SAKM’DE ON ALTI YIL SONRA BİR COONEY OYUNU: “KAÇ BABA KAÇ”
ÜSTÜN AKMEN
Ray Cooney (1932), bilindiği gibi güldürü öğesini daha çok hareketlerden ve nüktelerden çıkaran bir yazar. Yani, fars türünün çağımızdaki usta bir temsilcisi. Oyunlarında düşünceden çok göze ve duyulara yöneliyor. Vurguysa, kişiyi karikatürleştirerek ve olayları abartarak elde ediliyor. Ve bu tür, ülkemizde kim ne derse desin, olmazcasına seviliyor, tutuluyor.
RAY COONEY, BU KERE DE SADRİ ALIŞIK KÜLTÜR MERKEZİ’NDE
Ray Coneey’in “Kaç Baba Kaç” başlıklı oyununu bu kere de Sadri Alışık Kültür Merkezi’nde izledik. “Bu kere de” diyorum, çünkü aynı oyunu tam on altı yıl önce Dormen Tiyatrosu’ndan seyretmiştik. Çeviri, gene Haldun Dormen’indi. Haldun Dormen’in yanında da, belleğim beni yanıltmıyorsa Kemal Uzun’un adı vardı. Haldun Dormen, Metin Serezli, Nilgün Belgün, Suat Sungur, Ayşen Gruda, Gülen Karaman, Erhan Abir, Hakan Ökten, Necati Bilgiç, Alpay İzer, Petek Şarman, Ayşe Çakar aynı “cast” altında toplanmışlar ve o tarihte seyirciyi kasıp kavurmuşlardı. Çetin Akcan, kendine özgü bir mizansen uygulamıştı, Sadık Kızılağaç’ın hiçbir giderden kaçınılmayan kostümleri, Osman Şengezer’in kılı kırk yaran dekoru göz kamaştırıcı nitelikteydi, anımsıyorum. Eeee… O zaman seyirci de seyirciydi hani, öyle değil mi ama.
ÇETİN AKCAN, ELİ AYAĞI DÜZGÜN BİR İŞ ÇIKARMIŞ
Çetin Akcan, on altı yıl sonra, Sadri Alışık Kültür Merkezi’nde genç, ama beyaz camda ve beyaz perdede de tanınan tiyatroculardan oluşan bir kadro kurmuş. Kerem Alışık’ın gayretiyle yaşama geçirilen Sadri Alışık Kültür Merkezi’nin I. Dönem Oyunculuk Eğitiminde başarı gösteren öğrencilerine de yer ayırmış. Sonuç olarak, ortaya eli ayağı düzgün bir iş çıkmış.
Dr. David Morgan (Hakan Yılmaz), çalıştığı hastanenin bağlı olduğu üniversitede rektör olabilme şansını yakalamış genç bir nörologdur ve o gün saat 12.00’da iki yüz kişilik bir delege topluluğuna konferans verme hazırlığı içindedir. Gel gelelim, tam o sırada on sekiz yıl önce küçük bir kaçamak yaşadığı Jane Tate adlı hemşire (Demet Tuncer) çıkagelir, kendisinden Leslie (Erdem Baş) adında 18 yaşında bir oğlu olduğunu, oğlanın artık kendisini tanıma yaşına geldiğini, Leslie’ninse hem sarhoş, hem de sürücü belgesi olmaksızın araba kullandığından hastane kapısında tutuklandığını, polisle (Veysel Diker) birlikte aşağıda beklediklerini anlatır. Doktor, doğal olarak durumu herkesten, ama özellikle de karısı Rosemary Morgan’dan (Tuna Arman) saklamaya çalışacak, saklamaya çalıştıkça da işin içine doktorlar, hemşireler, hatta hastalar bile dahil olacaktır. Meslektaşı Ürolog Dr. Mike Williams’ın (Murat Ergür), yanı sıra yakın arkadaşı Dr. Ted Bonney’in (Ali Sunal) ve Baş Hemşirenin (Asuman Dabak) bu karmaşık ortamın içine girmeleriyle, olay giderek içinden çıkılamayacak boyuta ulaşır. Ve arapsaçı büyüdükçe büyür.
