Tiyatro Tiyatro Dergisi Sayı No: 161 / Ocak 2006


GECE MEVSİMİ

Beki HALEVA


Değişim rüzgârı her alanda olduğu gibi tiyatroda da etkilerini gösteriyor. Kent Oyuncuları yeni oyunları “Gece Mevsimi”yle alışılmış çizgilerinin dışına çıkarak bu durumun somut bir örneği olarak izleyicinin karşısında. Bolca küfür içeren “Kumarbazın Seçimi”nden hiç de rahatsız olmayan izleyici, “Gece Mevsimi”nde yakası açılmamış küfürlerin yanı sıra azımsanmayacak sayıda “kırmızı noktalı” sahnelerin yer almasından rahatsız olmak bir yana, hayli hoşnut kalacaktır kanımca, tabii kalıpları kıramayan küçük bir kesimin dışında. Yönetmen Mehmet Birkiye sahneye koyduğu bu oyun için “samimi ve sansürsüz” sıfatlarını kullanırken oyunun az önce sözünü ettiğim bu iki boyutundan söz ediyor olmalı. "Türk tiyatrosu kendini çok yukarıda görüyor. Dil olarak, çok seçkin ve başöğretmen tavrında. Ben kişisel olarak o başöğretmen tavrından oldukça sıkıldım. Biraz frene basmak zorundayız.”, derken de neden bu değişime ayak uydurma gereğini duyduğunu açıklamış olmuyor mu? Özel bir üniversitede Oyunculuk Bölümü’nün başında bulunan Birkiye’yi, akademisyen kimliğinin yanı sıra birçok oyunda dikkatleri toplayan başarılı oyunculuğuyla da tanıyoruz. Bu kez başarılı bir yönetmen olarak karşımızda ve oyun boyunca sergilediği yaklaşımıyla, yukarıda alıntıladığım sözlerinin arkasında durduğunu kanıtlıyor.
Oyunu yazan Rebecca Lenkiewicz, çevirense Şükran Yücel. Geçen yıl İki Hayat Sonra’da başarılı çevirisine tanık olduğumuz Yücel, oyunun ritmine destek veren, dil düzeyi metnin bağlamıyla tamamen örtüşen çevirisiyle, yine bilinçli bir çeviri örneği sunuyor.
Yaşanmışlıkların izleridir çoğu kez yapıtları ortaya çıkaran. Rebecca Lenkiewicz bu saptamaya tipik bir örnek. Striptizci ya da kendi deyişiyle “masa dansçısı” geçmişinden yola çıkan Lenkiewicz, yıllar önce yaşadıklarını drama okulunda edindiği bilgilerle donatarak yazarlığa adım atmış ve ilk oyunu “Soho”, Edinburgh Festivali'nde birincilikle ödüllendirilmiş. “Gece Mevsimi”yse gelecek vaat eden yazar kategorisinde 2004 Critic’s Circle tiyatro ödülüne lâyık görülmüş. Yazarın uğraşları arasında oyunculuk ve film senaryoları da yer almakta, ancak kendisi oyun yazarlığına öncelik tanıyor. Onu 90’lı yıllarda İngiltere’de ortaya çıkan ve “in-yer-face” diye adlandırılan yeni bir tiyatro akımının temsilcilerinden biri olarak tanımlayabiliriz. İşlediği konularla günceli yakalayan, kullandığı dil ve imgelerde uç noktalara ulaşarak izleyicide şok etkisi yaratmayı amaçlayan bir yaklaşım bu. İzleyiciyi, izleyici konumundan uzaklaştırıp sahnede yaşanan öfkeye, kızgınlığa, düş kırıklığına, ortak ediyor ve böylece izleyici “suratına yumruk yemiş” gibi oluyor. 60’lı yılların alternatif tiyatrosunu anımsatsa da şok etkisi daha bir güçlü bu yeni yaklaşımın ve genç kalemlerin hayli ilgisini çekiyor. Bir de tiyatroyu sinemaya yaklaştıran bir yanı var. Oyun bittiğinde tiyatrodan çok film izlemiş gibi hissetmiş olmamın nedeni bu olmalı. Kendisiyle yapılan bir söyleşide “(...) beni düşündüren günümüz tiyatrosunun gitgide televizyonla özdeşleşmesi ve yeni birçok oyunun gerçek drama yerine günümüz pembe dizilerine benzemesi”, diyerek kaygısını belirtmesine karşın bu oyununda, kendi de bunun pek dışına çıkmış sayılmaz, bana göre. Yazarın öz yaşamından izler taşıyan oyunun başlığı çağrıştırdıklarıyla, ana temanın ipuçlarını kendinde barındırıyor bir bakıma. Aşka, sevgiye, şefkate susamışlık, yabancılaşma duygusu, yalnızlık ve yalnızlığın yarattığı soğuk karanlık, soğuk gecelerle, gece mevsimleriyle dolu bir yaşam. Bir baba, üç kız kardeş ve bir büyükanne