|
BU OYUN, HANGİ AKLA HİZMET EDER?: “HARPUTTA BİR AMERİKALI”
ÜSTÜN AKMEN
II. Dünya Savaşı kuşağının üç önemli Türk tiyatro yazarı vardır: Ahmet Kutsi Tecer (1901-1969), Cevat Fehmi Başkut (1905-1971) ve Ahmet Muhip Dranas (1909-1980). Birçok ortak yanları olan bu üç yazarımızın oyunlarında vurguladıkları kavramlar birbirlerinden çok değişiktir. Değişikliklerini bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek, burada deşmeye kalkışmayacağım.
ETİK YORUMCU BAŞKUT Başkut, hiç kuşkum yok ki seyircinin ilgisini sürekli ayakta tutmayı bilen ve başaran önemli bir yazardır. Modern Türk toplumundaki paranın gücünü ve bireyler üzerindeki baskısını pek güzel sergiler. Büyük kentlerde olsun, kırsal kesimde olsun yaşamı çok iyi gözlemlemiştir. Kent insanının sorunlarına bana sorarsanız yüzeysel olan etik yorumlar da katar.
HARPUT’A MERSİYE Yirminin üstünde oyunu olan Cevat Fehmi Başkut’un “Harputta Bir Amerikalı”sını, Özdemir Nutku Hoca “… dört önemsiz oyundan…” biri olarak nitelendirir ki, bence yerden gökyüzüne kadar haklıdır. Haklıdır, ama ne yapalım ki İstanbul Devlet Tiyatrosu, 2005-2006 sezonunda sahneye taşımaya çalışmış ve de taşımıştır. Başkut, vakti zamanında Harput’ta, üzerinde derin izler bırakan birkaç gün geçirmiş, coğrafyanın ve ekonomik koşulların ölüme mahkûm ettiği bir kentin son nefesine yetişmiş olmanın kederini yaşamıştır. “Harput öldü, havaya uçtu. Sanırsınız bir cehennem ateşi ile taşları bile yandı ve külleri göğe yükseldi. Buradan aşağıya Elazığ’a gidenler evlerini de yıktılar taşlarını dahi taşıdılar,” der. Der ve adeta Harput’un son mersiyesini, Harput’un yazılmamış yazılamamış “çöküş hikâyesini” dile getirmek ister.
OYUNUN KONUSU Çocuk yaştayken babasıyla Harput’tan Amerika’ya göç eden milyoner Maderus, kırk sene sonra geride bırakılan kardeşini aramaya gelir, oysa karşısına bir kardeş yerine batı hayranı üç kardeş ve bir de kardeşin karısıyla kızı çıkar. Kimin öz kardeş olduğu araştırılırken, üstüne üstlük bir de bu grubun arasına bir delinin karıştığı öğrenilmez mi! Varın siz düşünün gerisini…
AKLA HİZMET BİR ESER Eserde 19. yüzyılda Harput’ta sanayinin filiz vermeye başlamış olduğu; Osmanlıların son döneminde batılıların Harput'a özel önem verdiği; Harput’ta Amerikan, Alman ve Fransız kolejlerinin kurulmuş olması; bu okulların Harput’taki yaşama biçimini doğal olarak etkilediği; bu nedenle Harput halkından pek çok insanın Amerika'ya gidip yerleştiği işlenmemiştir. Başkut, sadece çöküşü anlatır. Harput’un, terk edildiğini; yöneticilerin 1834 yılında askeri ve idari merkezlerini mezraya taşımaları, demir yolunun mezradan geçmesi gibi nedenlerle, zaman içerisinde Harput’un tüm fonksiyonları ile birilikte taşınarak bugünkü Elazığ'ı oluşturduğunu Cevat Fehmi Başkut nedense es geçer.
İyi de, bu oyunu repertuarı için seçmekle İstanbul Devlet Tiyatrosu acaba hangi akla hizmet eder?
Hangi akla hizmet ettiğine karışmak haddimiz değildir, ama bize gene de Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularından Ali İpin’in, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda yönettiği oyunu değerlendirmek düşer.
