KEŞANLI ALİ DESTANI

                                               Hasan ANAMUR

 

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Haldun Taner’in ölümünün 40. yılı dolayısıyla çağdaş Türk tiyatrosunun temel yapıtlarından biri olan “Keşanlı Ali Destanı”nı sergiliyor. Günümüzün önemli sahneye koyucularından Yücel Erten  yorumlamış bu başyapıtı.

Erten bir yandan olumlu, bir yandan da tehlikeli bir işe

 girişmiş. Olumlu, çünkü genç kuşağın bu oyunu canlı olarak görmesi gerek. Tehlikeli, çünkü seyirciler arasında Genco Erkal’ın 1964’te Gülriz Sururi / Engin Cezzar Tiyatrosunda sahneye koyduğu “Keşanlı”yı Semiha Berksoy (Şerif’abla), Gülriz Sururi (Zilha / Nevvare), Engin Cezzar (Ali), Genco Erkal, Aydemir Akbaş, Mehmet Akan, Arif Erkin, Güzin Özipek, Ani ve Çetin İpekkaya’dan seyretmiş, hiçbir sahneyi hâlâ unutamamış, Yalçın Tura’nın besteleri ezberlerinde olanlar, dolayısıyla yoruma ister istemez karşılaştırmalı olarak bakanlar da hâlâ var.

“Keşanlı Ali Destanı”, geleneksel seyirlik gösterilerin havasını, meddah ile ortaoyununun göstermeci anlatımını klasik tiyatro yapısı içinde buluşturan, ustaca yoğrulmuş bir oyun. Kişileri de iki karşıt sınıftan gelen, ancak temelde bizlerden, her gün karşılaştığımız; iç içe yaşadığımız insanlar. Belki de bizler olan insanlar. İnce bir güldürü modunda kotarılmış, yerelden çıkıp evrensele ulaşan, alttan alta toplumsal – siyasal eleştiri çizgisinde gelişen, seyirciyle daha ilk sahneden sıcak bir ilişki kuran – kurması gereken -, çağdaş halk tiyatrosu örneğini somutlaştıran bir oyun. Bu Brecht’in tiyatrosuna da egemen anlayıştır. Ne var ki, bu anlayışa özgü yabancılaştırma ilkesi genelde seyircinin eyleme katılmadan bildiriyi eleştirel gözle dışarıdan, hatta uzaktan değerlendirmesini sağlamak olarak anlaşıldığından, ortaya, tiyatronun var oluş nedenine aykırı bir biçimde, beyaz perde ya da cam ekran ile izleyici arasında oluşana benzer bir “mesafe” girmekte.  Taner, ya da  Brecht, ya da göstermeci anlayışı benimsemiş, benimsememiş herhangi bir yazar bunu istemiş olabilir mi?  Tersine, bütün oyunlar gibi göstermeci oyunların temelinde de seyircinin oyunu benimsemesi,  gözlemci gibi de olsa eyleme katılma eğilimi duyması, kişilerle doğal ilişki içine girmesi, hatta sahneye laf atması isteği yatar. Göstermeci tiyatroda bir sahne başlamadan ne olacağını önceden söyleyen ya da ellerindeki levhalarla gösteren anlatıcıların amacı da seyirciyi eylemin içindeymiş gibi oyuna çekmek değil midir?.

Yücel Erten’in yorumunda, sahne üstünde haber spotları gibi geçen kırmızı elektronik yazılarla verilen sahne başlıkları, sanırım, seyirciyi oyuna çağırma yerine oyundan uzaklaştırma etkisi yaratmak amacıyla kullanılmış. Yücel, olumlu bir uygulamayla, fona bir müzik takımı, daha doğrusu bandolaştırılmış bir orkestra yerleştirmiş, ancak Yalçın Tura’nın belleklerde ince kıvrımlarla dolaşan melodileri vurmalıların gürültüleri ile boruların patlak sesleri arasında boğulmuş. Bu uygulamada şarkıların sözleri de bastırılır olmuş (Müzik sorumlusu: Çiğdem Erken). Nedenlerini çözemediğim birkaç uygulama da şunlar: Taner’in kemikleşmişliğini hınzırca karikatürleştirdiği, şarkısında Türkiye’nin siyasal tarihini çizen Nuh-u nebiden kalma politikacının neden genç bir oyuncuya oynatıldığı; kondulu üç kadının yerine neden üç erkek oyuncu kullanıldığı; köşeyi dönmüş görgüsüz zengin takımının şarkısı: “Biz sıfırdan başladık”ın  neden daha  köşeyi dönmemiş olan  Sineklidağ taifesine söyletildiği.

Sıradan bir çevre  - beylik asılı çamaşırlar - (Ayhan Doğan) ve “morgol gömlek”siz, “altın köstek”siz bir giysi tasarımı (Ayşen Aktengiz Bayraşlı), sahnenin önünü neredeyse sürekli karanlıkta bırakan bir ışık düzeni (Fatih Mehmet Haroğlu) içinde devinen oyuncular da doğal ve sıcak bir iletişim yaratmaktan uzaklar. Birbirlerinden kopuk, sıraları geldikçe kendi gösterilerini yapar gibiler. Sanki, rollerinin sağladığı güldürü olanaklarını seyirciye abartarak sunma çabasındalar. Şarkıları olduğunda da bandonun (!) sesini bastırmaya çalışıyorlar. Zilha ile Nevvare’nin düğünde karşılaşma sahnesinin çözümlenmiş olduğunu söylemek de güç.

Üç deneyimli ve yetenekli oyuncunun, Şerif’abla’da Hikmet Körmükçü, Ali’de Engin Alkan, Madam Olga’da Rozet Hubeş’in bir adım öne çıktıkları “Keşanlı Ali Destanı” yine de mevsimin görülmesi gereken oyunlarından biri.

                                                                                  Radikal, 18 Kasım 2006

 

 

ana sayfa