küçük bir İrlanda kentinde işte böylesi bir yaşam sürdürmektedirler. Bir de bir anne vardır cismiyle olmasa da ismiyle hep sahnede yer alan. Sarhoş koca onu terk etmiş karısının, genç kızlar annelerinin, artık bunamış yaşlı kadınsa kızının özlemiyle doludurlar hep, aksini söyleseler de. Film çekimi için kente gelen ve evlerinde bir oda kiralayan yakışıklı aktör biraz renklendirecektir bu tekdüze yaşantıları, özellikle de hayal ile gerçek arasında gidip gelen yaşlı Lily’nin yaşantısını ve bir de güzel Rose’unkini. İkinci yarısı kanımca biraz uzun tutulmuş bu oyunun en çekici yanı ustalar ile ustalaşan çırakların izleyiciye sundukları oyunculuk şöleni.
Büyükanne Lily rolünde Yıldız Kenter unutulması zor bir oyunculuk sergiliyor. Büyükanneleriyle yaşamış olanlar iyi bilirler o tonton yaşlı insanların değişken mizaçlarını. Kimi zaman yaramaz bir çocuk kadar muzır ya da korumasız bir çocuk kadar muhtaç, kimi zaman genç bir kız kadar mahcup, kimi zamansa çileden çıkaracak kadar ben-merkezci olabilirler. İşte tüm bu ruh hallerini bütün çarpıcılığıyla yansıtıyor Yıldız Kenter usta oyunculuğuyla ve herkesin biraz kendi büyükannesini bulabileceği müthiş bir büyükanne portresi çiziyor.
Patrick’i canlandıran Selçuk Yöntem’se sabahtan içmeye başlayan, ağzından küfrü hiç eksik etmeyen, ama öbür yandan Kral Lear’den replikleri de aynı doğallıkla ağzına yakıştıran baba karakterinde artık kanıksadığımız ustalığıyla öyle başarılı ki “başöğretmen” dilinin dışında da tiyatro yapılabileceğini kanıtlıyor.
Ailenin üç kızını üstlenen Demet Evgar (Judith), Yeşim Koçak (Rose), Elvan Boran (Maud) gerek oyunculukları, gerek fizikleriyle bu oyun için biçilmiş kaftan gibiler. Bizim kızlarımıza onca küfrü yakıştıramasam da sanırım her biri hüzünleri, neşeleri, o çalkantılı iç dünyalarıyla günümüz gençlerini oldukları gibi, en doğal şekliyle sahneye taşıyorlar. Özellikle de rolünün sağladığı avantajla Demet Evgar’ın oyunculuğu tüm dikkatleri topluyor. Judith’in sevgilisini oynayan Osman Sonant (Gary) ile yakışıklı aktörde (John) Umut Temizaş bu uyumlu castingi tamamlıyorlar.
Bu oyunun bir özelliği de en az oyuncular kadar ön plana çıkan, farklı farklı mekânlarda geçen bu çok sahneli metnin uzam sorununa en işlevsel şekilde çözüm getiren sahne tasarımı. Barış Dinçel ayrıntıları göz ardı etmeden gerçekleştirdiği başarılı çalışmasıyla, bir evi barındırdığı tüm yaşam alanlarıyla (üç yatak odası, bir mutfak, bir oturma odası), bir barı, bir kütüphaneyi, su birikintileriyle dolu bir sokağı, bir restoranı sahneye aynı anda taşımayı başarmış. Olanaksız diye düşünebilirsiniz ama olmuş, hem de izleyicinin gözlerini yormadan. Dinçel dönen platformlar ve Cem Yılmazer’in başarılı ışık düzeniyle gerçekleştirmiş gerçek yaratıcılık gerektiren tasarımını ve böylece yönetmene bir film setini çağrıştıran bu düzeneklerle rahat çalışma olanağı sağlamış. Böylesi başarılı bir dekor içinde gözüme batan tek şey yanan şömineye atılan ve elbette bir türlü kül olamayan o beyaz kâğıtlar oldu, onu da nazar boncuğu olarak kabul ettim ben.
Kostüme gelince Gülay Kuriş gerek iç, gerek dış giysilerde çok isabetli seçimler yapmış, her biri kişiliklerle uyum içinde.
Sonuçta göze ve yüreğe, bir dönemin artık unutulmuş parçalarıyla da kulaklara hitap eden, hem güldüren, hem hüzünlendiren, hem de eğlendiren görülmeye değer bir yapım çıkmış ortaya.

Oyunun adı: Gece Mevsimi
Tiyatro: Kent Oyuncuları
Yazan: Rebecca Lenkiewicz
Çeviren: Şükran Yücel
Yöneten: Mehmet Birkiye
Oynayanlar: Yıldız Kenter, Selçuk Yöntem, Demet Evgar, Yeşim Koçak, Elvan Boran, Umut Temizalp, Osman Sonant.

 

 

ana sayfa