ÖLÜMÜN DEĞİL, ÖZGÜRLÜĞÜN OYUNU: “KARAR KİMİN?”
ÜSTÜN AKMEN
Hıristiyanlık dinine göre, Tanrı doğadaki her şeyin sahibi ve belirleyicisi sayılmakta. Tanrı, insana hayatını verir ve bağışladığı o yaşamı ancak kendisi alabilir. İnsan, kendi yaşamına son veremeyeceği gibi, başkasının da hayatına son, kendi bedenine zarar veremez. Gene Hıristiyanların inancına göre, yaşamda acı/lar da vardır. İnsan, acı çekerek İsa’nın yolunda Tanrıya yaklaşabilir.
İSLAMİYET’E GÖRE ÖTENAZİ YORUMU
İslamiyet’e göre de durum pek farklı değil. Tanrı, İslamiyet de de hayatın sahibi, insan ise onun “halifesi”. İrademizle bazı kararlar alabilir ve bunları uygulayabiliriz, ancak Tanrı’nın kurduğu hayata “tecavüz” edemeyiz. Katil, hayata saldırı sayılmakta İslamiyet’te, insan kendi hayatına son verse dahi, durum değişmemekte. Acı/lar çekerek ölmekse, geleneksel İslam tasavvufuna göre, Tanrı’nın o insana bir lütfü olarak tanımlanmakta. İnanca göre, yaşamda çekilen acı/lar, günahların silinmesine yol açıyor. Yani, kabir azabı ve cehennemde ödenecek bedel, hayattayken ödenmiş sayılmakta.
YA DİĞER DİNLER…
Görüldüğü gibi, ötenaziye iki büyük dinde de ödün yok. Musevilik de, ötenaziyi katil olarak görmekte ve yadsımakta. Benim bilebildiğim kadarıyla, doğu dinlerinden sadece Şintoizm ve Budizm, umutsuz hastalık durumunda istemli ötenaziye izin veriyor. Çin’de Konfüçyus ahlakı da aynı şeyi savunuyor.
KOCAELİ ŞEHİR TİYATROLARI LONDRA İLE EŞZAMANLI
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Brain Clark’ın benim bildiğim televizyon için kaleme aldığı, özgün adı yanılmıyorsam “Whose Life is Anyway?” olan oyununu sahnelemekte. Eksik olmasın, Sündüz Haşar söyledi de, ondan öğrendim, eserin John Badham’ın rejisiyle filmi taaa 1981 yılında yapılmış. Filmde Richard Dreyfuss oynamış Ken Harrison’u. Dr. Michael Emerson’u ise, John Cassavetes canlandırmış. Clark’ın oyunu, geçen yıldan bu yana, Londra’da Panton Caddesi’ndeki Comedy Theatre’da kapalı gişe oynamaktaymış.
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, hiç kuşkum yok ki, Ragıp Savaş ile ciddi anlamda ivme kazandı. Yaptıkları ortada, henüz yapamadıkları ardında Savaş’ın. Savaşıp duruyor… Gezici tiyatro, Türkiye’nin önde gelen yönetmenleriyle çalışmalar, Oda Tiyatrosu, ardı ardına gelen çocuk oyunları, 150 bine ulaşılan seyirci sayısı…
Ve bu son oyun..
ÖLÜM KARARINI KİM VERİR
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın “Karar Kimin” başlığıyla oynadıkları son oyunları, seyirciyi yaşam konusunu sorgulamaya zorlayan bir oyun. Evet… Trafik kazası sonucu vücudunun tamamı felç olan gencecik eğitmen/heykeltıraş Harrison hakkında, olmak ya da olmamak kararını kim vermeli, oyunda bu tartışılıyor. Tıp mı, din mi, yoksa hastanın kendisi mi? Hastanın seçme hakkı yok mu? Öleceği kesin olarak bilinen hastayı, daha fazla ıstırap içinde tutmanın anlamı ne? Özerkliğini ve onurunu yitiren ya da onuru belirli bir niceliğin altına düşen kişilerin yaşamasına yardım etmeye uğraşmak anlamsız değil mi? Ölümün kaçınılmaz ve önlenemez olduğu hallerde tıp, hastanın seçimine uygun olarak iyi bir ölüm sağlamak zorunda mı, değil mi? Ağrısız, yan etkilerden uzak, hastanın ailesi ve dostlarının psikolojik ve ruhsal desteği altında gerçekleştirilecek bir ölüm, iyi bir ölüm olarak tanımlanmamalı mı?
