|
iyatroTiyatro, Temmuz 2006
Euridike’nin Çığlığı: Sofokles nerede? Robert Schild
“Daha fazla ışık!” diye yalvarmış, ölüm döşeğinde Goethe... Bu büyük şair ve düşünür ışığın hangi işlevini daha çok özlemişti acaba yaşamı boyunca ve ölmeden – bulunduğu ortamı aydınlatma özelliğini mi, yoksa öncelikle beyinlerdeki karanlığı yok ederek bilgi saçıp insanoğlunun aydınlanmasını sağlama gücünü mü aramıştı, ışığın? Oidipus’a gelince – o kara yazılı kahraman, gerçekleri görmek istemediği için gözlerini kör ederek ebedi karanlığa sığınmayı yeğler.
Tiyatroda ise ışık mıdır, her şeye hakim olan? Renkli bir spot mudur, oyunculara vuruş açısına göre yüz ifadelerini belirlemeye, sağladığı gölgeler ile bedenlerine değişik şekiller kazandırmaya çalışan – dahası: onları yöneten?! Kendi kanımca birbirlerini tamamlaması gereken beden, söz, giysi, sahne tasarımı ve ışık etmenlerinden ancak sonuncusuydu, Stüdyo Oyuncuları’nın ikişer yıl arayla izlediğimiz bu görkemli üçlemesinde gittikçe öne çıkan...
Ya metin? Dünya tiyatro tarihinin temel taşlarından olan Sofokles’in o ölümsüz Kreon-Antigone çatışması/diyalogları? Nerede sevgi/nefret, inançlar/kurallar, hoşgörü/hukuk, tanrı/devlet ikilemlerinin dışavurumu? Ya antik tiyatrodaki asal görevleri gözlem, değerlendirme, yorum ve uyarı olan koronun işlevselliği? Tüm bunlar izleyicilere ulaşıyor mu, sağlı-sollu dizilmiş yirmi gencin ışık spotlarıyla yarışırken haykırdıkları repliklerden? Üçlemenin ikinci oyununda Oidipus’u canlandırmış olan Şerif Erol, bu kez Kreon rolünde – ve onun söyledikleri de, son derece temiz Türkçesine karşın (yoksa AKM’deki ses düzeninden mi?), ancak tek tük anlaşılıyor.
Koro niye neredeyse rap türünü andıracak bir ritimle konuşuyor? Kiminle yarışıyoruz ki? Tiyatro, bir 100 metre koşusu mudur? Tamam, artık bilgisayar ortamında yoğrulan çağdaş tiyatrosever, çeşitli Hollywood yapımlarından alışık olduğu efekt, ışık ve olağan dışı devinimlere daha yatkın olabilir – ancak bu arada, ne özgün metin = söz, ne de yalın devinim = beden öğelerini gözardı edemeyiz gibi geliyor bana...
Türkiye’nin önde gelen tiyatrocularından olup ülkesini dış dünyada başarı ile temsil etmiş Şahika Tekand’ın “Euridike” çeşitlemesi, oyuna çok değişik bir bakış açısı kazandırıyor. Kendi ifadesine göre “2500 yıl ... susarak her şeyi kabullenmiş gibi görünen ve içten bir çığlık atan bir karakter” olan Euridike (Radikal, 6 Haziran), nihayet “yeter!” diye haykırıp bu mitolojik öyküye taze bir soluk getiriyor, yenilikçi bir cephe kazandırıyor. Gerçekten de Sofokles bir yana, ne Anouilh’de, ne de 20. Yüzyılda kaleme alınmış diğer “Antigone” uyarlamalarında Euridike tek bir söz söylemez – ve Tekand’ın bu müdahalesini gerek feminist, gerek insani, en azından salt dramatik açıdan yerinde bulmayan çıkmayacaktır – yeter ki söylenenler anlaşılsa!
******
Not: Bu satırların yazarı, ne pürist, ne de körü körüne tutucudur – örneğin, 2004 Tiyatro Festivali’nde Schaubühne/Berlin’in olağan dışı “Nora” yorumunu alkışlamış veya Tiyatro Oyunevi’nin, Schnitzler’in de tüm tabularını yıkan “Döne Döne”sini yılın en başarılı oyunu ödülüne layık görmüştü – ne ki, bu oyunlar yukarıdaki etmenlerin tümünü içermekteydiler ve “performans” sınırını aşmışlardı... |
T