Süreyya Karacabey

 

  

GELENEK TİYATRO İLİŞKİSİ

 

Gelenek, geçmişin mührünü taşıyan gelenek, anlamını ve işlevini yitirdiği zamanlar da bile kendine yandaş bulur. Toplumun geçmişle kurduğu ilişkinin duygusal zemininde oturur ve geçen zamanı ürkerek kavrayanlar için, “bir zamanlar”ın varoluşunun somut bir işaretidir. Bizden öncekilere duyduğumuz ihtiyaç aslında koskoca bir dünyada köksüz olmadığımızı hissetme ihtiyacına temellenir. Biz’le anonimleşiriz ve tekil varlığımızı bir sürekliliğin içine yerleştiririz. Kolektif belleğin duygusal biçimidir bu, kendini bir şeylerin sonucu gören ve geçmişten kalan kültür parçalarıyla, kendini bir tarihe bağlayanların hatırlama biçimidir.

 

Bir coğrafyada geçen zamanın bıraktığı izlere tutunmanın niteliği değişkendir; kimileri için bu tutunma patolojik bir duruma dönüşür, kimileri için de tümüyle bırakmaya. Bizin trajedisi de bu iki biçimin aşırılığında oluşacaktır, aşırı gelenekçi bir toplum hayali ile kendini sadece şimdide doğuran bir toplum hayali, hiçbir biçimde birbirini beslemeyecektir. Vadesi dolmuş gerçekliklerle bugünü düzenlemeye kalkışanlar için gelecek, geçmişe havale edilmiştir. Geçmişin bütünüyle tasfiyesine soyunanlar ise, kimsenin dolduramayacağı boşlukları geleceğimiz kılarlar.

 

Geçmiş büyülü bir sözcüktür, tıpkı yetişkin bireyin vaatlerle dolu çocukluğu gibi, gerçeklik bilgisi bize, zamanın bir kasaba vitrininde durduğu gibi durmadığını öğretmişti, akan zamanın beraberinde her şeyi sürüklemediğini, geride bıraktıklarının da her zaman gerekli olmadığını. İnsan tuhaf bir varlıktır, işlevini yitirmiş nesnelere de hüzünle bakabilir çünkü –dili geçmiş  dilbilgisindeki en duygusal zaman kipidir.

 

Gelenek ve tiyatro ilişkisinde ise tartışma yaratan sadece işlevsizleşmiş biçimlere duyulan düşkünlük değildir, “keşke” ile bakamayacağımız tarihin belirli bir anında, seyirci tercihiyle değil, tarih yapıcıların kararıyla hükümsüzleştirilen bir biçimin, şimdiki zamana etkisidir. Kültürel yapının önemli bir parçası olarak tiyatronun bütün gösterge sistemleriyle birlikte tasfiyesinin sonuçlarıdır. Tiyatro tarihini okuyan şunu sorabilir, eğer kırlarda ve kentlerde gelişen ve yerel kültürün simgelerine bağlanan biçimler doğal bir yolla birleşseydi ve yeni tiyatroyla bu güçle karşılaşsaydı, sonuç ne olurdu? Bilinmez, ama en azından daha zengin ve sağlam bir birikim bırakırdı geleceğe ve onun üzerinden hareket eden tiyatronun gelişme koşulları daha farklı olurdu.

 

Birikim pek çok alanda işimize yarar, sadece belirli bir andan itibaren yaşıyormuşuz gibi davranmamak bizi, bir yığın şeyi ilk kez düşünmekten kurtarır. Daha önceden yapılmış ve düşünülmüş olanlara böyle ekleniriz ya da onlardan böyle koparız. Aşmak sözcüğü boşluğa bağlı değildir, öncekileri aşarız, bir başka düşünceyi ya da durumu. Dolayısıyla da tiyatroda da bir formu aşmak, onunla hesaplaşarak gerçekleştirilecektir. Batının dramatik yapıyı aşması 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve bugüne dek ulaşan bir süreçtir örneğin. Bir formu yetkinleştirmeden ondan vazgeçiş ise, ne hesaplaşma ne de aşma sözcüğüyle karşılanabilir. Geride yarım kalmış, büyümeden ölmüş tasarılar bırakıldığında, belirli aralıklarla bu tasarılar tartışılacaktır, şimdi olduğu gibi.

 

Gelenek hesaplaşılması gereken bir şeydir, sanatın programı hep yeniliğe bağlı olduğu için ve yaşadığı zamanın bir ifadesi olduğu için. Ama gelenek bir zemin oluşturmamışsa, terk edilmişse, bu kez rehabilitasyonu gündeme getirilir. Mümkün müdür? Değildir, çünkü ölü diriltilemez, sadece taşlaşmış parçalarıyla oynanır ya da sanatçıya esin veren bir malzemedir. Kaybolan bir zamanın ruhunu hep birlikte yeniden kavrayamayacağımıza göre, geleneksel sanattan nasıl yararlanabileceğimiz konusunda, ortak bir manifestoya da ihtiyaç yoktur. Sanatçılara, “lütfen sanatınızda çocukluğunuzu kullanın” diyemeyeceğimiz gibi,” mümkünse oyun yazarken, bize ait biçimleri de dikkate alın” diyemeyiz. Ayrıca dünyadaki etnik duyarlıklar modasına uygun olarak Türkiye’de de “köken” meselesi son zamanların en gözde meselesidir. Kendi geçmişini bile ancak Batının etkisiyle, seri biçimde işlemeye başlayan bir toplum sizce ne yaptığı konusunda bir bilinç biriktirmiş midir?

 

Evet, Karagöz bir zamanlar koskoca bir imparatorluğu eğlendirmişti ya da Ortaoyunu dilin incelikli kullanımının örneklerini sunmuştu; şimdi ne onları var eden “imparatorluk tipleri” kaldı, ne de kullandıkları dilin ait olduğu toplumsal yapı, evrilmeden, bir başka çağa uyarlanamadan öldüler. Şimdi karşısında durduğumuz tiyatronun, bize ait olmadığından yakınanlar, bir mirasın kullanılmamasının yarattığı eksiklikten söz edenler haksız değiller ama kalan parçalarla onu kurmanın imkansız bir proje olduğunun farkında değiller. Geçmişin tahlili yeni kavrayışlara yol açabilir fakat aradaki uçurumu doldurmamıza değil, anlamamıza yol açacak bir kavrayıştır bu.  Boşluk, travmatik kırılma ve süreksizliğin yarattığı acı, sadece bizim değil pek çok toplumun yazgısıdır.

 

Değerlerimize sahip çıkma meselesi ise şöyle algılanmalıdır, böyle bir telkin dile getirildiğinde ölen, ölmüştür, bir şeyi kurtarmaktan söz edildiğinde kurtulacak şey çoktan bir yokluğun göstergesi haline gelmiştir. Ece Ayhan yaklaşık olarak şöyle diyordu, “geleneksel sanat.mollaların lakırdısı.” Geçmişle yaratıcı bir ilişki kuranlara seslenmediği açık bu sözün, ya da kök üzerine söylediği, “meyan kökü, hazırlayın ben de geliyorum.” Kimileri için zor anlaşılan şiirlerinde, hep geçmiş olan biri neden böyle konuşur ki? Düşünmeli.

 

Gelenek ve Tiyatro-Sahne Dergisi Yaz 2006

 

 

ana sayfa