|
Tiyatro Tiyatro Dergisi Sayı No: 158 / Ekim 2005
KANTOCU Beki HALEVA
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yazın son günlerinde güzel bir sürpriz yaparak Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosunda Kantocu’yla seyircisinin karşısına çıktı. 2004–2005 tiyatro sezonunu IV. Murat gibi başarılı bir prodüksiyonla uğurlayan İBŞT, yeni sezona yine başarılı bir prodüksiyonla merhaba dedi. Bu son günlerde Devlet Tiyatrolarında yaşanan tatsızlıklardan sonra, bir başka ödenekli tiyatroda böylesi bir gösteri tiyatro severlere ilaç gibi geldi diyebilirim. Hıncahınç konserlerin yaşandığı Açıkhava Tiyatrosu’nda oynamak iddialı olduklarının göstergesiydi, haksız da değillermiş. Bu başarılı oyunun yazarı ve yönetmeni, kısaca mimarı da diyebiliriz, yılların ustası Haldun Dormen. Daha önce iki kez sahnelenmesi planlanan bu müzikal projesi ancak bu yıl gerçekleşebilmiş ve önümüzdeki sezonun sanırım öne çıkacak yapıtları arasında yer alacak ve uzun süre sahnede kalacak. Gazetelerde oyunun ilânlarını gördüğümde, “Neden Kantocu? Böyle bir konu nereden aklına geldi?”, diye sormuştum kendi kendime. Bu soruyu soran yalnızca ben değilmişim. Oyunun tanıtım broşüründe soruyu yanıtlamış Haldun Dormen. Bugüne kadar 32’si müzikal olmak üzere 161 oyunu sahneye taşımış bir isim olarak, öncelikle artık unutulmaya yüz tutmuş ustalarını anmayı ve onları yeni nesillere tanıtmayı hedeflemiş bu oyunla. Günümüz tiyatrosuna bile kayıtsız kalan gençlere böylesi eğlendirici bir oyun umarım kapıyı aralamış olur. Dormen’in ikinci bir hedefi de, birçok Ermeni sanatçının baş tacı edildiği bir dönemde, bu günlerde sık sık gündeme gelen sözde Ermeni soykırımının, mümkün olamayacağını dolaylı olarak da olsa kanıtlamak. Dormen yazısında, Anadolu’da çok tatsız olayların yaşandığını yadsımıyor, ancak Nazi soykırımıyla karşılaştırıldığında bunun bir soykırım olmadığının daha iyi anlaşılabildiğini vurguluyor. Oyun saltanatın son günlerinde, Cumhuriyetin kurulma arifesinde geçmektedir. Masal tadındaki kurgusuyla dikkati çeken oyun Bursa’da bir çadır tiyatrosunda kantoculuk yapan ve çok beğeni toplayan Verjin’in (Aslı Aybars) etrafında gelişmektedir. İstanbul’da bir tiyatrosu olan komik-i şehir Kenan Efendinin (Mehmet Çerezcioğlu) cazip teklifine hayır diyemeyen Verjin İstanbul’a gelir ve onun Kumpanyasına katılır. İstanbul’da da sivrilmeyi başarır Verjin, ne var ki kumpanyanın ve Kenan Efendi’nin “primadonna”sı Rum oyuncu Rula (Selma Kutluğ) bu rakibeyi pek sıcak karşılamayacaktır, sahne arkası çatışmalar da kaçınılmaz olacaktır dolayısıyla. Verjin İstanbul’da yalnızca başarıyı değil aşkı da tadacaktır. Sürpriz gelişmeleri ve masalın sonunu seyirciye bırakmak daha doğru olacağına göre biraz metnin kurgusuna değineyim. Dormen’in metni, Cumhuriyet öncesi Türk tiyatrosu kadın sanatçılarının yaşamlarından izler taşıyor. Bilindiği gibi Müslüman kadınların oyunculuk yapamadıkları o dönemde yalnızca gayrimüslim kadın sanatçılar özellikle de Ermeni ve Rum sanatçılar sahneye çıkmaktaydılar. Birebir gerçek bir yaşam öyküsüyle örtüşmese de benli Verjin karakteri, bana