BU KERE DE ABSÜRD BİR KOMEDİ. AMA NASIL KOMEDİ?: “2 ODA 1 SİNAN”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Nedim Saban, hiç kuşkum yok sürprizler yapmayı seven bir tiyatrocu. Örneğin, "Şen Makas" gibi türünün tek örneği olan interaktif komediyi Türkiye'ye getiren odur. Ardından Afife Jale'de Yılın Oyunu seçilen “Salı Ziyaretleri”nde pek tehlikeli olan bir kavşağı son derece iyi sollayarak, oyunu olası melodram sululuğundan kurtararak sahneye koyan da gene odur. Repertuarım ille de komedi ya da vodvil oyunlarından oluşsun, salonuma seyirciler doluşsun demeyen de odur.

 

Ustalarımızın söylediği gibi, Nedim Saban’ın Türk tiyatrosuna olan katkısı da doğrudur.

 

“Tiyatrokare” de onun tiyatrosudur.

 

BEYAZ CAMDAN SAHNEYE

Tiyatrokare’nin bu yıl repertuarına aldığı "İki Oda Bir Sinan", belleğim beni yanıltmıyorsa 2002 yılının ikinci yarısında TRT için hazırlanmış  bir televizyon dizisiydi. Rastladıkça izleyebildim. Yani, pek geniş bir bilgi birikimim yok. Anlayabildiğim kadarıyla, daha ziyade çocuklara hoş gelebilecek türden, Samim Değer’in yönettiği bir komedi dizisiydi. TRT’deki yönetim değişikliği sırasında yayından kaldırıldığını hatırlıyorum. Oysa duyduğum kadarıyla pekâlâ “reyting”i olan bir yapımdı. N’apalım ki yayından kaldırıldı. Beyaz cam seyircisi tarafından sevilen tutulan, ama yayından kaldırılan bu yapımı tiyatro sahnesine taşımak, elbette ki Nedim Saban’ın hakkıydı. Ve yapım sahneye taşındı…

 

DİZİDEKİ KONU AYNEN ALINMIŞ, AMA…

Dizide, Kerem (Tardu Flordun) ile Aslı (İnci Türkay), hayatlarının baharında gazete ilanıyla ev tutmalarını, Ali Cengiz’in (Settar Tanrıöğen) üçkağıdı ile ilanda oynama yapılarak “İki Oda Bir Salon” yerine, “İki Oda Bir Sinan” yazılmasını; ancak yeni evli çiftin bu “katakulliyi” göremeyecek kadar heyecanlı olmalarını; birden Sinan’lı (Nedim Saban) yaşamın başlaması konu alınıyordu.

Yapım ekrandan tiyatroya “taşınırken” Burak Akkul ve Murat Dişli'nin senaryosunu, İlker Barış ve Özer Çetinel oyunlaştırmış. Konu, agorafobisi olduğundan, zorunlu olarak evle beraber kiraya verilen bir kahramana ve çevresine odaklanmış, oyunu da Müjdat Gezen yönetmiş.

NE ZOR İŞ, ŞU İNSANLARI KIRMAKSIZIN ELEŞTİRMEK

Eleştirmek için hemen kollarımı sıvamak istemiyorum, ama bir psikanaliz sözcüğü olan “agorafobi”nin oyunda, Burak Akkul ve Murat Dişli tarafından yanlış kullanıldığını da görmezden gelemiyorum. Çünkü, komedi sanatını “seyirciye ulaştırılmaya çalışılan ciddiyet” olarak tanımlayanlar safındayım. Bu ciddiyet, seyircinin bilincinde olayın komik unsurlarıyla gelişir, buna inanırım. Seyirci sahnede canlandırılan olaylara gülerken doğruluğunu ya da yanlışlığını idrak edebilmeli, kendi kendisine bir takım sorular sorabilmelidir.