KOSTÜMLERİ ÇOLPAN İLHAN YAP(MA)MIŞ
Çolpan İlhan’ın hangi oranda “dahli” oldu bilemem, ama Funda Sarı oyun için zevkli kostümler yapmış. Çeşitli formlara sokularak yarattığı kostümler, doğallığı ortaya çıkarıyor ve oyuncuları markelemiyor. Harun Özden-Atilla Uğumlu’nun ışık tasarımları sıradan fars oyunu tasarımın üstünde değil. Arka plandaki pencereden görülen (iyi gerilmediği için bumburuşuk duran) kent görüntüsü, ışık nedeniyle gökyüzünün, bulutların dolaylı ışığını hiç mi hiç yansıtamıyor. Işığın sahnede yarattığı atmosfer, doğal ışığa uygunluğu sağlayamıyor. Koltukta sızdığı tabloda, Başhemşirenin müthiş gölgede kalması da, işin ve “ışığın” cabası.
Yekta Özdemir’in sahne tasarımını değerlendirirken, dekorun oyuncunun kişisel yaratımıyla doğrudan ilgisinden söz edeceğim. Özdemir kardeşime çevrenin, oyuncu için hiç mi önemi yoktur diye soracağım. Dekorun, yaratımın gerçekleşmesine (yani rejisöre) ve oyuncuya ve de sahnede gelişen olaya/olaylara, uyarlayan güç olduğundan söz açacağım. Daha doğrusu, açmaktan bilinçli olarak kaçınacağım.
ÇETİN AKCAN’IN REJİSİ
Çetin Akcan, ilkel ve kaba güldürü öğelerinden yararlanmamış. Zaman zaman abartmaya gitmeyi (Leslie’nin Dr. David Morgan’ın bacaklarına kusması tablosu) yeğlemiş. Oyunu parça parça gülünçlü durumlarla geliştirmiş. Ama Başhemşirenin içinde ceset olduğu “zehabı” uyandıran bir sedyeyle, doktorların dinlenme odasından içeri pat diye girmesi, sonrasında sedyede olanların Noel hediyeleri olduğunu söyledikten sonra, aynı hızla ve de aynı kapıdan çıkıp gitmesi, bence anlamsız kalmış. Alçakgönüllü olarak, bu tablo üzerinde biraz düşünülmeli derim. Bir de, Dr. David Morgan’ın ikinci bölümde ve de duvardaki (çalışan) saat 12.15’i gösterirken: “… Ben, bu gecenin yıldızı değil miyim,” demesini engellemesini önereceğim. Ana, baba ve 18 yaşındaki çocuğun aynı yaşlarda olmalarına karşın, makyajla olsun biraz yaşlandırılmamış olmalarınıysa, anlayabilmiş değilim. İngiltere hastanelerinde, sabahın saat on bir buçuğunda uluorta viski mi içilir, bilemediğimden, o konuda tek söz etmeyeceğim.
Gene de, doğaçlama yapabilme deneyimine, olgunluğuna yaşları gereği daha henüz erişememiş bir kadroyla ritim ve tempoyu tutturmasını kutlamak gerekir diye düşünüyorum. Metin içinde ya da dışında önemli olan olayın akışının bozulmamasıdır, karşılıklı diyaloglarda tempo düzeyli miydi diye sorarsanız, olumlu yanıt vereceğim. Çetin Akcan’ın sahne kullanımını, uyumlu ve tutarlı yürüyüş ve duraklamalar gibi önemli etmenleri hiç mi hiç savsaklamadığının da altını çizerken, performansı ve monotonluğu son derece iyi dengelemiş olduğunu söyleyeceğim.