Gülriz Sururi’nin Bir An Gelir başlıklı kitabında sözünü ettiği teyzesi Mevdude Refik Hanım’ı anımsattı. Müslüman olduğu anlaşılıp sahneye çıkması yasaklanınca teyzesinin Beatris adını kullanarak bir Ermeni sanatçı olarak ortaya çıktığını kaynaklarla belgeleyen Sururi, böylelikle ilk Müslüman kadın sanatçı olarak onun anılması gerektiğini vurgulamıştı. Oyun, eksende yer alan bir kadın tiyatro sanatçısının yaşam öyküsünün etrafında gelişiyor ve bunu arka planda dönemin siyasal görüntüsünü, bir yandan saltanatın, öbür yandan Kuvvayı Milliye hareketinin ve Mustafa Kemal’in devrimci yaklaşımının vurgulandığı bir ortamda sahneye taşıyor. Sahneye konan oyunlardan pasajlar, prova sahneleri, sahneden uzak kalmış yaşlı sanatçıların ya da sahne tutkusuyla yanıp tutuşan yaşlı Müslüman kadının can alıcı gösterileri gibi sahnelerin eklemlenmesiyle oluşturulan bu sağlam metin dönemin siyasal görüntüsüyle birlikte o dönemin tiyatro dünyasını da gözler önüne seriyor. Dormen kalabalık bir kadroyla çalışmış. Sahnede görünen oyuncuların yanı sıra sahne arkasında da birçok sanatçının emeği geçmiş ve uyumlu bir çalışma çıkmış ortaya. Genelde her oyuncu rolüne oturmuş gibiydi. Ancak özellikle dikkatimi çeken birkaç oyuncudan söz etmek istiyorum. Öncellikle çığırtkan rolünde Mert Turak sanki bu rol için biçilmiş kaftandı. Kendisini tanımam neşeli, sempatik bir insan mıdır bilemem ama çığırtkan/anlatıcı rolünde öylesine cana yakın ve doğaldı ki izleyiciyi hemen avucunun içine aldı, diyebilirim. Verjin rolünde Aslı Aybars gerek fiziği, gerek sesiyle iyi bir seçimdi. Düzgün Türkçesini gerektiği yerlerde ustaca Ermeni şivesine kaydırmayı başarıyor. Metnin bütününde çok az olan bu kaymalar fazla olmamak kaydıyla belki biraz daha artırılabilirdi gibi geldi bana. Rula rolünde Selma Kutluğ’sa bütün oyun boyunca Rum şivesini hiç aksatmadan kullanıyor ve kaprisli, işveli Rum sanatçıyı başarıyla canlandırıyor. Bu kalabalık kadroda yardımcı bir rolü üstlenmesine karşın gerek muhteşem sesi (çok az parçada yer alsa da, sesinin dikkat çekmemesi olanaksız), gerek şive kullanımındaki ve oyunundaki doğallığıyla en çok ilgimi çeken oyuncu Mari rolünde Selen Uçer oldu. Daha önce hiç izlemediğime hayıflandığım bu oyuncuyla ilgili küçük bir araştırma Uçer’in tiyatro alanında hayli yol almış olduğunu ve başarısının hiç rastlantısal olmadığını gösterdi bana. Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Devlet Konservatuarı mezunu olan Uçer’in 2003 yılında yazdığı ve oynadığı "Dream in New York" adlı oyunla New York Ensemble Studio Theatre’da seyirciyle buluşmuş. İlk kez bir Türk oyuncu ve yazar eseriyle yer almış Ensemble Studio Theatre’da, bu da Broadway’e çıkan yolların başlangıcı sayılıyormuş. Kadrosu ağırlıklı olarak gençlerden oluşan oyunun en hoş sürprizi yılların eskitemediği Uğur Kıvılcım, Bilge Zobu ve Saltuk Kaplangı’ının ikinci perdede müthiş performanslarıyla sahne almaları oldu. Yaşlarından dolayı sanatçıları emekli yapmayı yeğleyen bir anlayışa iyi bir yanıt oldu sanırım izleyicilerin durmak bilmeyen alkışları. Onların sahneye çıkmaları hoş bir