|
Harputta Bir Amerikalı Yazan: Cevat Fehmi Başkut Rejisör: Ali İpin Dramaturg: Selen Korad Birkiye Dekor Tasarım: Behlül Dane Tor Kostüm Tasarım: Şirin Dağtekin Işık Tasarım: Ayhan Güldağları Oyuncular: Canberk Uçucu, Kürşat Alnıaçık, Saydam Yeniay, Ali Fuat Çimen, Umut Demirdelen, Mine Tüfekçioğlu, Canan Türker, Tayfun Sıvalıoğlu İstanbul Devlet Tiyatrosu
“Harputta Bir Amerikalı”, toplumun çeşitli sınıfları ve özellikle de köylüler ile ağalık, beylik gibi egemen sınıfı temsil eden kişiler arasındaki ilişkileri irdeleyen oyunlarıyla tanıdığımız Cevat Fehmi Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” ve “Pusuda” ile birlikte en bilinen oyunlarından biridir. Kırk yıl önce Harputtan babasıyla birlikte ayrılarak Amerika’ya giden Abraham(İbrahim), kardeşini aramak için Türkiye’ye gelir. Abraham Maderus’un milyoner bir işadamı olmasından dolayı, gelişi de dünya basını için iyi bir haberdir. Bu debdebe birçok kişinin de iştahını kabartır ve birkaçının müstakbel kardeşler olarak Maderus’la yüzleşmelerine ve Harput’a birlikte yapılan bir seyahate kadar varır. Bu arada bir delinin de hastaneden kaçıp gruba katıldığının anlaşılması işleri sarpa sardıracaktır. Aslında, yıllardır ayrı kaldığı kardeşini arayıp bulmasının vicdana hitap eden bir hoşgörü malzemesi olarak sunulması, iflasın eşiğine sürüklenmekte olan Maderus’un son çaresidir. Peki gerçek kardeş kimdir? Amcayı gerçek varisin kendileri olduğuna ikna etme için girişilen bin türlü maskaralıklar, takılan maskeler, yalanlarla bezenmiş gösteriş budalalıkları... Kürşat Alnıaçık, komiser rolünde birinci perdede diğer oyuncuların düşük temposuna ayak uyduyor ne yazık ki. Herbiri gerçek hayattan fırlamışçasına canlı olması gereken tipler karikatürize edilerek bir yapaylık oluşturulmuş. Herbir kardeş adayını, ekranlarımıza uzun süredir konuk olan star ve dans yarışmalarını anımsatır şekilde bir gayret ve hırs içinde görüyoruz oyunda. İşte bu duyguların ortaya çıkışındaki abartı, getirdiği güldürü öğesiyle birlikte düşünsel boyutu uzaklaştırıyor. Gerçekçi bir dekordaki mizansenler de bu uyumsuzluktan payına düşeni alıyor. Sevgi ve bağlılığın lafta kaldığı, maddi değerlerin herşeyin üstüne çıktığı günümüzden, geriye dönüp 1940-50’lerin Türkiye’sine baktığımızda umumi manzaranın pek değişmediğini görüyoruz. İnsani değerlerden ve itibardan yoksun bir zenginliğe bile düşkünlük kalıtsal olsa gerek.
|