BUGÜNE YOL AÇANLARA ALÇAKGÖNÜLLÜ SAYGI DURUŞU: “KANTOCU”

ÜSTÜN AKMEN

 

Günümüzde “kanto” denilince akla, 19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul tiyatrolarında ortaya çıkan, bir ya da birkaç şarkıcının söylediği eğlendirici şarkı gelmekte.

Önceleri oyun başlamadan, kumpanyanın dansa ve müziğe yatkın kadın oyuncuları söylermiş kantoları. Sonra, dekor değiştirilirken izleyiciyi oyalamak için perde aralarına alınmış. Gel zaman git zaman derken, sahneye yalnızca “kanto” söylemek için çıkılır olmuş. Hatta, tuluat tiyatroları, oyunun uygun bir yerinde Peruz, Büyük Amelya, Virjin, Şamram, Avantiya, Küçük Eleni, Jerfin, Matilde gibi ünlü kantoculardan birini sahneye çıkarmak için birbirleriyle yarışır olmuşlar.

HÜLYA AVŞAR’DAN AŞKIN NUR YENGİ’YE, ORADAN DA AYBARS’A

1954 yılında eğitimini tamamlayıp yurda dönüşü ile Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Küçük Sahne’ye oyuncu olarak katılan, bir yıl sonra kendi tiyatrosunu kuran, bugüne kadar otuz ikisi müzikal tam yüz altmış bir oyunu sahneye taşıyan, yüz otuz oyunda da rol alan Türk tiyatrosunun duayenlerinden Haldun Dormen’in, bundan yaklaşık beş yıl önce Hülya Avşar’ın başrolünde oynaması için bir oyun çalışması içinde olduğunu biliyordum. Bu oyunun adı “Kantocu”ydu, duymuştum. Adnan Özyağcılar, Halit Ergenç gibi adlar da vardı kadroda. Oyunun yazımı tamamlandı, ama nedendir bilinmez, olmadı, olamadı. Sonraları, aynı rolün Aşkın Nur Yengi’ye önerildiğini “istihbar” etmiştim. Yeterli sponsor desteği bulunamadığından, Aşkın Nur Yengi’li yapım da suya düştü. Ve nihayet, Haldun Dormen, yönetmenliğini yaptığı “Lüküs Hayat” müzikalinden sonra “Kantocu” adlı müzikalle, önce Maltepe Üniversitesi’nde, sonra Bursa turnesinde, yaz aylarında Harbiye Açıkhava Tiyatrosunda ve şimdilerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sahnelerinde yıllar sonra izleyicisiyle buluştu.

OYUNUN KONUSU

Müzikalin birinci perdesi, 1923 yılında, saltanatın son günlerinde geçmekte. Verjin (Aslı Aybars), Bursa’da bir çadır tiyatrosunda büyük beğeni toplayan kantocudur. Günlerden bir gün, İstanbullu ünlü “komik-i şehir” Kenan Efendi’den (Mehmet Çerezcioğlu) öneri alır. İstanbul’a gitmekten korkmasına karşın, kabul eder öneriyi ve Direklerarası’nın renkli dünyasına dalar. Derken, kendini Ankaralı bir zahireci olarak tanıtan Cemil’le (Murat Coşkuner) tanışır. İki genç arasındaki ilişki, giderek alevlenmeye başlayacak, bir gece, sultanın askerleri Cemil’i ve yardımcısı Ekrem’i (Serdar Orçin) tutuklamak için tiyatroyu basacak, askerlerin elinden kıl payı kurtulan Cemil’in Mustafa Kemal’in adamı bir Kuvayi Milliyeci olduğu ortaya çıkacaktır. Verjin de, esasında Ermeni değil, Müslüman olduğunu ve sahneye çıkabilmek için bu sahte kimliğe büründüğünü itiraf eder. Bunu gizlice duyan ve tiyatroya katıldığı günden beri onu kıskanan Kenan Efendinin yıldızı ve sevgilisi Rula (Selma Kutluğ), hem Verjin’i hem Cemil hakkında karakola ihbarda bulunur.

