Robert Schild

Şalom, 26 Ekim 2005

Patolojik” irdeleme

 

Üç kişi düşünün – yabancı bir ülkede yeni bir projeye başlamaya hazırlanırken panik atak geçiren, suçluluk öğesini araştıran bir bilimkadını; on yaşındaki kızını yitirdiğine başta inan(a)mayan, ancak yıllar geçtikçe bu olaydan hareketle yaşamını ona göre şekillendiren bir anne; küçük Rhona gibi daha en az yedi kıza kıymış, beyninde kötülükten başka hiç bir şeye yer olmayan bir “seri katil”...  Saymadım, ancak otuza yakın olduğunu kestirdiğim sahnenin yaklaşık ilk onunda salt monologları ile tanımaya başladığımız bu üç kişinin gittikçe birbirleri ile ilişkilendirilimesi ve oyun geliştikçe, diğer sahneleri paylaşırken, sanki üç tutam saçın düzenli bir örgü haline gelirmişcesi gibi sorgulanan konuları ortaya atmaları, izleyicilere “işte, usta tiyatro budur” dedirtiyor! İki açıdan usta tiyatro, bence – ilki, yazarın oyunu kurgulaması; ikincisi ise, bu “patolojik” irdelemeye yaşam nefesini veren yönetmene uyan üç oyuncunun devinimleri sayesinde... 

Geniş kitlelerce, bol ödüllü DT yapımı “Ayaktakımı Arasında”nın yönetmeni olarak anımsanacak Mustafa Avkıran’ı daha seçici tiyatro tutkunları, 5.Sokak Tiyatrosu’ndan bilirler... Yakın geçmişte sahneledikleri “Dumrul ile Azrail” ve (14. İstanbul Tiyatro Festivali çerçevesinde bu köşede de yer verdiğim) “Aşura” oyunlarında rol almış eşi Övül Avkıran: Kendi kişisel sorunlarını geride bırakarak ABD’den İngiltere’ye gelip burada yürüttüğü bilimsel çalışmada incelediği pedofil katilin işlediği bu suçların kökeninin salt “kötülüğünden” mi, yoksa yetiştiriliş tarzından mı kaynaklandığını sorguluyor; bu kıyıcının beyni acaba “donmuş bir kutup denizi” gibi midir, ve ona nasıl yaklaşılabilir? – Aynı sorunsalı anne Nancy (Derya Alabora) de yaşayacaktır: Küçük kızının böylesi bir acı sona kurban gidebileceğine başta inanmayan, üstelik büyük kızı ile çeşitli sorunlar yaşayan, ancak yıllar geçtikçe, başlarından benzer olaylar geçmiş velileri örgütleyen bir derneğin yönetimini de üstlenerek özyapısını olgunlaştırıp dayanışmanın olumlu bir örneğini sergileyen bu kadın, kızının katilini bağışlayacak  mı acaba? – İki saat boyunca izleyicileri sarmalayan “örgü”nün üçüncü etmenine gelince: Biri olduğunca soğuk ve -kendi kişisel travmalarına karşın- nesnel olmaya çalışan, diğeri ise içindeki yanardağı frenlemeye çabalayıp, yılların verdiği bezginlik/olgunluk ile değişik bir kişiliğe ulaşak bu iki apayrı kadını canlandıran başarılı oyuncuları kanımca gene de gölgede bırakan Murat Daltaban, seri katil Ralph ile öylesine özdeşleşiyor, sapkınlıklarını, hırçınlığını ve dış dünyaya karşı kuşkuları ile saldırganlığını o denli inandırıcı biçimde dışa vuruyor ki, bu kez izleyiciler, (çok da rahat oturulamayan) sandalyelerinde “frozen” kalıyor... Tiyatro salonunun boyutları nedeniyle oyuncu/izleyiciler her ne kadar ile iç içe bulunsalar da, oyunun konusu ve sunuluşu, kendi kanımca belirli bir yabancılaştırma efekti yaratmıyor değil – ve bunda minimalist sahne tasarımının yanısıra, özellikle Kemal Yiğitcan’ın etkin ışık uygulamasıyla öne çıkan başkişilerin zaman zaman birer tablo olarak algılanmasının da etkinliği var, kuşkusuz...

 

Tiyatro eğitmenliğinin yanısıra, İngiltere’nin üretken tiyatro yazarlarından olan Bryony Lavery’nin bu yapıtının ilkgösterimi 1998’de Birmingham’da yapıldığında, ülkenin saygın Barclay/TMA ödülünü almış, ardından Londra’da ve 2004 yılında Broadway’de sahnelenerek büyük beğeni kazanmıştı. Bu oyunu Türkiye’ye getirmiş olmalarından dolayı, “dot”u candan-gönülden kutlamak isterim. Getirebileceğim bir eleştiri ise, metnin 15-20 dakika kadar kısaltılabileceği şeklindedir – kendi kanıma göre izleyicilerin dikkati özellikle ilk yarının sonlarına doğru böylece daha “canlı” tutulabilirdi... “Frozen”, kolay izlenebilen bir oyun değildir; her Şalom okuruna da uymaz, kuşkusuz – ancak yaz tatilinden sonra “iyi” tiyatroya ve olağanüstü oyuncu başarımlarına özlem duyanlara kesinlikle önerilir.

 

 

ana sayfa