sürpriz olmanın yanı sıra daha durağan geçen birinci perdeden sonra, ikinci perdeye bir ivme de kazandırmış oldu. Dramatik öğelerin yanı sıra bir müzikalin başarılı olması için en önemli unsur oyunun müzikleridir kuşkusuz. Dormen’in bu seçimi de isabetli olmuş. Müziği Serpil Günseli, şarkıların sözleriniyse annesi Çiğdem Talu’nun yolunu izleyen Zeynep Talu yazmış. Dönemin müzik kültürünü benimseyen bir yaklaşımla, akılda kalan, canlı, temposu düşmeyen bir müzik yaratmış Serpil Günseli. 2000 yılında Amphytrion’la sahne müziği dalında Afife Jale ödülüne aday olan Günseli’yi bana göre bu yıl da adaylar arasında görme olasılığı hiç de az değil. Uyum içindeki söz ve müzik, eski müzikallerden parçalarla harmanlanınca ortaya yeni ile eskinin ahenkli birlikteliği çıkmış. İzleyicinin alkışlarla kimi şarkılarda tempo tutması müziğin başarısının en basit göstergesi bana göre. Tabii bu arada bu güzel müziği aksatmadan çalan orkestranın da rolünü unutmamalı. Danslı bölümlerde Selçuk Borak’ın koregrafisi de bu müzikle uyum içindeydi ve dans grubunun senkronize adımları hiç aksamıyordu. Müzikallerde görsel boyut daha bir ön plana çıkar izleyici gözünde. Gerek sahne, gerek kostüm tasarımı beklentileri karşılayacak nitelikteydi. Sahne tasarımında, başarılı çalışmalarına sık sık tanık olduğumuz Barış Dinçel yine iyi bir iş çıkarmış. Geçmiş zamanın artık kabul görmeyen ince zevkini yansıtan yaklaşımıyla tasarladığı göz alıcı bir tiyatro sahnesi ve tiyatro salonu, kulis, fuaye gibi çeşitli işlevleri yerine getirebilen iki döner üniteyle dönemin tiyatro atmosferini kusursuz yakalamış. Cengiz Özdemir’in usta işi ışık tasarımı bu başarılı çalışmayı tamamlayan bir başka unsurdu. Nihal Kaplangı’nın tasarladığı kostümler tıpkı dekor tasarımında olduğu gibi yine ince bir zevkin ürünü. Oyuncuların konumuna göre değişen, dönemim modasını gereğinde şatafatlı renk ve çizgilerle (sahne kostümlerinde olduğu gibi), gereğinde basit ama dönemin zarif şıklığını vurgulayan giysiler ve bunları tamamlayan aksesuarlarla biz izleyicileri (daha doğrusu benim gibi hep eski tatları arayanları) o dönemlere götürmeyi başardı. Bana göre bu üstün nitelikli müzikalle Haldun Dormen hedefine ulaşmış. Bir taşla iki kuş vurmuş, çünkü oyun hem genç kuşağa Türk Tiyatrosunun bir dönemini tanıtacak bilgilerle donanmış, hem genç kalmakta ısrar eden bir kuşağa da nostaljik tatlar sunuyor.
Oyunun Adı: Kantocu Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan-Yöneten: Haldun Dormen Müzik: Serpil Günseli Müzik Direktörü: Selim Atakan Sahne Tasarımı: Barış Dinçel Giysi Tasarımı: Nihal Kaplangı Dans Düzeni: Selçuk Borak Işık Tasarımı: Cengiz Özdemir Efekt Tasarımı: Hidayet Öztürk Oyuncular: Aslı Aybars, Mehmet Çerezcioğlu, Uğur Kıvılcım, Emrah Özertem, Mert Turak, Selma Kutluğ, Selen Uçer, Çağrı Hün, Müge Çiçek, Murat Coşkuner, Bilge Zobu, Saltuk Kaplangı, Serdar Orçin, Vildan Türkbaş, Ersin Umulu, Zeki Yıldırım, İlhan Kilimci, Özgür Kaymak, Pınar Aygün, Özge Tarhan, Pınar Alkan, Elif Saran Heyse, Selin Türkmen, Volkan Ayhan, Volkan Kandemir, Serkan Bacak, Murat Üzen, Sekvan Serinkaya.
|