 

Bu aşamada, agorafobinin, hastanın açık alanlardan kaçındığı ve böyle bir ortamda anksiyeteli olduğu bir çeşit fobi olduğunu bilmeden öyküyü (senaryoyu) yazmanın yanlış olduğunu, seyirciyi “anlamaz” saymak anlamına geldiğini gerçekten üzülerek söylüyorum.

Söylerken, üzülüyorum.

 

NEDİR AGORAFOBİ

Anksiyete, günümüzde mantıksız korku olarak tanımlanmakta. Bu yaygın tanım yalnızca açıklık yerler (agorafobik anksiyete), kapalı yerler (klostrofobik anksiyete), yükseklikler, örümcekler, yılanlar, gök gürültüsü, yolculuk, kalabalıklar, yabancılar ve benzeri durumlar için kullanılıyor. O halde, Sinan’ın “agorafofi”sini “evden çıkamama” olarak anlatmak, doğru değildir. Pekiii, “açık alan” korkusu olan Sinan, nasıl oluyor da, balkona çıkıp kuşlara yem verebiliyor? Bunu bana bir psikanalist olurlasın, ben de: “Helal olsun Akkul ile Dişli ikilisine,” diyeceğim.

 

Değilse…

 

ÖYLEYSE DE, DEĞİLSE DE…

Değerli okurum, şimdilik “değilse”den yola koyuluyorum. Açık alan fobisinin, evden çıkamamak olarak sunumuna karşı olduğumu daha işin başında ifade ediyorum. Çünkü, absürd dahi olsa, tiyatroda “çarpıtmaya” karşıyım. Karşı olduğumu söyleyerek, Burak Akkul - Murat Dişli - İlker Barış - Özer Çetinel dörtlüsünün hep bir ağızdan: “Yahu eleştirmen Ağabey, biz absürd bir komedi yaptık, sen neleri kurcalıyorsun,” demelerini peşinen önlemek amacındayım. Tamam, oyunun absürd olduğunu kabul ediyorum, ama dediğim gibi, bilimsel gerçeklerin çarpıtılmasına karşı çıkma hakkımı huzurlarınızda kullanmak istiyorum.

 

Karşı çıkma hakkımla birlikte senaryoyu yazanlara, oyunlaştıranlara, oyunu sahneye koyana üç soru sormak istiyorum. Allah aşkına, Rukiye Hanım, Şenol’un gerçek annesi mi? Gerçek annesi ise, Şenol duvarda bir dergiden kesilerek çerçeveletilmiş lalettayin bir adamın resmini neden babası sanıyor? Rukiye Hanım ile Şenol hangi amaçla üç kağıt çeviriyor?

 

METNİ BİRAZ DAHA İRDELEYELİM

Bir defa, kim ne derse desin, absürd komedi ve ince alayın çok dikkat edilmesi gereken ve aynı ipte dans ettirilmesi çok zor olan iki tarz olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemden hareketle, ”2 Oda 1 Sinan” oyunundan,  “Mortgage”di, ucuz konut kredisiydi derken, çok dikkatli olunmasını, yoksa ortaya "İKİ ODA BİR SİNAN" evlerin de çıkabileceğini söyleyen, içinde hassas terazili ince alay barındıran bir trajikomik öykü beklediğimi, ancak ne yazık ki, ince alayla absürd komedinin aynı ipte oynatılamadığını söylüyorum.

 

Söylerken, gene üzülüyorum.

 

DÖRTLÜ FIRSATI KAÇIRMIŞ

“2 Oda 1 Sinan”ın aynı apartmanda kapalı kalmış, Ali Cengiz’in ve ne oldukları oyunun sonunda anlaşılan (anlaşılanı, oyunun izlenirkenki sürprizini bozmamak için söylemiyorum) ana-kızın insanlar ve ilişkileri üzerine giden, onların psikolojik durumlarını verili toplumsal değerler üzerinden irdeleyen, davranış kalıplarını eleştiren pek hoş bir absürd komedi olabilecekken, fırsatın kaçtığına da Burak Akkul - Murat Dişli - İlker Barış - Özer Çetinel dörtlüsü adına yanıyorum.