İkinci perde ise, Cumhuriyet’in ilânından birkaç ay sonrasına açılır. Verjin, yani esas adıyla Bihter, Müslüman olduğu ortaya çıkınca sahneden çekilmek zorunda kalmış, bir çete savaşında ölen Cemil’in yasını tutmaktadır. Bir gün, Kenan Efendi onu ziyarete gelir ve Mustafa Kemal’in Müslüman kadınlarının sahneye çıkmasına izin verdiğini söyleyip, yeni operetinde bir rol teklif eder. Cemil’in de bunun böyle olmasını istediğini düşünen Bihter, öneriyi kabul eder ve Direklerarası’nın renkli dünyasına yeniden katılır. Operetin açılış gecesinde Cemil çıkagelir. Bir yıl yaralanıp hastanede yattığını ve hafızasını kaybettiğini, kendine gelir gelmez de Bihter’e koştuğunu söyler. Müzikal, görkemli bir gösteri sahnesiyle sona erer.

DORMEN, NE CİNAS SÖYLEMİŞ, NE CİNAS YUTTURMUŞ

Haldun Dormen Usta, oyunu, seyircinin aynı zamanda 1923 yılındaki komik-i şehir Kenan Efendi’nin tiyatrosunun da seyircisiymiş gibi oyuna katılması şeklinde tasarlanmış ve bu haliyle, seyirciyi o dönemlere taşıyan oyunu, hikayesi eski olmasına karşın modern bir müzikal olarak sahneye koymuş. Bu arada, eski tiyatro anlayışına küçük eleştiriler de serpiştirmemiş değil hani! Eski melodramlara, ironi kokan yaklaşımını gene de fevkalade iyi dengelemiş. Soykırım yapıldığının iddia edildiği yıllarda, Ermeni sanatçıların İstanbul’da baş tacı edildiğini vurgulamak istemiş. “Kanto”yu yeniden gündeme taşımayı amaçlamamış, “kanto”ya eğlenceli bir gözle bakmayı yeğlemiş. Geçmiş yılları bugünlere yansıtıp, insanları o günlere götürmeyi denemiş. Eğlenceli bir gözle, o yılların tiyatrosuna “uzaktan bir bakış atfetmiş”. “Cinas söylemekten”, “cinas yutturmaktan” özellikle kaçınmış.

Haldun Dormen’in oyun metnini, bugünün sanatçılarının yolunu açan insanlara bir anlamda saygı duruşu olarak yorumladığımı açık yüreklilikle söylemeliyim. Hemen oyun sonrası yazımı yazarken, tiyatroyu insanlara seyrettirmeyi amaçlamasını, daha doğrusu bu amacını sürdürmesini de asla, ama asla göz ardı etmiyorum. Ama bütün bunlar ve de kendisine yıllardan bu yana duyduğum engin sevgi, saygı eleştirme görevimi engellemiyor. Elbette doğal olarak…

GELELİM İŞİMİZİN ELEŞTİREL YANINA

Bir kere, “Kantocu” başlıklı oyunda neredeyse hiç kanto olmamasını yadırgadığımı söyleyerek işe başlamalıyım. “Kanto”ya eğlenceli bir gözle bakmayı yeğlemek, “Küçücüksün”le yetinmeyi, ünlü “kanto”lardan, hani ne bileyim “Yangın Var”ı, “Çoban Kantosu”nu, “Külhanbeyi Kantosu”nu sahneye taşımamayı gerektirmiyor ki! Öyle değil mi ama? “Kanto” bizim sanat tarihimizin renkli bir sayfası değil mi? Hem, dönem sanatının altın sayfası ve son derece ciddiye alınarak, bin bir meşakkatle, özveriyle yapılan bu sanatın, oyuncular tarafından karikatürize edilmesini neden engellemiyor? Sormadım, bilemiyorum.