DEKOR, KOSTÜM, IŞIK ÜSTÜNE SORULAR İşe dekordan başlamam gerekirse, Behlül Dane Tor’a, birinci perdenin geçtiği İstanbul Hilton Oteli’nin “Sweet Oda”sı bu kadar mı sade olur, diye sormam gerekecek.
Şirin Dağtekin ise, sıcaktan herkesin yellim yellim yellendiği Harput Belediye Başkanı’nın odasındaki ikinci sahnede, Celile ve Ayşe Kızılçiçek karakterlerine neden çoraplar, hırkalar giydirmiş, anlayamadım. Bahçıvan Ahmet Müderrisoğlu’nun lastik çizmeleri, kalın ceketi ne öyle! Hele hele, dolar milyarderi Abraham Maderus’un ropdöşambra benzeyen ceket-montu!..
Ayhan Güldağları’nın ışık tasarımı, üzgünüm ama dekora atmosfer, renk, derinlik veremediği gibi, makyaj-ışık bağlantısındaki dengesizliği de kıyasıya eleştirilmek istiyor. Seviyeleri yüksek atmosfer ışığı kullanmasından olsa gerek, oyuncuların yüz hatları ve detaylar görünmüyor.
ALİ İPİN YÖNETMİŞ… Dramaturgi yeteneğine güvendiğim Selen Korad Birkiye’den Ali İpin rejisör olarak hangi oranda yararlandı elbette bilemem, ama Ali İpin’e soracak sorularım var!
Önce oyunu güncelleştirmeyi düşünmüş Ali İpin. Emekli Sorgu Komiseri Cavit Kocabıyık karakteri aracılığıyla, bunu ilan da ediyor. Komiser, “Ceza Muhakemesi Kanunu (CMUK)”dan söz ediyor. Ceza muhakemesinin nasıl yapılacağı hususundaki kuralların ve bu sürece katılan kişilerin hak, yetki ve yükümlülükleri yeni yasayla düzenlenmiştir ve komiser değişen kurallara uyum sağlayamadığı için emekli edilmiştir. Demek günümüzdeyiz. O halde, Amerikan Pazarları Pazarlama Müdürü Fikret Arman tiplemesine ne gerek var? Günümüzde Amerikan pazarı mı kaldı tanrı aşkına, her yanımız zaten Amerikan ve de Amerikalılarla sarılı değil mi?
Sonracığıma, olay günümüze taşındıysa “bell boy”, Necmettin, neden buruş buruş, kenarları sararmış, 1955 basımı gazeteleri getiriyor. Dolar milyoneri (ya da milyarderi) koca Amerikalı İstanbul’dan Harput’a günümüzde otobüsle mi gider/gelir? Ahmet Bulur’un: “… sükseler Monşer, sükseler,” demesine, katip Necmettin’in: “Sizi de efendim, sizi de,” yanıtı oyuna ne katıyor? Kâtip: Ahmet Bulur’a: “Aletinizi oraya buraya değdirmeyin,” dediğinde, salondan gülme alınıyor iyi de, oyunun neresi kurtuluyor? “Bell boy”, nasıl oluyor da kâh kapıyı çalarak, kâh paldır küldür giriş yapıyor?
Sorular bunlar da, acaba kim yanıtlar?
OYUNCULAR Oyunculardan Canberk Uçucu Kâtip karakterini canlandırmayı, kompozisyona dayandırmış, iyi de etmiş. Umut Demirdelen, Ahmet Okyay’a can vermesinde, oyunculuğunu sanatçılığa yaklaştıran tek olgunun “yaratma” ürünü olacağının bilincinde. Hidayet Erdinç, Belediye Başkanı’nın davranışlarını, davranışlarının kökenlerini, çeşitliliğini, tuhaflıklarını iyi algılamış. Mine Tüfekçioğlu role yakışmamış. Kürşat Alnıaçık, Saydam Yeniay, Ali Fuat Çimen, Canan Türker, Cemal Ünlü, Ömer Hüsnü Turat, Tayfun Savlıoğlu kendilerini alıştıkları tepkilere bırakmışlar, uğraşsal kavrama yeteneğiyle duyarlılıklarının kendilerini nereye götüreceğini kestiremiyorlar. Basmakalıplar.
İşin kötü yanı, hepsi bir olup, beni tiyatrodan soğutuyorlar…
|