 

MÜJDAT GEZEN’İN SAHNELEYİŞİ

Sahnelenişe gelince, “2 Oda 1 Sinan”, Müjdat Gezen sayesinde (!) "çok fazla yüksek" oynanmış, laf kalabalığına boğulmuştur. Neden boğulmuştur? Orasını bilemem. Bilebildiğim, dramatik yapıya sahip olan, yaşamın ciddi yanlarını ele alan oyunlar, insanın iç dünyasının yansıtılmasına neden olur. Bu olay yaratımlar için, insanların iç dünyalarını tanımak gerekir. İnsanların dış görünümleri duygusal yaklaşımlarına etkisi, insanların verdikleri farklı tepkilerin saptanması dramatik yapının iskeletini oluşturur.

 

Ve işin gerçeği, kırk yıllık sanatçının iyi oyuncu olması, “hoca” olması, elbette iyi bir yönetmen olmasını gerektirmez.

 

SEYİRCİLERİN UYARICILARI OLUMSUZ ETKİLENİYOR

Müjdat Gezen, sahne üzerindeki ritmin tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesini doğrusunu söylemek gerekirse başarıyla sağlamış. Ama örneğin, deneyimli oyuncu Seden Kızıltunç’un şişman ve yaşlı haliyle Rukiye karakterini benimsemesi için gerekli bir takım öğeleri gerçekleştirmesine hiç yardımcı olmamış. Metnin içinde ya da dışında, önemli olanın olayın akışının bozulmaması olduğuna inanmış, gel gelelim Ali Cengiz’in kapıyı çalarken kapı zilinin butonuyla, karısı Nurhan’ın burnunu karıştırması gibi, absürd ötesi değil, zırvalık sayılan mizansenlere yer vermiş.  Karşılıklı diyaloglarda tempoyu düzeyli tutmuş, itirazım yok da; tekste yer alan basit, sudan, yer yer gıdıklamayan esprileri ayıklamamış. Seyircilerin uyarıcılarını olumsuz yönde etkileyecek hareketlere göz göre göre göz yummuş.

 

OLMAYANLAR

Oyuncular, ne mutlu bana ki, diyaloglarında kendi repliğinin endişesi içinde görünmüyor. Neden mutlu olduğumu şöyle ifade edeyim, reji çalışmasında rahatça duyumsanan lagarlık sonrası bu durum, bence oyuncuların özel başarısı sayılmalı. Sonracığıma, Rukiye ile Şenol, taşınmaları ve evi terk etmeleri sırasında taşıdıkları bavullara ağırmış “intibaını” veriyorlar da, valizlerin içinin boş olduğu pek belli. Hiç değilse, birileri içine gazete kağıdı falan doldurup şişirmeli. Diğer taraftan, Ali Cengiz, içinde vazonun bulunduğu kutuyu ıkına sıkıla taşıyor ve de: “Ne var bunun içinde, gâvur ölüsü gibi,” diyor da, sonrasında masanın üstüne koyarken tüy gibi kaldırıp oturtuyor. Dolayısıyla, olmuyor.

 

OYNANIŞTAN ÇIKALIM, GELELİM OYUNCULARA

Yukarıda da söylediğim gibi, oyuncular genel anlamda görevlerini yapmakta. İçinde müthiş bir komedyen gömleği taşıyan Kemal Kuruçay, Ali Cengiz olarak da olumsuzlukları gene güldürü yoluyla seyirciye aktarma yeteneğini kullanıyor. Usta oyuncu Seden Kızıltunç, yukarıda söylediğim gibi, şişman ve yaşlı haliyle yürümesini düzeltse, tiyatroda komedinin ikna gücünü seyirci önünde bir kez daha kanıtlayacak. Şenol’da “Kurşun Yarası”nın “Hüzünlü Zeliha”sı olarak anımsadığım, ancak ilk kez sahnede izlediğim  Dilşad Bozyiğit’i mercek altına alıyorum, kurdun kuşun haberi olsun. Bozyiğit, canlandırdığı Şenol karakterinin farklı özellikler göstermesini önlerken, anlatımında netliği sağlayabiliyor. Nedim Saban, gene çok şirin. Müthiş sevimli bir Sinan çizmekte. Komedinin oluşmasını ve komik karakterin yaratımındaki özellikleri çok iyi bilen ülkemizdeki enderlerden biri Nedim Saban.