NÜVİT ÖZDOĞRU’NUN ÇEVİRİSİ
Oyunu dilimize (İsmet Ay’ın deyimiyle) “kulakları çınlayası” Nüvit Özdoğru çevirmiş. Hem de pek güzel çevirmiş. Eser güzel çevrilmiş de, günümüzde doğal olarak eskimiş kimi sözcüklerden arındırılmamış. Nüvit Usta’ya saygıdan olsa gerek… Gürzumar’ın çevirinin virgülüne dokunmamasını sanatçı duyarlılığı olarak yorumluyorum. “Sübjektif”, “objektif”, “hayrete seza”, “misal”, “mesela” gibi sözcükler kulak tırmalıyorsa, nedenini bu saygısal duyarlılığa bağlıyorum.
Şakir Gürzumar, oyunu sahneye hazırlarken belleğinin, sadece belleğinin de değil, aynı zamanda duygularının sınırı içinde kalan bir ritim duygusu geliştirmiş, bu sayede eseri soluk alır-verir biçime de getirmiş, ama nedense kimi tablolarda düşen ve biraz zor toplanan/toparlanan tempoda bir yönetim yeğlemiş. Kimi oyuncuların, söylediklerini sahne tekniği diline aktaramamasına göz yummuş. O zaman da, Dr. Clare Scott, Mrs. Boyle, Dr. Barr, Andew Eden karakterlerinde heyecan kalmamış, karakter yaratılamamış.
Ünlü bir tiyatro oyuncumuzun kulağıma söylediği gibi, Başhemşire odasında konuşulanların hasta odasından duyulmaması, oysa hasta odasında olan bitenin salisesinde fark edilmesi, seyirciyi inandırıcılıktan uzaklaştırmasıysa işin cabasını “teşkil” etmekte. Bence Şakir Gürzumar ve Yardımcısı Barış Falay özellikle bu aksiyon konusunu aralarında bir kez daha tartışmalılar.
ANLAYAMADIĞI YORUMLAMALAR
Bir de anlayamadıklarım var oyun içinde.
Efter Tunç’un eline dirlik, “Karar Kimin” için mükemmel üstü bir dekor tasarlamış. Sol arkada koridor ve bekleme bölümü, solda Başhemşire odası, ortada küçük bir yükseltiyle ayrıştırılan hasta odası, sağ arkada hasta odası tuvaleti.
Şimdi… Hasta odasının, konulmamış dahi olsa sanal bir kapısı olmalı, öyle değil mi ama? Efter Tunç’un, sözünü ettiğim yükseltinin soldaki ucunu köşegen yapması, “kapı” sanalını oyunun hemen başında seyirciye aktarıyor. Yani, dekor eksik değil. Gel gelelim, oyuncular yükseltinin her yerinden, ama istisnasız her yerinden hasta odasına giriş yapmakta. Neden acaba? Anlamadım.
Sonra Hastabakıcı John, birinci perde finalinde Harrison’un tuvaletine nereden gelip giriyor? Onu da kavrayamadım.
Anlayamadığım bir diğer tabloysa, John’un Harrison’a edep yeri tıraşı yapması. Hani, felçli hastaya sakal tıraşı yapılır da, durup dururken edep tıraşı yapılır mı yahu! Neyse!
Haaa, bir de İkinci Perdede, Dr. Scott akşam yemeği dönüşü geç saatte hastaneye geliyor ve de Harrison’un odasına uğruyor ya, gecenin o saatinde Stajyer Hastabakıcı, Harrison’a ne yemeği yediriyor Allah aşkına? Stajyer Hemşire’nin Dr. Scott’un Harrison’a içiremediği pembe kutudaki sakinleştirici hapları, gizlice önlüğünün cebine koymasındaki amaç da doğrusu “bilinmez”lerim arasında
Bunları anlamadım, anlayamadım, kavrayamadım. Şakir Gürzumar ile bir yerde rastlaşırsak, sözlü olarak da sorarım. Ya da rastlaşmayı beklemeden yanıtlarsa aydınlanırım, yayımlarım.
EBRU AKLAR’IN KOSTÜMLERİ
Ebru Aklar’ın kostüm tasarımı iyi. Bir de, herkesin eline aynı çantayı (Philip Hill’in, Dr. Emerson’un, Mrs Boyle’nin, steno yazan kızın) vermeseymiş ne iyi edecekmiş! Kostümler genel anlamda başarıya ulaşmış. Sözüm yok. Yalnız bir noktaya parmak basmak isterim. Eleştiri değil, ama uyarı sayılabilir. Dr. Traver’in ayağına çingene pembesi renkli çorabı elbette psikiyatrı karikatürize etmek için giydirmiş, tamam da, Travers sandalyeye oturup çorapları göründüğünde seyirci gülüyor ve bu gülme Serhat Tutumluer’in repliğini çalıyor. Bir de, Mr Millhonse’ın kostümünü beğenmedim doğrusu, yargıçtan çok din adamı imajını yarattı bende.
