Tiyatro Tiyatro Dergisi – Şubat 2006

 

Tek Değildiler… Kimler mi?

İçerdekiler

 

Türk tiyatrosunun yazınsal anlamda köşe taşlarından biri olan Melih Cevdet Anday’ın “İçerdekiler” adlı oyunu Türkiye’de demokrasinin gelişim evreleri içinde birçok kez rastladığımız bir durumu ele alması ve bu durumu bireyin ahlaki sorunsalı ile karşılaştırması bakımından özel bir öneme sahip. Bir öğretmen, mevcut iktidarın söylemine karşı bir bildiri dağıttığı gerekçesiyle tutuklanır. Onu yüzlerce meslektaşından, akranından, arkadaşından ayıran bir özellik yoktur üstelik. Bir iddia vardır ve bu iddianın “gerçek” olması istenmektedir: Planlanan bir gerçeklik. Günümüzde de benzer sisteme yakından yani bize gösterdiği ölçüde basından tanık olduğumuz üzere niyet bellidir ama açığa vurulmaması için özen gösterilmektedir. Akıbet ise bilinmektedir niyet sahipleri ve biz seyirciler tarafından. Oyunda tutuklu kendisini muhatap kabul eden tek kişiye yani komisere sorar: “Gerçeği aramak niyetinde miyiz?” Komiser elbette gerçeği aramaktadır, kendi gerçeğini. Onları rahatsız etmeyecek gerçeği… İktidarı sarsmayacak gerçeği… Onları kahramanlaştıracak gerçeği… Ülkü birliği içinde yoğrulmuşların onlarla gurur duyması için vesile yaratacak gerçeği aramak niyetindedir komiser…

Akıbet bilinmektedir dedik ya aslında bizler tarafından. Bu anlamda seyirci sadece tiyatroda yoktur. Hayatta da seyirci rolünü üzerimize yakıştırmışız ve mal bulmuş mağribi misali bu rolden sıyrılmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Tutukluya göre de dışarıdakilerin bütün işi gücü kaçıp saklanmaktır. Peki ama neden ve kimden saklanıyoruz?

Şimdi gelelim oyunun ikinci bölümünde ilk bölümdeki sorgulama ve ahlaki sorumlulukla ilişkilendirilen konuya. Komiser, tutukluya bir yıla yakın zamandır görmediği karısıyla baş başa görüşebileceğini, ama bunu karısına açık açık belirtmemesi gerektiğini söylemiştir. Tutuklu, bir hafta boyunca büyük bir arzu ve heyecanla, yüzünü bile unutmaya başladığı karısının geleceği saati beklemiştir. Ancak karısı rahatsız olduğundan, kocasının paraya ihtiyacı olabileceği düşüncesiyle yerine baldızını göndermiştir. Tutuklu karısı yerine karşısında baldızını gördüğünde şaşırır, umutsuzluğa düşüp heyecanını kaybeder ve daha sonra da hiddetlenir. Bu hiddeti getiren aslında yalnızlık, korku, çaresizliktir. Karısı ile yapmayı hayal ettiği birlikteliği baldızı ile gerçekleştirme isteği, oyunun psikolojik boyuta geçiş noktasıdır. Bireyin ahlaki bağımsızlığının sınırı nerede başlıyor? Eğer paradan başka bir amaç uğruna sunuluyorsa beden, bu durum diğeriyle bir tutulabilir mi? “Razı olmadığı işleri yapan herkes orospu mudur?” diye soruyor tutuklu baldızına. Yani eğer kendisiyle yatarsa bu şekilde adlandırılmayacağını ifade ediyor. Bizler de seyirci olarak kimin haklı olabileceğini veya bu şartlar altında mazur görülebileceğini düşünmeye başlıyoruz.

 

Murat Karasu’nun sahneye koyuşunda bu iki boyut tam olarak ortaya çıkamıyor. Sorgulama, rollerin sık değiştiği birer ‘one man show’a dönüşüyor. Komiser ve tutuklu arasındaki iletişim kopukluklar taşıyor. Komiser rolündeki Şafak Karali’nin ses tonundaki sürekli değişme, hareketlilik, bazen abartılı bazen doğala yaklaşan mimikler, karakterin tam oturmadığının göstergesi. Karali, amirlerinin üzerindeki baskısını, sorumluluğunun yarattığı stresi, sabırsızlığını hissettirmek için sürekli ve gereksiz hareketler sergiliyor. Sigarayı yakmadan önce kalem gibi elinde çevirmesi, çakmağı yakıp söndürmesi, ilk defa gördüğüm bir oyalanma yöntemi olarak pencere tellerinin arasından leblebi fırlatması gibi mizansenlerle karakterin tutarlılığını zedeliyor. Komiser, ikinci perdenin sonunda, dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına rağmen üstü ve şemsiyesi kuru olarak bürosuna girdi. Emin Gürsoy, sahneye ilk girdiği andan itibaren tedirgin, asabi, yıpranmış ve doğrularından ödün vermeyen öğretmen karakterini yansıtmayı başarıyor. Ancak, yine Gürsoy’un mimiklerinde de zaman zaman aşırılıklar, abartılar var ve bunlar inandırıcılığı azaltıyor. Baldızı oynayan Betül Çobanoğlu, nedendir bilinmez ilk karşılaşma anından itibaren eniştesinin yüzüne bakmaktan alıkoyuyor kendini. Çobanoğlu’nun sergilediği tedirgin, ürkek duruş ve belirsizlik içinde dolanan bakışlar, dramatik oyunculuğun kimi zaman başvurulan temel öğelerinden olsa da süreklilik halinde kanıksama yaratıyor. İşte bu nedenle, baldızın eniştesi üzerine ihtirasla, çaresizce ve umutsuzca atıldığı andan sonraki yaklaşımında olması gereken değişim ortaya çıkmıyor. Sahnenin her noktası bütün oyuncular tarafından tavaf ediliyor ki bu haddinden fazla bir dinamizm yaratıyor. Komiser dışında ne tutuklunun ne de baldızının komiserin bürosunda (izin verilmiş olsa dahi) bu kadar hareket serbestliği sergilemeleri mümkün değildir. Efter Tunç’un dekor tasarımı son derece başarılı. Kasvetli, eski, ama işlevini korumaya devam eden emniyet bürosu, gerçekçi bir yaklaşımla tasarlanmış. Cafer Yiğiter’in ışık tasarımı da genelde iyi olmakla beraber, pencereden gelen ışığın zamansız hafifleyip güçlenmesi anlamsızlık yaratıyordu. Oyunun başında ve ortasında açılan dalga boyu ayarlanmamış veya hava münasebetiyle cızırtılı çalan radyonun, bir kayıt cihazını mı gizlediğini, iletişimsizliği ve anlaşılmazlığı mı çağrıştırdığını, yoksa sadece seyircinin sinir tellerini gererek oyunun gerilimine mi hazırladığını açıkçası karar veremedim. Bir simge olarak ortaya konulmuş ise de bu seyirciye ulaşmıyor.

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın İçerdekiler oyunu gibi yüklü içerikli bir metnin, doğru atmosfer yaratılarak, duygu yoğun bir emek sarfedilerek sahnelenmesi, en azından göz ardı edilmemesi gerektiğine işaret ediyor.

 

ana sayfa