|
Tiyatro Tiyatro, Ocak 2006
Canlı diyalogları ile göz dolduran Gece Mevsimi Robert Schild
Kenter Tiyatrosu, yenilikçi çizgisini sürdürüyor – “Inishmorelu Yüzbaşı” ve “Kumarbazın Seçimi”nden sonra, gene Anglo-Sakson kökenli, gene çok sayıda genç oyuncuların rol aldığı, gene oldukça “sert” dilli bir oyun ile karşımızda... Daha otuz yaşını yeni devirmiş Rebecca Lenkiewicz’in ikinci oyunu “Night Season”, Londra National Theatre’daki ilkgösteriminden hemen bir yıl sonra Kenterler için keşfedildi. Bunun da haklı bir nedeni olsa gerek: Oyunun odağında, ruhu genç kalmış bir anneanne var – Yıldız Kenter için biçilmiş kaftan!
Gecenin ilerlemiş saatlerinde genç aktör John, Irlanda’nın bir kıyı kasabasındaki film çekimleri sırasında kalacağı evin kapısını çalar. Herkes uykudadır, Lily’nin dışında. Kızı, yıllar önce kocası ve üç küçük çocuğunu terkettiğinden beri, bu yaşlı hanım ayyaş damadı ve bugün genç kızlık çağına gelmiş torunlarıyla birlikte oturuyor. İşte bu monoton ortama, evdeki aksak ritme değişik bir rüzgâr estirmeye başlayacaktır, bu yörede çevrilecek filmde İrlandalı şair W.B.Yeats’ı canlandıran John... Daha ayağının tozuyla Lily ile bir kadeh içip dans ederken, bu yaşlı hanımın ömründeki son aşkına konu olur. Sabah olduğunda, herkesin kendi çapında cinsel sorunları olan ev halkı aralarına katılır. “Kız kuruları” Rose ve Maud, hemen John’a abayı yakarken, ona kalacağı kendi odasını gösteren Rose ipi göğüsleyerek yakışıklı genç ile oracıkta sevişiverir. Diğer kardeşleri, kendinden emin kütüphane görevlisi Judith, oldukça soğuk bir genç olan Gary’ye aşıktır ve onu kendisine bir türlü bağlayamaz. Whisky’ye kahvaltıdan başlayan babaları Patrick’e gelince, o da gittiği pub’daki barmaid’e tutkundur...
Anton Çehov’dan tam 100 yıl sonra, değişik bir “Üç Kızkardeş” öyküsü... Ne var ki, “zamane” kızlarımız burada özlemlerle yetinmeyip, eylemlere başvuruyorlar! Örneğin Judith, onları 15 yıl önce bırakıp Londra’ya yerleşmiş annelerini görmeye gidiyor – ne var ki bu ziyaret, istediği gibi gerçekleşmeyecektir... Rose ise, bütün gayretiyle tutulduğu John’u yitirmemeye çalışıyor.
Ancak oyunun en renkli kişiliği anneanne Lily’dir kuşkusuz, samimi davranışları ile herkese kendini sevdirimesiyle... Unutkanlığı ve bazı sözleriyle bunak bir ihtiyarı andırsa da, birtakım gizli gerçekleri ortaya çıkarabiliyor, kolayca. Oyunun sonlarına doğru ise, kızlara anneleri hakkında bilmedikleri bazı gerçekleri de anlatıyor.
Ne var ki, oyunun konusu aslında hiç, ama hiç önemli değil. Dahası – anneleri tarafından terkedilmiş kızlar; dışı kaba, içi pırlanta bir baba; bunak/sevimli bir anneanne ve genç/yakışıklı yabancı – tüm bu klişeleşmiş karakterler de bir çeşit “deja-vu” hissini veriyor, izleyicilere... Bu oyunda bence esas olan, tüm bu bilinen etmenlerin oluşturduğu “helva”dır – ve bu başarılı bileşimi sağlayan iki güç öne çıkıyor: Yazarın canlı diyalogları ve bunları değerlendiren oyuncular.
