|
SEVGİ, DÜRÜSTLÜK, HOŞGÖRÜ, KENETLENMEK, AİLE: “HERŞEYE RAĞMEN”
ÜSTÜN AKMEN
Meğer, Yahudi Cemaatinin de tiyatrosu varmış. Hem adı da “Yıldırımspor Kulübü Tiyatro Kolu”ymuş. Rozi Almareh ve Eti Zavaro ikilisi, bir Yahudi yolculuğunu irdeleyerek oyun yazmaya soyunmuşlar. Oyundaki tarihleri, mekânları ve karakterleri birebir gerçek anılardan ve yaşanmışlıklardan seçmişler, ince elemişler sık dokumuşlar. Oyun metni ortaya çıkarken, geçmiş ve gelecek harmanlanmış. Dostluk, kardeşlik, barış, sevgi… Bir ülke mozaiğinin parçası olmanın haklı gururunu da eserlerine yansıtmışlar.
BEŞ ALTIN SÖZCÜK Türkiye çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir toplum. Yani, farklılıkları bağrında taşıyan bir toplum. Bu farklılık ülkenin gelişimi önünde bir engel değil, tam tersine gelişmenin dinamiği. Farklılıklarla bir arada yaşamak, Anadolu topraklarında yaşayanların Osmanlıdan günümüze gelen bir yaşam biçimi olmuş. Farklılık demek zenginlik demek. Öyle değil mi ama?
Bu zenginliğin bilinçli ikilisi Almareh ve Zavaro, her şeye karşın, “Her Şeye Rağmen”i bitirmiş. Sonra sahne çalışmaları başlamış. Oyunu Rozi Almareh sahneye koymuş. Eti Zavaro yardımcılığını üstlenmiş. Mayıs ayından bu yana, sessiz sedasız, ama aralıksız çalışmışlar. Yani altı aydır bir işe yüreklerini koymuşlar. Çalıştıkları oyun, amatörlerin boş vakitlerini değerlendirebilecekleri tempoda ve nitelikte bir oyun değilmiş esasında. Kesinlikle profesyonel bir anlayışla çalışmışlar. Sonuçta ortaya, yalnız zaman geçirmek için değil, öğrenmek, hayatlarına farklı bakışlar getirmek isteyen genç, yaşlı herkesin izlemesi gereken bir oyun çıkarmışlar. Yirmi beş ayrı karakteri on altı oyuncu canlandırmış. Sevgi, dürüstlük, hoşgörü, kenetlenmek ve aile gibi beş sözcüğün insan hayatına girmesiyle mucizelerin gerçekleşmeye başlayacağına inanmışlar ve inandırmışlar.
CİDDİYET VE DİSİPLİN Geçen pazar günü çağırdılar, kalktım gittim. Daha doğrusu, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin Başdekoratörü, “Büyücügillerden” Osman Şengezer baskı yaptı da gittim. Neden yalan söyleyeyim, giderken, pazar günümü bir amatör tiyatro gösterinde geçirecek olmamın tarifsiz hüznü kaplamıştı içimi. Neyse, oyun başladı. Başlar başlamaz da, beni çekti çevirdi, içine aldı. Öncelikle sahnelemedeki titizliğe şaştım kaldım. Kulis yardımcılarının (Eti Kalma, Stella M. Trevez, Romina Geron) disiplinine hayran oldum. Hep birlikte oluşturdukları dekor ve aksesuarlardaki gerçekçiliğe bayıldım. “Tontiş”, “Tontişlerim” sözcüklerinin ikinci perdedeki sıklığı dikkatimi zedelemedi değil, ama sesimi çıkarmadım. Birinci ve ikinci perdeler biraz uzun geldi, gene de gıkım çıkmadı.