 

DEKOR, KOSTÜM  VE IŞIK TASARIMLARI

Duygu Kabaçam, oyuncuları can verdikleri karaktere uyum sağlatan bir dekor tasarımı yapmış. Yaparken, en küçük ayrıntıyı dahi düşünmüş. Dekorunun amacını, sadece olayın geçtiği mekânı yansıtmak olarak ele almamış, oyuncuların kabullebilecekleri, kavrayabilecekleri, yabancılık çekmeyecekleri, hareketlerini kısıtlamayacakları bir ortam yaratmış. Kanepenin kenarlarındaki el örgüsü dantel, tabloların etrafının karartılması, soba bacasından akan is Duygu Kabaçam’ın detaycılığının ve titizliğinin örnekleri. Duygu Kabaçam, oyuncuları kostümleriyle bütünleştirmeyi de başarmış.   

 

Işık tasarımını yapan Emrah Sürücü’ye genel atmosferi tamamlamada kusur bulamıyorum, ama tepe ışıklarını az kullandığından diğer yönlerden gelen ışıkların gölgelerine “pes” etmiş olduğunu, bunun da düzeltilmeyecek bir hata olmadığını ifade ediyorum.

 

KENDİMİ NEDEN MUTLU SAYIYORUM

Bana sorarsanız, bu oyunda beni mutlu eden en önemli olay, “Hayat Bilgisi” adlı televizyon dizisinden tanıdığım ve o dizide “Ortega” lâkabıyla anılan Paşhan Yılmazel’i sahnede görmek oldu. Diziyi izlerken, genellikle yanımda olan karım Şaylan’a: “Bak,” derdim, “bu çocuktan iyi tiyatrocu olur.”  Yakışıklı, genç oyuncu Paşhan Yılmazel, oyunda Sinan’ın tek arkadaşı “pizzacı” Bulut rolündeydi. Sahne üzerinde belirleyici temel kuralları “bihakkın” yerine getirdiğini rahatça söyleyebilirim. Sahne üzerindeki konumunu başarıyla belirledi. Seyircinin görüş uzaklığını, etkileşimini bir güzel dikkate aldı.

 

BİR EKSİKLİK VAR, AMA DÜZELİR

Dizide de dikkatimi çekiyordu, sahnede de hemen yakaladım. Paşhan Yılmazel’in konuşma ilindeki sesleri, nefesin ses bontlarını titreştirerek ya da titreştirmeden gırtlaktan geçtikten sonra, ağız ve burun boşluğunda çok doğru şekillenmiyor. Konuşma hızı çok iyi de, seyirci Paşhan Yılmazel’in konuşma sesini atlamış, yer değiştirmiş, eklemeler, çarpıtmalar yapılmış gibi algılıyor. Bu bir eğitim eksikliği mi, yoksa ihmal mi bilemiyorum. Ama Paşhan Yılmazel, bu gediğini derhal kapatmalı diyorum, çünkü kapatabilecek yeteneği Paşhan Yılmazel’de ayan beyan görüyorum. Paşhan Yılmazel benim merceğin altına, şimdilik bu eksiğiyle giriyor. “Tamamlandı” diyebileceğim günü sabırsızlıkla bekliyorum.

 

Haaa! Az kalsın unutuyordum yahu! Müjdat Gezen’den bir ricam var. Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un Devlet Balesi’nde 110 kilo ağırlığında baletlerinin olduğunu söylemesine gönderme yapacağım diye, Sinan’ı (Nedim Saban) çelik telle havaya kaldırıp uçurmaktan n’olur vazgeçsin.

 

Benim hatırım için falan değil, tiyatronun tanrıları adına vazgeçsin…

 

 

ana sayfa