültür-sanata yer ayıran gazete sayısının bir elin parmaklarını bile bulmadığı, bu işi bir meslek olarak yapıp yaşamanın mümkün olmadığı bir ortamda tiyatro eleştirisinin güçlü olması da beklenemez. Batıda tiyatro eleştirmeni eleştiri yazarak kazanır hayatını. Bizde ise tiyatroyla ilgili ya da tiyatro dışı işler yapıp geçimini temin ederken bir hobi gibi yapılır eleştiri. Bir de eleştirmenlerin çoğu olumsuz eleştiri yazmaktan hoşlanmadığı ve düzenli yazacağı gazete ve dergi bulamadıkları için daha çok beğendikleri oyunları kaleme almayı yeğlediklerinden sezon boyu çıkan eleştiri yazılarını topladığınızda tam bir sezon değerlendirmesi gibi geniş bir yelpaze çıkamıyor ortaya. Tiyatro eleştirisi, seyircinin tiyatroya gitmesi konusunda pek etkileyici olmuyor, seyirciden çok tiyatrocular tarafından okunuyor gibi geliyor bana. Eleştirinin hakkıyla yapılmaması için her türlü koşul mevcut Türkiye'de. Tiyatro eleştirisi yayınlayan 2-3 gazete, birkaç dergi dışında yazılacak bir ortamı olmayan, dolayısıyla rekabeti olmayan bir işe kim, niçin talip olsun, heveslensin? Bütün bunlara rağmen eleştiri yazamaya başlayanlar ise işi fazla hafife alıyor. Örneğin oyun metnini bilmeden, okumadan, yönetmenin metne eklediklerini, metin üzerinde yaptıkları değişiklikleri fark bile etmeden, 35 sayfalık bir oyun metni için "keşke filanca metni biraz budasaymış" diye yazan eleştirmenlere rastlamak ne yazık ki mümkün. Tiyatro eleştirisi, oyunu herhangi bir izleyici gibi izleyip, üzerinde araştırmadan çalışmadan çalakalem yazılacak basit bir şey değildir. Öyle olsa zaten okuma yazma bilen her izleyici birer eleştirmen olurdu. Zaten her oyunun ayakta alkışlandığı, herkesin duayen, usta, virtüöz olduğu bir tiyatro ortamımız var. Bu yüzden sapı samandan ayırmak için tiyatro eleştirmenine çok büyük bir görev düşüyor. Eleştirmen üretilen yapıma - onu yaratan ekipten farklı olarak- dışarıdan bakarak değerlendirir, bunu yaparken de ortaya çıkan işin iyi ve kötü yanlarını, nedenlerini de belirterek açık seçik ortaya koymalıdır. Hem seyirciyle oyun arasında köprü kurar, hem de bir yargı sunar yazısında. Bizde eleştiri kurumunun böyle işlemediği görülüyor. Bir kere eleştirmenlerin çoğu, olumsuz yönleri belirtmekten genellikle kaçınıyorlar, ya hiç görmezden geliyorlar, ya da mümkün olduğunca dolaylı yollardan dile getiriyorlar. Eleştiriden çok, basın bültenlerinden bol bol alıntı yapılan, oyunun konusunun uzun uzun anlatıldığı, ama sahnelemenin fazla irdelenmediği, yazılı metinle sahnede izlediğimiz yapım arasındaki ilişkinin çoğu kez es geçildiği tanıtım yazısı niteliği taşıyor eleştirilerin çoğu. Eleştirmenlerimiz fazlasıyla şefkatli, 'zaten seyirci gelmiyor tiyatroya, bir de biz düşüncelerimizi açık seçik yazıp iyice kaçırmayalım' düşüncesi hakim genelde. Bu da uzun vadede tiyatromuza zarar veren bir şey. Hem seyirciye hem tiyatrocuya kıyamayıp 'aman üzülmesin, kırılmasınlar' diye etliye sütlüye dokunmadan eleştiri yazılırsa, bırakın seyirciyi bir yana, yapılan işler doğru dürüst değerlendirilmediği için, tiyatronun gelişimi de baltalanmış oluyor. Bugün birçok tiyatro, seyircisizlikten yakınıyor. Ama seyirci çekebilmek için, tiyatroda farklı dil arayışları, yeni ve farklı metin arayışlarına girmek akıllarına gelmiyor. Bütün bunlar da körlerle sağırların birbirlerini ağırladıkları bir durumdan çıkaramıyor bizi. Eleştiri de tiyatronun gelişimiyle paralel bir gelişim izliyor bizim kısacık tiyatro geleneğimizde. Cumhuriyetin ilk döneminde eleştiri daha çok edebiyatçılar tarafından ve metin ağırlıklı olarak yapılırken, rejinin önem kazanması ve tiyatrocuların eleştiri yazmalarıyla birlikte bugün sahnelemenin de değerlendirildiği eleştiriler yazılmaya başlandı. Ama dünden bugüne en çok değişen şey, sanırım basında özellikle 1960’larda birçok günlük gazetede sanat sayfalarının yer alması, bugünkü durum ise malum. Bir de geçmişte edebiyatçılar eleştiri yazarken, bugün aynı ilgiyi göstermiyorlar tiyatro eleştirisine. Tiyatro var olduğu sürece eleştiri kurumu da varlığını sürdürecektir tabii. Ama eleştirinin geleceği tamamen tiyatronun geleceğine bağlı. Eğer ortada doğru dürüst bir tiyatro ortamı yoksa, eleştirmen ne yapsın? Ama olanları da eğrisiyle doğrusuyla değerlendirmeli, bu eleştirmenin görevi. Tabii suçu ne tiyatroculara, ne seyirciye atmak bir yarar sağlar. Önemli olan günümüz seyircisini çoşkuyla salonlara çekmenin sanatsal bir yolunu aramaya çalışmak. Tiyatromuz bu arayışa girerse, en azından iki oyun izleyip eline kalemi alan herkes de eleştirmenin diye ortada dolanamaz. Seyircisi, tiyatrosu kaliteli olan bir ortamda oyun özeti yazanlar da barınamaz, gerçekten işten anlayanlar eleştiri yazar. Böylece eleştiri kurumu da saygınlığa kavuşur. (Milliyet Sanat, Ocak 2006 sayısında Zeynep Aksoy’un hazırladığı soruşturmadan) |
|
|