Mizansen açısındansa, Aslı Aybars konuşurlarken, neden Murat Coşkuner’in ağzının taaa içine giriyor, anlayamadım. Rejinin çok çok önemli olduğunu, oyunun belkemiği olarak bellenmesi gerektiğini, sadece bir sahne trafiği unsuru olarak görülmemesi gerektiğini elbette çok iyi bilen Dormen,  yaratıcılığı bu kere neden önemsememiş, onu da anlayamadım. Bir oyuncu sağdan çıkış yaparken, diğer oyuncunun soldan elini kolunu sallayarak giriş yapmasını; güldürü öğesinin, fiziksel hareketlerden ve mizahtan çıkarılmasını, güldürünün kulak ve zihinden çok göze ve duyumlara seslenmesini ülkemizde ilk olarak, en başarılı biçimde, sahasında hâlâ tek kalmasını bilerek en üstün biçimde, en seviyeli ortamda onlarca kez sahnelemiş olan ustanın atlamasına anlam veremedim. Cemil ile Ekrem’in kadın giysileri içinde kaçış tablosunu neden işlememiş, bilemedim. Oyun içinde hem abartılı, hem de başarısız lehçe yapan Rula’nın (Selma Kutluğ), şarkı söylerken lehçe yapmamasına nasıl izin verdiğini de kavrayamadım.

GÜNSELİ’NİN MÜZİKLERİ, LAYTMOTİFE DÖNÜŞEBİLİR NİTELİKTE

Müzikleri besteleyen Serpil Günseli’nin, laytmotife dönüşebilen, müzikal bir motifle yayılan atmosfer yaratımı gerçekten iyi. Bu atmosferin kimi kez tam bir akustik dekora dönüştüğünü de söyleyebilirim. Müzik Direktörü Selim Atakan’ın, “kanto”nun olmazsa olmaz enstrümanları sayılan viyolonsel ve trompeti neden kullanmadığını, ne yalan söyleyeyim merak ettim. Hani bas gitar, gitar, flüt, klavye bana oyun içinde biraz ters geldi de… Dediğim gibi, sadece merak ettim. Merakım dışında, adına yakışır bir iş kotarmış Atakan. Hakan Elbir yönetimindeki orkestraya, parçaya hem de üç kez, daha oyuncu repliğini bitirmeden girmelerinin dışında lâf yok.

Barış Dinçel’in dekorunaysa “Yıldızların Altında”nın küçültülmüşü diyebilirim. Yanılıyor muyum? Bir de, Samatya’daki mütevazı evde, vitrinin içinde sıra sıra kocaman ciltli kitapların ne işi vardı, çözemedim.

KOSTÜMLERİN DEKOLTESİ EKSİK

Okuduklarımdan, duyduklarımdan, izlediğim belgesel nitelikli yapımlardan, “kanto” sözlerinin ve kantocuların hareketlerinin belirli ölçüde erotizm içerdiğini biliyordum. O dönemde, göz alıcı ve dekolte giysilerle izleyici karşısına çıkarmış kantocular. Öyle bellemişim, yeniden araştırdım, bellediğim doğru çıktı. Nihal Kaplangı’nın kostümleri kimi bölümlerde iyi, kimi bölümlerdeyse “eh” kıvamındaydı. Final bölümünde kullandığı, dekorla da pek güzel “imtizaç” etmiş mor renkli kostümler göz kamaştırıcı nitelikteydi ve gerçekten bir zevk örneğiydi. Gene de, Verjin’in, Mari’nin (Selen Uçer), Rula’nın, Satenik’in (Çağrı Hün) kostümlerinin daha bir dekolte olmasını gerçeğe yaklaşım açısından gözüm istedi, arandı.

BORAK’IN KOREOGRAFİSİ, ÖZDEMİR’İN IŞIĞI

Selçuk Borak’ın koreografisi, ne yalan söyleyeyim pek klâsik geldi bana. Denilebilir ki, elindeki malzeme baletik bir teknikle yetişmemiş, başka ne yapabilirdi? Doğru. Dansta, vücutla teknik donanım bir armoni içinde olmalı. Oysa, bu donanım mevcut malzemede pek yok. Vücut ve teknik, dansçının kelime dağarcığı değil mi? Dansçı, armoni içinde sözcüklerinin sayısını artırırken, koreografi dansçıya ancak nasıl tümceler kurabileceği konusunda yol göstermez mi? Selçuk Borak: “İşte, sadece o zaman, tümceyi tek başına “dansçı” kurabilir,” diyebilir, yanıt veremeyebilirim. Ya da bir başka yazımda, tümcesiz dansların dilinden söz ederim.