Londra’nın barlarında yetişmiş, masaların üstünde dans edişini “Soho – A Tale of Table Dancers” başlıklı kısa oyununda konu eden Rebecca Lenkiewicz, tiyatro eğitimi ve oyunculuğunun ardından bugün İngiltere’nin en umut vaadedici oyun yazarları arasında yer alıyor. “Soho”, 2000 yılı Edinburgh Fringe Festivali’nde birinciliğe, saygın London National Theatre’de sahnelenen “Night Season” ise, 2004 İngiliz Eleştirmenler Ödülü’ne layık görülmüştü. Gerçekten de oyunun yalınlığı, başkişilerinin doğallığı ve birbirleriyle oluşturdukları inandırıcı ilişkileri, “Gece Mevsimi”ni görülür kılmakta – her ne kadar, bana kalırsa, iki saati geçen süresi 10-15 dakika kısa tutulabilseydi...
Ancak, en az yazarı kadar, sahne sanatçılarıdır, özellikle bu konusu “şablon” oyuna can veren... Diğer iki kız kardeşi canlandıran Demet Evgar ve Elvan Boran ile “John” Umut Temiztaş ve “Gary” Osman Sonant’ın yanısıra, özellikle üç oyuncu öne çıkıyor bu yapımda: 2001/2002 sezonunda aynı sahnedeki “Çözüm”de ilk kez gözüme çarpmış olan Yeşim Koçak, tutkulu/içine kapanık Rose olarak, özellikle John ile ikinci beraberliğinde çok başarılı bir oyun sergiliyor. – Kolay bir rol gibi görünmekle birlikte, aslında hiç de öyle olmayan alkolik baba olarak Selçuk Yöntem’den başkası düşünülemezdi – ve gerçekten de, son olarak “Fernando Krapp” olarak alkışladığımız bu devingen sanatçı, tüm kaba-sabalığına karşın gerek büyük kızı Judith ile olan yakınlığını, gerekse Lily’ye karşı olan şefkati en içten şekilde canlandırmasını bilmiştir. – Ve tabii ki, zaman zaman yaşından çok daha genç ruhlu davranışlarda bulunan Lily (oyunda şarkısı çalınan Lily Marlen’e bir gönderme mi acaba?): Yarı bunaklığı, yarı sevecenliği, bir yandan içtenliği, beri yandan komikliği ile parlayan bu özyapı, Yıldız Kenter’in ustalığıyla canlanırken, melankoli ve mizah arasında gidip gelen oyunun da bir çeşit simgesini oluşturuyor!
Gerçekten de, bireylerin yalnızlık ile başa çıkma mücadelesini konu edinen “Gece Mevsimi”nin kâh hüzün, kâh güldürü unsurlarını iyi yakalamış, yönetimi üstlenen Mehmet Birkiye. Ona burada, ailenin oturma odasını gökyüzünde yıldızların izlendiği bir kumsala çevirebilen ışık tasarımıyla Cem Yılmazer, büyük katkılarda bulunuyor. Son yılların en üretken dekor tasarımcılardan Barış Dinçel’in ise, mutfak/oturma odasının sağı, solu ve arkasına yerleştirdiği üç yatak odasının da gerektiğinde saydam, gerekmediğinde ise birer kapalı kutu olmasını sağlayacak son derece işlevsel sahne tasarımı, özel bir alkışa değer...
Oyunun oldukça “sansürsüz” biçimde sunulmasına – ki bu, Rose ve Maud’un sevişme sahnelerinde, son derece estetik ve erotik biçimde birkaç kez yineleniyor – hiçbir itirazımız olamaz; bu olguyu, çağdaş tiyatromuzda gerçekekçiliğe ve samimiyete yol açması bakımından özellikle savunmak isterim. Ne var ki, oyunu izlediğimiz gün dağıtılan tanıtım yaprağında (?!) adı belirtilmemiş olan çevirmen, İngilizce metni dilimize aktarırken, tüm sözcüklerin salt sözlük karşılıklarını kullanması, bazı gereksiz “sert”liklere yol açıyor – örneğin, “fu..in’ ashtray” yerine “s..im küllük” değil de, “lanet küllük” sözcüklerini duysaydık, oyundan hiç bir şey yitirilmiş olmazdı!
Özetle, bilinen konuları, ustaca kurgulanmış özyapıların yerinde diyaloglarıyla sunan, gerektiğinden uzun olmasına karşın başarılı yorumu, sahne ve ışık tasarımıyla, şu ana dek gördüklerimizin arasında başa güreşmeyen, ancak gözardı edilmeyecek bir oyun.
|