ALİ SUNAL, KENDİNİ AŞMAKTA
Ortans Kıvanç (Dr. Ted Bonney’in annesi), kısa rolünde yerini doldurmakta. Tuna Arman’a, başlangıç noktasının nesnel karakter çözümlemesini gerçekleştirmek olduğunu, ancak sonrasında ciddi uyarıcılardan yola çıkarak komedide yoğunlaşıp karşılaştırma yapması gerektiğini anımsatmak isterim. Aybüke Karakullukçu’nun “Aşkın Yaşı Yok”tan sonra, bu kere de hevesini kırmak istemiyorum, ama artık çabuk yoğrulmasını diliyorum. Çetin Akcan, Rektör’de iyi. Ferdi Akarnur, Bill Leslie’de karaya ak diyerek (bunak mı, değil mi) seyirciyi “ak”a inandırıyor. Akarnur, tiyatroda komedinin ikna edici gücünü pek güzel kullanmış. Veysel Diker, gerçekçilikten bu oyunda da uzaklaşmıyor. Oyununun komedi unsuruna olan etkisini son derece güzel planlamış. Pierret Bruno’nun “Aşkın Yaşı Yok”unun Marie Colette’i, Leonardo Bernstein'ın “West Side Story”sinin Anita’sı olarak sahnede; ünlü “Çocuklar Duymasın” dizisinin Bayan Mary’si olarak televizyon olarak beğenerek izlediğim Demet Tuncer için, vücut enstrümanını, örtülü kas etkinliklerini gene iyi denetlediğini söyleyeceğim. Ek olarak diyeceğim şu ki, fiziksel yapısının bir öğesi durumunda olan mimikleri, Jane Tate’in bütünlüğünü aktarıcı bir etmen olmuş. Başarılı televizyon dizisi “En Son Babalar Duyar”ın “Dombili Hasan”ı Erdem Baş’ın sesini iyi kullanması, yanıtlarındaki atiklik, yerinde sözcük kullanımı zoru başarmasını sağlıyor. Tiyatro oyunu “Sevgili Karım”dan bildiğim Murat Ergür, hafif “yumuşak” Dr. Williams’a hiç abartmadan başarıyla can veriyor. Williams karakterinin kusursuz aktarımı için, Çetin Akcan ne istemişse vermiş. İyi bir komedi oyuncusu olarak sevdiğim Asuman Dabak, başhemşireye komedi unsurları kazandırabilmek için sahip olması gereken gözlem ve imgelem gücünü mutlaka kullanmış kullanmasına da, dimağlara yansıtma olayında sanki biraz geride kalmış. Dabak’ın, oyun oturdukça, gözlemle yansıtma farklılığını daha bir inceleyeceğine adım gibi inanıyorum. “Sevgili Karım “adlı tiyatro oyunundan, “Kısmet” ve “Ayrılsak da Beraberiz” başlıklı televizyon dizilerinden anımsadığım Hakan Yılmaz, Dr. Morgan’ın dış görünümünün duygusal yaklaşımlarına etkisini iyi hesaplamış. Doktorun vermesi gereken farklı tepkileri güzel saptamış, böylece dramatik yapının iskeletini başarıyla oluşturmuş. Ali Sunal ise, davranışlarını duygularıyla bütünleştirerek bir adım öne çıkmakta. Gerçekçiliği sembolize ederken, yoruma dayalı oyunculuk gerektiğini artık iyice biliyor. Bu bilinçle, karşılıklı diyaloglarda da andığım oyunculuk gerekliliğini, diğer rollerdeki oyuncularla fevkalade paylaşıyor ve seyirciye rahatlıkla aktarıyor.
OKURA ÖZEL NOT
Kısacası eyyy okur, siz benim yukarıdaki eleştiri kırıntılarıma pek aldırmayın derim ben. Bir gerçek var ki, dost da acı söyler, yeri geldiğinde eleştirmen de… “Kaç Baba Kaç”ı seyredin. Şu içimizi kasvet basan günlerde, varın iki saate yakın bir zaman dilimi içinde, atın kahkahalarınızı koltuğunuza yaslanın.
“Buna gereksinimim varmış, “deyin, rahatlayın.
Sonrasında beni hatırlayın.