Cengiz Özdemir’in ışık tasarımı sahne tonlamasını ve atmosferi sağlamış. Hidayet Öztürk’ün efekti ise ne yazık ki dikkatimden kaçmış. Bir iki alkış efekti kalmış kulağımda, hepsi bu. Zeynep Talu’nun şarkı sözlerine ne yazık ki değinemeyeceğim. Nedeni basit. Sözlerin büyük bölümünü anlayamadım. Anlamamam önemli değil de,  müzikallerde gelenekselleşmiş ve bir anlamda koşul haline gelmiş şarkı sözlerinin  seyirciye program kitapçığı içinde dağıtılması görevinin, tiyatro yönetimi tarafından savsaklanışına akıl erdiremedim. Burada Serpil Günseli’nin adını bir kez daha anmalıyım, şarkılarda hiç prosodi bozukluğu yakalamadım.

… VEEE OYUNCULAR

Oyunculardan Çığırtkan’ı oynayan Mert Turak’ı ilk kez izliyorum. Haldun Hoca’ya bu genç yeteneği tanımamıza olanak sağladığı için hemen şuracıkta teşekkür borçluyum. Gene de, Mert Turak’a, temelde sesin doğru kullanılmasıyla ilgili olarak bazı ortak dav­ranışları kapsayan, ancak amaç ve düzeylerine göre farklılık gösteren eğitimleri, ne olursa olsun edinmesini salık vereceğim. Ola ki, günün birinde yeniden bir müzikalde oynar. Aslı Aybars’ı 1999-2000 sezonunda Steve Martin’den bir yirminci yüzyıl parodisi olan “Şerefe 20. Yüzyıl” oyununda, bir de “Oscar” adlı yapıtta Tiyatrokare’de izlediğimi anımsıyorum. “Verjin rolünde de yeteneğini kanıtlıyor,” demek kolay. Derim de… Ama Verjin’i keşke daha yaratıcı biçimde ele alsaymış. Örneğin keşke, düş tablosunu daha bir çalışıp, Bihter’in yaratıcı irade ve hayal gücüne giden yolu daha net gösterebilseymiş.

Emrah Özertem’e, sesin, uzmanlarca oyuncunun düşüncelerini seyirciye aktarabilmesi için önemli bir araç olarak tanımlandığı, ancak sözün hareketlerle anlatılan bir olayın doruk noktası olarak gösterildiğini, dolayısıyla, sözün hareketlerin sonunda yer alması gerektiğini anımsatmak istiyorum. Mehmet Çerezcioğlu’nun, ikinci perdede biraz abartılı, ama iyi bir oyun vermekte olduğunu söylerken, Selen Uçer’in iyi bir şarkı sesi olduğunun altını çiziyorum. “Detone” olmadan ve rahat söylüyor. Bu, sesinin titreşimlerini duyumsayabildiğinin açık kanıtı.

Selma Kutluğ’a Stanislavski’nin unutulmaz yorumunu anımsatacağım. Ne demiş Stanislavski? “Sözcüklerin ruhuna inen iyi bir oyuncu, kendisiyle birlikte hem kendi ruhuna, hem de yapıtın gizli yerlerine götürür seyirciyi”. Kutluğ’un Stanislavski’yi ciddiye almasını dilerken, Çağrı Hün için de, sahne üzerinde amaçsız hiçbir duruşa yer olmadığını bir an önce öğrenmeli diyeceğim. Murat Coşkuner ise, duygularını denetim altına almayı biliyor. Onun, sözcüklerin yaşam yüklü içeriğine, sesinin canlı melodisini de yakın gelecekte işleyebileceğine inanıyorum.

Minnoş’ta Müge Çiçek, Kızlarda Özgür Kaymak Tanık ve Pınar Aygün, Jön’de Ersin Umulu, Serdar Orçin Haldun Dormen ne söylenmişse yapmışlar. İyi de etmişler. Yılların oyuncusu Bilge Zobu’yu, Saltuk Kaplangı’yı, Uğur Kıvılcım’ı kısa rollerinde bir kez daha alkışlamak seyirciyi olamazcasına mutlu etmekte. Hasan, Rasih ve Kadın tiplemelerini Dormen iyi düşünmüş.

Teyze’de Vildan Türkbaş neyse ne de, Subaylarda Zeki Yıldırım ve Sekvan Serinkaya olamazcasına kötü. Ama rahatsızlık verecek kadar kötü…    

 

 

ana sayfa