İPE ÇIKANLAR Cambaz ipine çıkmayı yaşamak olarak bellemişlerdenim ben. Bu olgu dışındaki her şeyi beklemek olarak nitelendiririm. 1968 yılında İstanbul’da bir İhtiyarlar Yurdunda başlayan ve gelişen konu 1540’lar, 1920’ler, 1940’lar, 1960’lar arasında gitti geldi. İhtiyarlar Yurdunda yaşamakta olan herkesin birer öyküsü vardı, hepsini dinledim. Tüm olarak ipe çıkmışlardı.
IŞIK VE SAHNELENİŞ Emre Koçik, nedense atmosfer ışığı kullanmamıştı. Kullanmadığı gibi, lokal ışıkların açılarını oyuncunun saptanan duruşuna göre ayarlayamamıştı. Beki Almaleh’in kostümleri gerek dönemsellik, gerekse estetik açıdan başarılıydı.
Sahnelenişte, Nesim (Baruh Baha Güner) ile Genç Yosef’in (Dani Güner) rakı içtikleri meyhane tablosunda mimik eksikliğini Rozi Almaleh’e oyundan sonra söyledim. Valide Hazfa Hatun’un (Sandra Kohen Filizer) elindeki ojelerin gözü tırmaladığından söz ettim mi, şimdi anımsayamıyorum. Ama Luiza (Çela Krepsi) ile Simantov’un (Marcel Kohen) buluşmalarının pek yapay olduğunu vurguladım. Lüsi’nin (Ceni Dekohen) radyoyu sağdaki düğmeden kapatmaması gerektiğinin de altını çizdim. Pierre’in (Refi Hason) elindeki mektuba ek, 7 cmx7 cm boyutundaki bir kağıtta yazılı notu uzun uzun okuması da inandırıcı değildi, ifade ettim. Black-out’ların sıklığı akışı kesiyordu, çare bulunmasını diledim.
OYUNCU KADROSUNU MERCEK ALTINA ALIYORUM Lüsi’de Ceni Dekohen, az çalışmıştı. Yasef’de Dani Güner’in mimiklerini abartılı ve fazla buldum. Filiz Yeruşalmi Mişulam, Rebecca’da sesini kontrol edemiyordu, ama Mari’de iyiydi. Milka Moreno’nun kendi kendine: “Duyumsadıklarımı ifade ediyor muyum? Edemiyorsam, niye” diye sormasını, sorarken de NİYE’nin önemini kavramasını öneriyorum. Çela Krespi’yi Zimbul için kutlarken; Teri Ovadya, davranışlarını ve davranışlarının kökenlerini, çeşitliliğini ve tuhaflıklarını algılamasını arttırmalı diyorum ve kendisini bir başka oyunda daha izlemek istiyorum. Sandra Kohen Filizer’i, hem Valide Hafza Hatun’da, hem de Colette’de bedeniyle fiziksel temas kurabildiği için kutluyor; bu arada Marcel Kohen’i, Şaul Araf’ı, Refi Hason’u, Mişa’da Nedim Haviyo’yu zayıf bulduğumu itiraf ediyorum. Umarım başka oyunlara kadar duyusal envanterlerini geliştirmeyi becerebilirler. Çela Krepsi ve Baruh (Baha) Güner’i ise, görevlerini yapar olarak tanımlıyorum.
SON SÖZÜM KALİTESİZ İŞ YAPANLARA Jinet Bahar, Koril Özvaron, Ethel Molinas Araf ve Rebi Levi ise, hiç kuşkusuz oyunun lokomotifleri. Tam bir profesyonel gibi, bireysel olarak yaşanan ya da ilişkiden doğan her şeyi anbean bilinçakışı biçiminde ifade edebiliyorlar, sözsüz ilişki dahi kurabiliyorlar.
Yıldırımspor Kulübü’nü yürekten kutluyorum.
Ve bir kez daha anlıyorum ki, “kalite” denilen olgu, tutku ve gururla ilgili bir şeymiş.
“Kaliteyi tutturanlara selâm olsun,” diyorum.
|