TUNÇ’UN DEKORU, ÇARTIK’IN IŞIĞI
Nurkan Renda’nın müzikleri oyuna pek güzel oturmuş. Efter Tunç’un dekoru, yukarıda da söylediğim gibi mükemmel üstü. Yalnız, ben olsam yatağın başucundaki televizyonu kaldırırım. Yakup Çartık’ın ışığı, oyuna üç boyutlu ayna tutmuş. Dram sanatındaki karakterlerin mimik yaşantısını, yaşamın doğal görünüşleriyle belirtmekte fevkalade başarılı olmuş Yakup Çartık. Gerek Tunç’un dekoru, gerekse Çartık’ın ışığı dramatik sanattaki gerçekçilik olgusunun somut birer örneği gibi, oyun boyunca şavkıyor. Seyircinin kendisini oyuna çarçabuk bırakmasına katkı sağlıyor.
ESRA RONABAR YAZIK ETMİŞ
Oyunculardan Mustafa Arpacıoğlu, Erdem Irmak, Selda Serçin “eh” düzeyinin biraz altında kalmışlar. Bir duyguyu ıkına sıkıla oynamak olmaz ki, olmuyor ki! Esra Ronabar, bana sorarsa bu oyunda çok önemli bir fırsatı “heba etmiş, “heder” eylemiş. Oysa, Dr. Clare Scott karakteri yaratıcı atılımı su yüzüne çıkaracak bir tipleme. Ronabar’ı, hammadde yetersizliği içinde buldum. Neden? Bilemem. Ama hal böyle olunca, sözler de davranışlar da bayat kokusu veriyor. Ronabar, Scott karakterini hiç gereksiz yere çıkmaza sürüklüyor. Kimi tablolarda ileri doğru atılmasa, zar zor ulaştığı yerden de kayarak gerileyecek korkusu, oyun boyunca benim gibileri tedirgin ediyor.
ENGİN BENLİ GENE İYİ
Ahmet Yaşar Özveri ve Aydın Sigalı yönetmenin istediği doğrultuda bir oyun çıkarıyorlar. Melih Düzenli son derece sevimli bir Dr. Travers çizerken, Zeynep Özan umut saçıyor. Özan’ı da mı mercek altına almalıyım ne! Eylem Tanrıver abartısız sertliği ve ses tonlamalarıyla başarıyı yakalıyor. Tarık Keskiner, sanırım Şakir Gürzumar’ın tam verim aldıkları arasından bir oyuncu. Havva Serimer’i, küçücük rolünü böylesine ciddiye aldığı için alnından öpmeliyim. Barış Falay, Avukat Hill’i iyi incelemiş ve iyi çözümlemiş. İzlediğim başka oyunlarının arkasından yazmış mıydım, anımsamıyorum, ama Falay, hiç kuşkum yok ki içinden heyecan duyan, canlandırdığı karakterin duygularının anlatımına içtenlikle aracılık eden bir oyuncu. Engin Benli, sahnede hedef olduğu her uyarıcıya bu kere de rahat, zorakilikten tamamıyla uzak bir tarzda tepki gösteriyor. Gösterdiği tepkinin, gene bilinçle hazırlanmış zekice bir plan dahilinde olduğunu anladığımı da belirteyim.
VE SERHAT TUTUMLUER
Serhat Tutumluer ise, yapmak eylemini özellikle içindeki istek öğesi yüzünden heyecanlanmak eyleminden kutlanası biçimde ayırmış. İnandırmak, yatıştırmak, rica etmek, yalvarmak, alay etmek, beklemek, gözyaşlarını tutmak, sinirlenmek, acısını gizlemek… Bütün bunları inandırmak istiyorum, inandıracağım; yatıştırmak istiyorum, yatıştıracağım ve benzeri, yani irade ile dolaylı yoldan ilişkileri olan eylemler olarak fevkalade ayarlamış. Bu eylemlerin gerisindeki motifleri, yani hareket ettirici güçleri kavramak koşuluyla, istediğini gerçekleştirmiş. Kutlanmayı hak etmiş.
SADECE TUTUMLUER Mİ
Serhat Tutumluer için kutlanmayı hak ettiğini söylerken, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları çalışanlarının tümünü kutlamadan da geçmeyeceğim, geçemeyeceğim.
Fırsatı fırsat bilip, fırsat bulur bulmaz “Karar Kimin”i mutlaka izlemenizi önereceğim.